Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Masamda son döneme dair kapsamlı bir medya ve teknoloji raporu duruyor. İçinde pek çok veri var ama bir tanesi uzun süre zihnimi meşgul etti. Raporda, “insan artık gününün ortalama on üç saatini teknolojiyle geçiriyor” diyor.
On üç saat.
Yani bu raporun istatistiklerine göre şayet uykuyu da düşerseniz, geriye kalan zamanın büyük kısmı ya bilgisayar ya da telefon ekranlarının içinde bir hayat geçiyoruz anlamına gelir.
Şahsen bir medya yöneticisi olarak rakamlarla yaşamaya alışığım. Ölçek, erişim, hız… Ancak bu sayı veya değerler çok farklı geldi bana... Çünkü burada konuştuğumuz bir trafik verisi değil, doğrudan insanın hayatıyla ilgili.
Kendi kuşağım olan seksenliler hatta doksanlılar için bir bilgisayar ekranına bakmak bir araçtı. Oturup bir yere bakar, işimizi görür sonra da düğmesine basar kapatır başka işlerle uğraşırdık. Şimdi ise zamanın kendisi ekranın içinden akıyor dostlar... Sabah gözümüzü açtığımız andan gece yastığa başımızı koyduğumuz ana kadar da o akışın içindeyiz. Haber, mesaj, video, yorum… Gün bölünüyor, dikkatlerimizin yönü de sürekli değişiyor!
Peki, bu medya sektörünün büyüdüğünü mü gösteriyor? Bence bu tabloyu sadece sektörün büyümesi olarak okumak yanlış olur. Hatta eksik olur. Zira insanlar artık tek bir anda yaşayamıyor. Bedeni bir yerde, aklı, zihni başka bir yerde. Aynı gün içinde onlarca farklı dünyaya girip çıkıyor.
Aslında bu raporun verilerine bakınca şunu düşünüyorum. Bu veriler biz medya yöneticileri açısından ağır bir sorumluluk demek değil midir?
Yahu düşünsenize, bir insan gününün on üç saatini ekranlarla geçiriyorsa, orada karşılaştığı her içerik onun ruh haline dokunuyordur illaki. O insanın gün içindeki sabrını, bakışını, hatta yakın ilişkilerini bile etkiliyordur bence. Buna göre, medya insanlara yalnızca bilgi vermeyip, insanın ruh dünyasının, zihin dünyasının adeta bir parçası hale gelmiş oluyor.
Benim için mühim olan, o saatlerin kaç tanesinde göründüğümüz değil, o saatlerin sonunda insanda ne kaldığını bilmektir doğrusu... Çünkü evet her şey hızlanabilir. Daha çok üretmek mümkündür. Hız arttıkça, insanın soluklanabileceği alan daralıyor. Bu dengeyi gözetmezsek, ekran süresi artar elbet de değer de beraberinde azalmaz mı sizce? Ben mi yanlış hesap yapıyorum?
Bilemiyorum, önümüzdeki yıllarda teknoloji daha da gelişecektir. Hatta ara yüzler değişip, yeni araçlar da hayatımıza girecektir. Hatta ve hatta hayatlarımız tamamen teknolojik bir yapıya da girebilir. Bence değişmeyen tek şey, insanın sınırlı zamanıdır.
Şayet bizler insanın zamanına saygı duymazsak, onlar bize değer verir mi? Bunu kendime not düşüyorum. Evet, bir medya kurumu için itibar, o kıymetli zamanı hoyratça tüketmemekle başlamalı bence.
Bizim gayemiz, o “on üç saat”in içinde sizi sadece rakamlardan ibaret görmeyip, ruhunuza dokunacak bir pencere açabilmektir. TGRT’nin, Türkiye Gazetesi’nin Mavi Kadın’ın sayfalarında hayata, insana huzur ve güven veren yaşanmış hikayeler; özel haberlerimizin taşıdığı o sarsılmaz dürüstlük, insanı odağına alan her satırda dışarıdaki insanın o meşhur yoğun akışı içinde nefes alacak bir berraklık sunabilmişsek ne mutlu bize.
Eğer günün sonunda zihninizde bir parça sükunet, kalbinizde bir parça güven bırakabiliyorsak, işte o zaman gerçekten doğru bir iş yapıyoruz demektir.
Biz sadece ekranları doldurmak için değil, o ekranların arkasındaki insanın hayatına değer katmak için de buradayız.
Bu yolculuğumuz bu berraklığı koruma sözüyle devam edecek.
Haftaya aynı samimiyetle tekrar görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.
