Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
İstanbul’un yolları, sokakları, caddeleri; bakkalı, kafesi, marketi, binası, evi… Trafik ışıklarının tepesinde, marketlerin içinde, bakkalların tavanında, metroların koridorlarında ve hatta vagonların içinde bile… Nereye gidersek gidelim başımızı kaldırıp yukarıya baktığımızda bir çift kameranın hareketlerimizi kayıt ettiğini görüyoruz.
Hatta sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin neredeyse her köşesinde bizleri izleyen bir çift "cam göz"ümüz var artık. İnsan çoğu vakit hayatın akışında bunları fark etmiyor belki ama şehrin bizleri uzun zamandır harf harf kaydettiğini rahatlıkla söyleyebilirim.
Çok değil, daha yirmi yirmi beş yıl önce birer gelecek tahmini olarak bilim dergilerinde yazılıp çiziliyordu bu anlattıklarım. O zamanlar şifreleri, cüzdanımızda taşıdığımız o soğuk plastik kartları vazgeçilmezlerimiz sanırdık. Kimliğimizin cebimizdeki bir kâğıt parçasında saklı olduğuna inanırdık. Bugün insan kimliğini yanında taşımasa da tanınabiliyor. Bizzat kendisi yaşayan bir kimliğe, her hücresiyle okunabilen bir barkoda dönüşmüş durumda.
Kameralar yüzümüzün her ayrıntısını, çene hattımızdan bakışımızın yönüne kadar artık sistemlerin hafızasında ayrı bir iz olarak taşıyabiliyor. Sesimiz bile sadece bir nefes değil artık; akciğerlerin gücü ve gırtlağın yapısıyla oluşan o kendine has frekanslar, tıpkı bir motif gibi görünür hale getiriliyor.
Öte taraftan, insanoğlunun en sanatlı organlarından biri olan ellerimiz; içindeki 19 kemik ve eklem yapısıyla kişiye özel bir şifre barındırıyor bünyesinde. Parmak uçlarımızdaki izlerimizde dokunduğumuz telefonlar aracılığıyla çoktan girmesi gereken tüm kayıtlara girdi. Dünyaya açılan penceremiz olan gözlerimizdeki o eşsiz iris desenleri ise her birimizin şahsına has birer mühür gibi bizi ele verebiliyor.
Makinelerin bizi görme kabiliyeti arttıkça, bu dünyada saklanacak yerimiz azalıyor. İnsan ömrü boyunca kaybolabileceğini, kalabalığın arasına karışıp görünmez olabileceğini, sadece kendiyle baş başa kalabileceğini düşlemişti oysa... Şimdi ise dünya seni sen daha fark etmeden tanıyor. Belki ismini hemen bilemiyor ama o yüz hattını, yürüyüşünü, ses tonunu, dönüp bakışını bir hafızaya not ediyor.
Aslında hiçbirimiz hiçbir yere kaybolmuyoruz dostlarım. Bir tek hücremizin içindeki o devasa DNA zinciri bile bizi bütün kimliğimizle deşifre edebilecek güçteyken, tanınmaktan kurtulacağımızı sanmak bu çağda sadece bir teselliden ibaret. Üzerimizde tahminimizden çok daha fazla imza taşıyoruz ve bu dijital kuşatmanın ortasında, her anımızla kayıt altına alınıyoruz kısaca.
Çocuklarımız ise bu dünyanın içine doğdular. Onlar için bir ekranı yüzüyle açmak, bir kapıya anahtar sokmaktan çok daha sıradan bir iş. İnsan her an, her yerde bu kadar görünür hale geldikçe, o mahrem iç dünyasını ne kadar koruyabilecek diye düşünmeden edemiyorum. Zira insanın doğasında unutulmak, hiçbir sisteme iz bırakmadan sessizce geçip gitmek ve sadece "kendi" olma arzusu da var. Dünya ise her şeyin kayıtlı olduğu o "mutlak hafızaya" doğru doludizgin koşuyor.
Bu satırları sadece teknolojik bir gelişmeyi anlatmak için yazmadım. Derdim, her şeyin bu kadar kolay "okunabildiği" bir dünyada, insanın kendi derinliğini nasıl kaybedeceğini göstermek. Kimliğimizi sistemlere birer barkod gibi teslim ederken, aslında bizi "biz" yapan o biricik mahremiyetimizi de satılığa çıkarıyoruz. Kendi pazarını kurutan bir dünya, sonunda insanın ruhunu da kurutur. Korkum; makinelerin bizi çok iyi tanıması değil, bizim kendimizi tanımayı unutmamızdır.
Galiba yakın gelecekte en kıymetli hazinemiz sadece kim olduğumuz değil; bu kadar izlenebilir bir dünyada, o cam gözlerin giremediği o "insan kalma" kabiliyetimizi nasıl koruyabildiğimiz olacak.
Haftaya başka bir durakta görüşmek üzere.
Sağlıcakla kalın.
