Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Geçen gün telefonumda eski fotoğraflarıma bakarken bir şey fark ettim. Yüzlerce, binlerce an… Ve hepsi bir parmak hareketiyle önümden film şeridi gibi akıp gidiyor… Ama o fotoğraf karelerinin içinden geçerken hissettiğim şey o anı hatırlama değil de sanki bir “kayıt yorgunluğu” gibiydi. Yani o anları gerçekten yaşamamışız da sırf anı olsun diye kaydedip izliyormuşuz gibi hissettim.
Bugün hepimiz cebimizde devasa bir arşiv taşıyoruz. Gittiğimiz, gezdiğimiz yerler, yediğimiz yemekler, kurduğumuz dostluklar… Hepsini kayıt altına alıyoruz. Fakat biz kaydettikçe hatırlama dediğimiz mefhumu da kabiliyetlerimiz içinde zayıflatıyoruz. Zihnimizin hafızası, ruhsuz bir depolama alanı gibi. İnsan, bunca şeyi hatırlamak için mi yoksa unutmayı kolaylaştırmak için mi kaydediyor diye kendi kendine sormadan edemiyor.
Öyle değil mi gerçekten? Çünkü hatırlamak zahmetli bir iştir. İçinde özlem vardır, eksiklik vardır, acı vardır, gözlem vardır... Ama telefonun ekranında gördüğümüz o fotoğraflar zahmetsiz bir geçmiş sunuyor. Tıklıyorsun, geliyor. Gelmesiyle hissettirdikleri de aynı şey değil bu arada. Yani, bir fotoğrafı görmekle, o anın içine yeniden dalmak arasında kapatılamayacak büyük bir mesafe var.
Geçtiğimiz hafta gençlerin haberle kurduğu mesafeden söz açmıştım. Aslında konu haberle ilgili de değildi. Gençler an ile bağ kurmakta zorlanıyor demek kolaycılık olur; biz onlara bağ kuracak bir zemin sunamıyoruz desek daha doğru olur demiştim. Çünkü biz uzun süre kaydetmenin korumak, arşivlemenin de sahip çıkmak olduğunu dile getirdik.
Peki öyle mi? Değil. Bugün görüyoruz ki elimizdeki, cebimizdeki, bilgisayarımızdaki tüm verileri büyüttükçe manayı, anlamı da küçültüyoruz. Medya da bu yanılgının dışında mı? Elbette değil. Yıllarca içerik ürettik, depoladık, arşivledik. Hatta o içeriğin insanın hayatındaki karşılığını, yani hafızasındaki yerini yeterince düşünemedik. Belki de bu yüzden genç bir okur, saniyeler içinde tükettiği yüzlerce içeriğin içinden hiçbirini hatırlamadan gününü tamamlayabiliyor.
Dijital Varlıklar tarafında bugün sadece içerik üretmenin yeterli olmadığını çok net görüyoruz. Biraz da yapılan bir içeriğin insanın zihninde nasıl bir iz bıraktığını da merak ediyoruz. Öyle düşünmesek “kaç kişi gördü?” sorusundan çok “kim gerçekten hatırladı” sorusunun da peşinden koşmayız.
Zira biliyoruz ki insan hafızası teknik bir veri yığını değil, emanet bir bilinçtir. Türkiye Gazetesi’nin yıllara yayılan o devasa birikimini dijital dünyaya taşırken de, yeni platformlarımızda bir şeyler üretirken de okuyucularımıza, bir veri yığını değil muhteşem bir miras bırakıyoruz.
Bu ikisi arasındaki ayrımın da hayatın kalbi olduğunu söyleyebilirim. Elimizdeki telefonlar bize her şeyi hatırlatıyor olabilir. Hatta nerede olduğumuzu, ne yaptığımızı, kiminle görüştüğümüzü… Fakat hiçbir telefon ve içindekiler onun bizim için neden değerli olduğunu bilmiyor, söyleyemiyor. Çünkü anlam, makinelerle değil, insanlarla kurulabilir. Bu yüzden hepimizin yeniden hatırlamayı öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum. Daha az kaydedip, daha çok yaşamayı önemsemek gerektiğine inanıyorum. Ne kadar az veri daha çok anlamla bu hayatı yaşadık diyebileceğiz.
Aksi halde geleceğe bırakacağımız şey yığınla fotoğraf, kusursuz, eksiksiz metinler, arşivler ve hiçbirine dokunamamış boş bir hayat olacaktır...
Bizim tercihimiz de belli. Dosya bırakmak değil, gerçekten, gerçek izler bırakmak istiyoruz.
Kalın sağlıcakla…
