Herkes Haklı Ama Kimse Mesul Değil

GİRİŞ:
2026-01-16
saat ikonu 09:52
|
GÜNCELLEME:
2026-01-16
saat ikonu 09:52

Son zamanlarda nereye baksam aynı manzarayı görüyorum: Dünya hiç bu kadar çok konuşup, hiç bu kadar az sorumluluk almamıştı. Herkesin cebinde hazır bir fikri, dilinin ucunda net bir itirazı var. Haklılık pay etmekte ise üstümüze yok. Ama iş dönüp dolaşıp "Peki, bu işin vebali kimde?" sorusuna gelince, ortalığı garip bir sessizlik kaplıyor…

Avrupa’yı izliyorum; siyasetini, medyasını, bitmek bilmeyen tartışmalarını. Hususiyle son yıllarda önümüze gelen her yeni meselede tablo bir türlü değişmiyor. Uzun, ağdalı analizler, steril raporlar, hiçbir yere toslamayan kontrollü açıklamalar... Herkes "doğru" görünmenin peşinde ama ne hikmetse kimse "risk" almak istemiyor. Alamazlar çünkü risk demek, bedel ödemek demek. Konfor alanından çıkıp elini taşın altına koymak demek.

Buna tıp dilinde ne diyorlar bilmiyorum ama bence bu bir hastalık. Gerçekten bir hastalık… Zira söylediğim şey sadece teknolojik gelişmeler, siyasetle de sınırlı değil, iş hayatımızda çalışanların kalbine kadar sirayet etmiş durumda. Vatandaşı işe almak için işin tanımı, sorumluluk alanı, hedeflerine kadar kendisine yol gösteriyoruz. Her hususta mutabık kalıyoruz. O da işe başlayabilmek için "olur, hallederim" diyor ama iş başa düştükten sonra ya sırra kadem basıyor ya da altında kalıp eziliyor. Yani ortada ne icraat var ne de o ilk görüştüğümüz o heyecan. Nedir bu? Yani sorumluluktan kaçmak bu hayatta kalma stratejisi mi oldu artık! Oysa bir işi üstlenmek, sadece o işin kârına ortak olmak değil; o işin çıkmaz sokağındaki çileyi de göğüslemek değil midir?

Yine dijital da bu karmaşanın tam merkezinde duruyor. Bugün pek çok mecra "doğru" olmayı, "anlamlı" olmaya tercih ediyor. Bilgi çok ama ruh yok. Haber var ama o haberin bir derdi, bir hikâyesi, bir duruşu yok. İnanın bana okur artık sadece ne olduğunu bilmek istemiyor; karşısında bir ağırlık, bir güven noktası da arıyor. Amerika’nın pervasız denemeleriyle Çin’in merkezi aklı arasında sıkışan Avrupa ise konuşmanın şehvetine öyle kapılmış ki tutabilene aşk olsun. Gerçekten herkes bu kadar haklı ise bu dünyanın yükünü kim omuzlayacak merak ediyorum doğrusu.

Mesuliyet, içinde yaşadığımız bu çağın bence en ağır kelimesi oldu çıktı. Çünkü mesul olmak; yalnız kalmayı, eleştirilmeyi, hatta hata yapıp o hatanın bedelini ödemeyi kabul etmektir. Bizim işimiz sadece olanı biteni bir bant gibi yansıtmak değil. Dijital Varlıklar’ımızın her bir zerresine kadar biz aslında bir "ağırlık duygusu"nu iliklerimize kadar taşıyoruz. Ne söylediğimiz kadar, neye sustuysak onlardan da sorumlu olduğumuzun farkındayız.

Bugün dünyada eksik olan şey teknoloji ya da bilgi değil, eksik olan şey sorumluluğu üstlenme iradesidir. Fazla korunaklı yapılar, her şeyi güvence altına alırken hayatın akışını kaçırıyor sanki. Aşırı steril ortamlardan güçlü cümleler, gerçek başarılar çıkar mı? Hiç sanmıyorum. Oysa hangi yükü omuzladığımız ve hangi kararın arkasında dimdik durabildiğimiz, bizi biz yapan tek şey olmalı. Çünkü dijital evren bizi müthiş bir illüzyonla sarıp sarmalıyor: Her şeyin 'bulut' üzerinde olduğu, her fikrin bir tıklamayla silinebildiği, hiçbir şeyin ağırlığının kalmadığı bir uçuculuk çağı bu. Bu hafiflik içinde sorumluluk almak, dijitalin doğasına aykırı bir yerçekimi oluşturmak gibidir.

Zira biliyoruz ki; her şeyin dijitalleştiği bir dünyada 'insan' kalmanın yegâne yolu, o uçucu fikirlerin arasından sıyrılıp somut bir mesuliyetin altına girebilmektir. Veri dediğiniz şey soğuktur, algoritmalar ise hesapçı. Ama o veriyi nasıl işlediğiniz, topluma hangi bağlamla sunduğunuz sizin zihnî ve ahlaki imzanızdır.
Biz, tüm dijital ekosistemimizde insani bir denge noktası koyuyoruz. Bunu başardığımızdan da eminiz.

Haftaya tekrar görüşmek üzere, hoşça kalın, sağlıkla kalın…