Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Bir çiçeğin sadece topraktan biten bir bitki olmadığını, onun aslında bir nizamın ve zarafetin yansıması olduğunu ancak bir insan fark edebilir. Ekranlara hapsolduğumuz şu günlerde, bakmakla görmek arasındaki o hayati mesafeyi giderek kaybediyoruz. Görüntüler netleşiyor, cihazlar hızlanıyor; fakat insanın iç âlemindeki o köklü ve durgun suyun yerini hiçbir veri yığını dolduramıyor.
Yıllar evvel eski bir dergi sayfasında bir metne denk gelmiştim. Henüz vaktin bu kadar daralmadığı o yıllarda, aklın ve kalbin sahasını birbirinden ayıran o keskin çizgiyi çok iyi tarif etmişlerdi. Sorulan soru çok basitti aslında: Bir makine hesap yapabilir ama insan gibi anlam yükleyebilir mi?
Bugün avucumuzun içindeki cihazlar akıl almaz bir süratle işlem yapıyor. En zorlu oyunları çözüyor, devasa bilgileri bir saniyede önümüze seriyorlar. Lakin çok temel bir şeyden mahrumlar; yaptıkları işin nedenini ve o işin bıraktığı hissiyatı bilmiyorlar. Bir bilgisayar için "çiçek" kelimesi, yan yana gelmiş bir dizi karakterden ibarettir. O çiçeğin sabahın ilk saatlerinde nasıl bir koku yaydığını, insana geçmişin hangi hatıralarını hatırlattığını ya da bir annenin avucunda nasıl bir şükür cümlesine dönüştüğünü asla duyumsayamaz.
Bunun sebebi çok açık; makineler sadece sembollerle meşgul olurken, insan mananın izini sürer. Bizim zihnimiz kuru bir mantık silsilesiyle işlemez; tecrübe, seziş ve hepsinden önemlisi bir niyetle şekillenir. Dört yaşındaki bir çocuğun bir masalı dinlerken kapıldığı o tarifsiz heyecanı, dünyanın en güçlü işlemcisine bile kopyalayamazsınız.
Bugün bölge coğrafyasında kurulan o soğuk satranç tahtalarına, enerji yolları üzerinden yapılan hesaplara baktığımda hep aynı şeyi düşünüyorum: Meseleyi sadece rakamlardan ibaret sananlar, insanın ve adaletin o sarsılmaz terazisini hesaba katmıyorlar. Biz bu coğrafyada sadece anlam biriktirmiyoruz; artık o anlamı koruyacak iradeyi de yerli bir idrakle harmanlıyoruz. Semalarımızı bekleyen o akıllı sistemlerimiz, gökyüzündeki çelik kanatlarımız aslında sadece birer teknoloji harikası değil; bu toprakların ruhuyla aklının birleştiği o özgüvenin tecellisidir. Biz gücümüzü sadece makinelerden değil, o makinelere yön veren yerli karakterimizden alıyoruz. Sahada ve masada kurulan her türlü denklemin asıl belirleyicisi, işte bu görünmez ama sarsılmaz duruştur.
Bazen bir haberi analiz ederken, bazen bir dostun derdine ortak olurken şunu görüyorum: Biz verilerle değil, anlamla besleniyoruz. Bir işi kıymetli kılan, arkasındaki o samimi yöneliştir. Bir robot en lezzetli yemeği pişirebilir ama o tabağı size ikram ederken içine o insani sıcaklığı, o gönül rızasını katamaz. Gelecek, vaktini ekranların esiri olarak tüketenlerin değil, aklını kalbinin emrine verenlerin olacaktır. Kendimizi bu suni kalabalıklar arasında tamamen unutmadan evvel, varlığımızın o eşsiz derinliğini yeniden fark etmeliyiz.
Yarınlarda, robotların arasında robotlaşmadan kalabilmek dileğiyle...
Sağlıcakla kalın.
