2026 bizden ne bekliyor?

GİRİŞ:
2026-01-01
saat ikonu 01:16
|
GÜNCELLEME:
2026-01-01
saat ikonu 01:16

Bir yıl bitip diğeri başlayacağı sıra “Yeni yıldan ne bekliyorsunuz?” diye bir soru orta yere atılıverir. Soran sorusundan emindir ama cevaplayan her geçen yıl, beklenti namına bir şey söylemekten çekinir haldedir.

Her miladi yılın başında iyilik, sağlık, barış, huzur, bol kazanç ve magazin haberlerine de selam verecek türden aşk da istenir. Heyhat, dilemesi bedava olan bu anlamlı şeyleri 12 ay boyunca aramanın sonunda yine de elde edemez insan.

Günler ve saatler, bizim dilememize göre ilerlemez. Yaşanacak olan ne varsa yine başa gelir. “Geçen gün ömürdendir.” sözü işin dramını işte burada özetleyiverir.

Bu bildik “yeni yıldan bekleme” olayına, gelin bu kez farklı bir yerden bakalım ve 2026’nın bizden ne beklediğini düşünelim.

“Olur mu canım öyle şey?” diyenler bulunacaktır muhakkak. E biz, yıldan beklerken oluyor da yıl bizden bir şeyler beklemeye gelince neden mızıkçılık yapıyoruz?

Evimize artık kimselerin kullanmadığı bir duvar takvimi asıp üzerinde “2026” yazan 365 yaprağa şöyle derinden bakıp ansızın fısıldayalım: “Şişt, söylesene, ne bekliyorsun benden?”

2026’dır, daha ambalajından yeni çıkmış, üzerindeki sıfır kokusu henüz silinmemiştir ve de her türlü evrakı daha yeni tamamlanmıştır. Bu yeniliğin verdiği keyifle sorulan soruya şöyle cevap verirse kimse şaşmamalı:

“Ey avanak insan! Ömrün her gelen yeni yıldan bir şey beklemekle geçti. Ne zaman akıllanır diyecekken yaş kemâle ererken nihayet meselenin özünü fark edebildin. Ne mi bekliyorum senden? Peki söyleyeyim.

Bugüne kadar yıllara yüklediğin hırs ve amaçları artık yıllardan ömrüne yansıtmasını bil. Cenab-ı Hakk’ın tayin ettiği bir sayıyım ben, insanlar takvimi icat ederek bir halt ettiğini sandı, oysaki rakamların bir araya gelip ‘takvim’ diye kabul edilmesi için ne çok ses çıkarmıştı atalarım. Benim kadar şanslı da değillerdi üstelik. Kâğıt henüz bulunmamış, günleri ve ayları tespit için dağa tepeye oyuklar açmışlardı.

Merak etme, sadede hemen geliyorum. Yeni yıl için senden biraz daha kendine çekidüzen vermeni bekliyorum. Artık boşa harcayacak bir dakikan bile olmasın. İnsanın yükü de sorumluluğu da kolay değil farkındayım. Beni 1 yıl sonra unutacaksınız ama siz her günüm, her saatim için ayrı hesap vereceksiniz. Takvim yaprağıyım diye beni aşağılayıp üzerimde yazan ayete, hadise, güzel söze bakmadan yerlere atanları da buradan uyarıyorum.”

BİZİ 10 YIL ÖNCEYE GÖTÜRECEK TEKNOLOJİ AYAĞIMIZA GELDİ

Tüketmeye başladığımız yeni yılın, hakkımızdaki görüşlerini aldıktan sonra karşımıza bir de Noel Baba’ya asla benzemeyen ak sakallı bir dede çıktı. Yüzü asık mı asık, elinde ne torba var ne de koltuğunun altında bir hediye.

Üstü başı çamur içinde, hatta uzak yoldan geldiği için biraz da tarifsiz baygın bir koku yayıyor çevresine. Dedeyi karşımızda gördüğümüze şaşırmaktan, üstüne başına şaşırmaz olmuşuz.

Ne diyecek diye beklerken yırtık pırtık, tozlu ve çamurlu ceketinin iç cebinden bir kâğıt parçası çıkarıyor.

Buruşuk elleriyle elimizi tutuyor ve kâğıt parçasını avucumuzun içine bırakıp gidiyor. Üzerinde ne yazsa beğenirsiniz: “Hamili kart yakinimdir! Onu 10 sene evveline götürüp bırakınız!”

İşte şimdi heyecan dorukta. Yaşımız her yeni yılla birlikte ilerlerken geçmiş muhasebesi yakamızı tutup bizi habire silkelerken bu kartla 10 sene evveline dönüp tüm pişmanlıklarımızı giderecek bir şansa sahip olacağız. 800 milyonluk piyangoyu tutturmaktan daha iyi değil mi?

Yeni yılın ilk günlerindeyiz. Böyle bir olay yaşıyoruz ama esrarengiz dede, kartı avucumuza bıraktığı gibi bizim şaşırmamızı fırsat bilerek ortadan kayboluyor.

İyi de 10 yıl evveline dönebilmemiz için nereye müracaat edeceğiz? Yılları Ayarlama Enstitüsü var da biz mi bilmiyoruz?

Elimizde kart, aklımızda 10 yıl önceye dönüş imkânı, yüreğimizde kıpır kıpır hisler… Cennetten dünyaya gönderilmişiz de hiç bilmediğimiz bir yerde ne yana adım atacağımıza karar veremez bir hâldeyiz sanki.

Kim olduğunu bilmediğimiz dedenin bıraktığı kartın üzerinde bir logo ya da yazı da yok. En iyisi beklemek.

* * *

Yeni yılın ilk günlerinde üzerimizde büyük bir yorgunluk. Alelacele aklımıza bir köy evi geliyor. Kentin çeperinde aradığımızı buluyoruz. Ev sahibi, hâlden anlıyor. Sobalı bir odada biraz uyumak istediğimizi söylüyoruz, ücreti neyse vereceğimizi de kentte kazanç sahibi olduğumuzu yansıtmak isteğiyle özellikle belirtiyoruz. Ancak bizi yoran kente bağlı köyde tarım ve hayvancılıkla geçinen bu adam “Estağfurullah! Allah misafirinden para almayız.” diyor.

En az 70-80 yıllık ahşap evin küçük odasında yanan bir sobanın yanındaki sedire ilişiyoruz. Burası misafir odasıdır ve yerimizi yadırgamadan uyumaya başlıyoruz, o sırada kar sepelemeye başlıyor.

Öyle bir uyku açığı var ki “1-2 saat uyusam kanarım.” dediğimiz yerde bizi 2027’ye kadar uyandırmasalar uyuyacak gibiyiz.

Uykumuzda artık geride kalmış olan senenin 3 acı olayı hatırlatıyor kendisini. Biri Yalova’da terör operasyonunda 3 polisin şehit oluşu, ikincisi Diyarbakır’da cezaevinden izinle çıkan eşi tarafından katledilen kadın. Sonuncusu ise Artvin'de düşen çığın altında kalan 3 çoban.

Öldürülen kadının adı Rojda. Anlamı günün, güneşin doğuşu. İsmin anlamını bulunca şehit babasının sözü de kulağımızda çınlıyor: “Yalova deyince buram köz gibi oldu.” Babanın adı da Aydın. Neden bizde ismi hep umut dolu insanlar en onulmaz acıları yaşamak imtihanıyla karşı karşıya kalır? İşte buna cevap bulamıyoruz.

Uykumuz kaçacak gibi oluyor, “Bunlar bir uyuma sırasında nasıl düşünülür?” demeye varmadan esrarengiz dede beliriyor.

Dede bu kez rüyamıza teşrif ediyor. Yine üstü başı bakımsız, yorgun argın bir hâlde. Bir şey demeye fırsat bırakmadan sanki daha yetişecek çok yeri varmış gibi hemen ağzından döküyor kelimeleri:

“Evlat! O kart seni heyecanlandırdı biliyorum ama onun geçer akçesi hiçbir bankada, hiçbir kamu kurumunda ve hiçbir özel kuruluşta yoktur. 10 yıl öncesine gidebilmen için hayat muhasebeni kendini paralamadan yapmalısın. Ve asla ‘Keşke’ diye başlayan bir cümle kurmamalısın. Üzülme evlat, 10 sene evveline dönemiyorum diye kızma bana da! Ama şu an zaman akıp geçmede, geçmişin pişmanlığıyla bugünü de kaçırıp yarını ıskalamayasın. Haydi kal sağlıcakla. Biraz daha uyuduktan sonra bu köy odasından da çıkıp mücadele etmen gereken yere dön. Çıkış orada değil ama kapanması gereken hesap orada.”

Ev sahibinin, köy odasının kapısını çalmasıyla uyanıyoruz. Elinde bir tepsi, tepside kaymak, bal, tereyağı, süt, köy yumurtası ve kendi ürettikleri buğdayın unundan yapılmış bir ekmek.

Afiyetle yiyip içip ev sahibine teşekkür ettiğimizde söylediklerine hayli şaşırıyoruz: "Aradığınızı bulmak için kaybettiğiniz yere bakın ama oradan çok uzaktaysanız bugünün içinde de kaybetmeyin, afiyet olsun."

Cahit Sıtkı’dan:

Vaktiyle gölgesinde dinlendiğimiz çınar,

Eski mahalle, vakıf çeşme, bakımsız cami,

Sakın zannetmeyin sizi garipsediğimi,

Bir güvercin hüznünde susan geçmiş zamanlar!

Affedin beni daldığım oluyorsa eğer,

Neyleyim gönlümce değil bu olup bitenler.