Nefesin mülkiyeti ve emanet

GİRİŞ:
2026-03-20
saat ikonu 10:49
|
GÜNCELLEME:
2026-03-20
saat ikonu 10:49

Geçtiğimiz gün arkadaşlarla çokça önemsediğim “dikey sinema” üzerine mini bir toplantı yapmıştık. Yaklaşık kırk dakika süren toplantı esnasında zihnim saniyeler içinde beni yirmi sene önce bir bilim dergisinde okuduğum makaledeki hikâyenin içine kattı beni… Gerçekten insan beyni muhteşem bir şey. Ve o an hangi çağrışımla yola çıkarak yirmi sene önce okunmuş bir makaleyi muhayilleden süzüp gözlerimin önünde adeta bir film şeridi gibi akmasını sağlayabiliyor bilemiyorum inanın.

Bu arada o hikâyedeki hasta olan kızın ismi yanlış hatırlamıyorsam Emma idi. Ve nefesi göğsünde düğümlenen bu çocuğun, akranları bahçede tozun toprağın içinde koştururken, onun her nefesini bir kuyudan su çeker gibi büyük bir zahmetle alıp verdiğini gördüm. Hatta Emma’nın ciğerlerinin balgamla tıkanmasını, hayata tutunmak için cebinden çıkardığı bir fısfısı ağızsına sıkarak, boğazında biriken iltihapları kuruttuğunu sonra hayatına kaldığı yerden devam edebildiğini...

Sonra, adına “Sistik fibrosis” denilen bu hastalığın sebep olduğu tıkanıklığı kökten bitirecek, yeni bir gen teknolojisiyle üretilen enzimle hastalığın yok edildiğini de hatırladım. İnanmayacaksınız ama o gün anladığım şeyle şimdi gözlerimin önünden geçen yirmi sene önceki halimi bile gözlerimin önünden geçerken gördüm. Peki, o gün ne anlamıştım? O gün, bu devasa teknoloji çarkının, bir çocuğun göğüs kafesindeki o daralmayı çözdüğü an büyük bir kıymet kazandığını anlamış ve bunu tam olarak idrak etmiştim… Yoksa bilim, teknoloji, dijitalleşme, yapay zekâ gibi her geçen gün gelişen, büyüyen, devleşen bu teknolojiler ne kadar ileri giderse gitsin, bir hesap makinesinden öteye geçemediğini bilinçaltıma yerleştirmiş oldum. Evet, bugün milyarlarca dolarlık pazarlardan, hücre tamirlerinden söz açarken esasen bu teknik başarıyı değil, doğrudan hayatın dokusuna dokunmanın omuzları çökerten yükünü konuşuyor bulmazdık kendimizi değil mi?

Eskiden toprağa bereket katmak, başağı ıslah etmek için verilen o halis uğraşı, şimdilerde gen haritalandırmalarının yanında kendine yeni bir yol arıyor. Şeker hastalığından kansızlığa kadar her derde derman aranırken, bir yandan da o bitmek bilmeyen hırsın iştahını da bir hayli kabarmış buluyoruz elbette. Fakat niyet şifadan sapıp sadece güce ve kazanca odaklandığında, insanlık için bir ferahlık olması gereken bu kapının, kendi ellerimizle ördüğümüz bir hapishaneye dönüştürdüğümüzü bir tek ben fark ediyor olamam herhalde.

Bizler dijital dünyada bilginin namusunu titizlikle nasıl savunuyorsak, bu biyolojik devrimde de insanın fıtratını korumak zorunda olduğumuzu adım gibi biliyorum. Bir tohumu değiştirmekle, bir insanın genetik alfabesini yeniden yazmaya kalkmak arasında dünyanın en büyük uçurumu var dostlarım.. O uçurumu teknikle değil, kadim bir iradeyle aşmak zorunda olduğumuzu da biliyorum. Şayet insanoğlunu sadece parçalardan oluşmuş birer uzuv gibi görürsek, kendi ellerimizle ruhsuz suretler inşa etmeye başlamışız demektir.

Peki, ne yapmalıyız?

Yapılacak şeyler belli. Nasıl ki gökyüzünde süzülen çelik kanatlarımız sahada bize özgüven veriyorsa; laboratuar tezgâhlarında da aynı yerli duruşa muhtaç olmalıyız. Hatta “dikey sinema” alanında bile durum bu. Aksi halde birileri elindeki bu güçle, insanı tasarlamak ya da doğayı bozmak için bir aparat olarak kullanmaya kalkacak olursa, sadece bilimi değil, o bilimi ahlakla yoğurmuş çelikten bir iradeyi karşısında bulmalıdır diye düşünüyorum. Biz, dijital üreticiler olarak bu sürecin bir köşesinde durmuyoruz! Biz bu yolun mihenk taşıyız. Başkasının kurduğu algoritmalarla hayatımızı şekillendiremeyeceğimiz gibi, başkasının laboratuarında kurgulanmış bir gelecek projesine de razı olmayacağız.

Milyonlarca veriyi, saniyeler içinde işleme kapasitesine sahip tüm makineleri bile anlamlı kılan kişiler biz insanlar değil miyiz? Bir çiçeğin genlerini en ince ayrıntısına kadar ezberleyen bir sistem, o çiçeğin taşıdığı zarafeti duyumsayabilir mi? Bir makineye gül kokusunu anlatmanın mümkünü var mı? Anlamaz! Bir hastanın hücresini onaran yazılım, o iyileşmenin bir babanın veya annenin, sevgilinin gözünde nasıl bir yaşa, nasıl bir şükre dönüştüğünü idrak edip bile bilir mi? Asla bilemez, bilemeyecek…

Bu bitmek bilmeyen dijital hengâmenin içinde, insanlar hâlâ güvenebilecekleri samimi bir ses, nefes alan bir vicdan arıyorlar. Her alanda biz de bu nefes alınan ortamın oksijenini çoğaltmak derdindeyiz. İnsan elinin değdiği her yerde illa ki kirlenmeler olabilir. Fakat o eli yöneten kişinin kalbi selim olursa, teknolojik tüm ilerleme ve gelişmeler de o nispette değerlerinize birlikte kendini yatağını er ya da geç bulacaktır.

Yarınlarda, bilginin sadece kudretine değil, o derin hikmetine de sahip çıktığımız günlerde buluşmak dileğiyle diyorum.

Ramazan Bayramımız mübarek olsun.
Sağlıcakla kalın.