Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Nereye baksam varoluşunu küçük ekranlara, bileğindeki plastik şeritlere raporlama telaşında bir insanlar topluluğu görüyorum.
Yani, kaç adım attığını, gece kaç saat uyuduğunu, kalp ritminin gün içindeki dalgalanmalarını büyük bir sadakatle takip ediyor insanlar. Telefonlarımız ve akıllı saatlerimiz ha bire bizi puanlıyor, kendi adımıza özetler çıkarıyor, haftalık performans raporları ve grafikleri sunuyor. İnsan dediğimiz varlık, rakamlara, sayılara döküldükçe daha anlaşılır olacakmış, hayatın içindeki o tekinsiz belirsizlikler azaldıkça huzur bulacakmış gibi kolektif bir yanılgının içinde debelenip duruyoruz. Bizler ekran başında dünyayı sayılara indirgemeye çalışırken, hayatın asıl ağırlığı o sayılabilir alanların çok uzağında ezip unufak ediyor bizleri...
İnsanı eskiden başka teraziler tartardı. Bir kaybın ardından göğsüne oturan o tarif edilemez ağırlık, bir dost meclisinde söylenen cümlenin satır arasında takılıp kalması ya da bir sabah sebepsizce hissettiği o koyu kederle veya düştüğü oyukla tanırdı kendini. Şimdi o duyguların yerini buz gibi tablolar, sezgilerin yerini mekanik bildirimler ve grafikler aldı maalesef. Bileğindeki cihaz sana uykunun çok kaliteli olduğunu söylüyor da sabaha karşı neden içinin sıkışarak uyandığını açıklamıyor mesela. Günde on bin adım attığını gururla raporluyor belki ama o adımların seni hangi menzile götürdüğünü, ruhunun o hıza yetişip yetişemediğini sormuyor örneğin... Kalbinin dakikada kaç kez vurduğunu kusursuzca sayabiliyor da yüreğinin neyin özlemiyle, kimin acısıyla çarptığını asla bilemiyor…
Var olan teknolojik, dijital sistemlerin bizleri, yani insanları tanıması, her bir parçamızı biyometrik bir veriye dönüştürmesi artık çok kolay. Ancak insanı anlama ihtimalleri her geçen gün yok oluyor. Zira bir insanı kendisi yapan şey, o ölçülemeyen, sayılara gelmeyen ve raporlanamayan taraflarında saklı olduğunu düşünenlerdenim. Evet bir şeyi neden sevdiğinin, neden aniden sessizleştiğinin ya da bir akşamüstü arabanın camından dışarı bakarken kafanda nelerin film şeridi gibi geçtiğinin bir metriği yok. Bizler ölçebildiğimiz şeylere çılgınlar gibi değer verirken, ölçemediğimiz o derin, o korunması gereken insani taraflarımızı yavaş yavaş ihmal ediyor, kurutuyoruz sanki.
Üstelik bu ihmalkarlık sadece romantik bir kayıptan ibaret değil; önümüzde çok daha sert, çok daha mekanik bir gelecek duruyor. Bugün bize "hayatınızı kolaylaştırıyor" diye sunulan o konforlu teknolojiler, fark ettirmeden bizi kendi rızamızla teslim olduğumuz bir kölelik düzenine sürüklüyor. Biz saatimize bakıp adımlarımızı sayarken, sistem arka planda bizim adımıza kararlar vermeye, tercihlerimizi dikte etmeye başladı bile. Çok uzağa gitmeye gerek yok; bugün bankaların önümüze koyduğu o kredi skorları, yarın bileğimizdeki saatler üzerinden birer "yaşam skoruna" dönüşecek. Attığın adımdan, yediğin yemeğe, uyuduğun uykunun kalitesine kadar her veri bir havuzda toplanacak ve sistem gelecekte seni bu verilere göre sınıflandıracak. Gece az mı uyudun? Kalp ritmin ortalamanın dışında mı çıktı? Yarın sigorta şirketinin önüne koyacağı poliçe bedeli tam olarak bu verilere göre belirlenecek. Teknoloji bize sadece kolaylık sağlamıyor, bizi her anımızı puanlayan dijital bir hâkimin karşısında sanık sandalyesine oturtuyor.
Kendini bilmek, içe doğru yapılan, zaman zaman karanlıkta kalmayı ve belirsizlikle yüzleşmeyi göze alan uzun ve sancılı bir yolculuktur. Kendini ölçmek ise sabırsız birinin sürekli rapor isteyen bir denetim mekanizmasından ibarettir. Dikkat ederseniz saydığım bu değerlerden biri insanı derinleştirirken, diğeri onu bir veri yığınına indirgeyerek hiçleştiriyor. Hâlbuki insan, düzenli ilerleyen bir grafik ya da haftalık bir ortalama değildir, olamaz da! İnsan yani bu an olur sebepsizce durup, hiçbir açıklaması olmayan garip bir durgunluğun içinde kayboluverir. Ama yarının dünyası bu durgunluğa, bu insani duraksamalara izin vermeyecek; seni sistemin dışına itecek, puanını kıracak, sınıfını belirleyecek.
Bugün kendimizi her zamankinden daha çok biliyor gibi görünüyoruz değil mi? Yani kaç adım attığımızı, kaç saat uyuduğumuzu, kalbimizin ne zaman hızlandığını, kilo sorunlarımızı anlık veriler ışığında bir tuşa basarak öğrenebiliyoruz. Ama bir şeyi eskisi kadar net söyleyebilir miyiz, emin değilim: "Ben gerçekten nasılım?" Yorgun muyum, uykusuz mu? Mutlu muyum, yoksa sadece dopaminimiz mi yerinde? İyi miyim, yoksa sadece elde ettiğimiz verilerimiz mi düzgün?
Görüyorsunuz ki bu çağda rakamlarla ilişkimiz her geçen gün artıyor, grafikler bir yükselip bir düşüyor. Öte taraftan insanın içindeki o eski, o sade bilgi de suyunu çekmiş bir pınar gibi gözümüzün önünde kuruyup gidiyor... Bakın bu verileri bilmek, bunları öğrenmek kötü bir şey demiyorum. Fakat kendimizle ilgili teknik, biyolojik, matematiksel ne kadar verileri dijitalleştirirsek dijitalleştirelim, eninde sonunda döneceğimiz yerin tekrar o dağınık, kim bilir belki de o belirsiz ama bütünüyle bize ait olan o iç sessizliğimizle baş başa kalacağız diye düşünüyorum. Gelecek akıllı saatlerin, telefonların bize sunduklarında değil, hiçbir cihazın dokunamadığı ruhumuzun derinliklerinde saklı olduğunu bir kez daha vurgulamak isterim.
Bütün bunları, her sabah ekranların, algoritmaların ve dijital dönüşümün tam kalbinde mesaiye başlayan, hayatını verileri yönetmeye adamış bir adam olarak yazıyorum size. Dijital dünya bize hızı, konforu ve kusursuz kontrolü vaat etti; biz de bu vaadin peşinden koşmaya devam ediyoruz. Ancak bu rahat yolculuğun ortasında durup arkama baktığımda gördüğüm şey, en büyük kaybımızın yine kendimiz olduğu gerçeğini dile getirmektir. Zaten bu yazıyı kaleme almamın sebebi, ne teknolojiyi karalamak ne de bir çağın gerisinde kalma korkumdandır.
Esas niyetim, hepimizin cebine yerleşen akıllı telefonların ardında, aslında ne kadar büyük bir yabancılaşmanın ve bizi köleleştiren o küresel puanlama sisteminin eşiğinde durduğumuzu hepimize, en çok da kendime yüksek sesle itiraf etmek istememdir. Kırsal kalkınmadan savunma sanayine kadar her yerde "bağımsızlığı" konuşurken, kendi hayatlarımızda teknolojinin bizi sınıflandırmasına seyirci kalamayız. Kısacası kontrol etmeye çalışırken hissetmeyi unutan, raporlara baktıkça kendi kalbinin sesine körleşen bir kuşağın, kendi özüne dönmesi için kendimce bir çağrıdır bu. Çünkü her şeyi ölçebildiğimiz gün göksümüze madalya takılıp rütbemiz yükselmiyor. Bence hakiki başarı, bizi birer kredi skoruna, birer sigorta poliçesi riskine indirgemeye çalışan bu sisteme karşı ölçülemeyen insan ruhunu canlı tutabilenler tadacaktır.
Bu bayram sevdiklerinizle teknolojinin verdiği imkanlar yerine onlarla yüz yüze vakit geçirmeniz ümidimle sağlıklı huzurlu ve mutlu bayramlar dilerim.
Bayram sonrası başka bir düşüncelerin kıyısında tekrar buluşmak üzere.
Sağlıcakla kalın.
