Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Karla kaplı bir Anadolu ilçesine lüks cipiyle gelen adam, içinde kimsenin olmadığı tek katlı bir eve girdiğinde zihninde anıların canlanmasına izin vermedi.
Ne bir cip sahibi oluşu ne bu aracı büyük bir kentten kilometrelerce uzak bu ilçeye getirmenin verdiği kıvanç umurundaydı.
Uzun süredir kimsenin girmediği bu evin odasını, kapının önünde bulabildiği odunları doldurduğu sobayla ısıtmaya çalışırken yol yorgunluğu da açlığını unuttururcasına gözlerini kapamaya zorluyordu.
İyice kendinden geçmiş bir hâldeyken odanın penceresinde bir tıkırdama duydu. Korkuyla uykusundan çıkıp pencereye doğru yöneldiğinde perdeyi açıp cama sığınmış bir siyah kedi gördü. Belli ki bu dondurucu soğukta üşümüş, yanan ışığı görünce de pencereye sığınmıştı.
İçinde bir şeyler kıpırdar gibi oldu adamın. Artık bu dünyada uzun süredir kimsesiz oluşu, bir aile sıcaklığından mahrum yaşayışı ama her şeye rağmen paradan yana asla sıkıntısının bulunmayışı…
Kedi onu gördüğünde biraz daha kendisini acındırmaya çalışırcasına cama yaslanıp miyavlamasını artırdı.
Adamın aklına bu karla kaplı Anadolu ilçesindeki garip yalnızlığı geldi. Bu kediden ne farkı vardı? Ama işte bu kediciğin sığınacak bir çatısı yoktu, o ise soğuk da olsa bir çatı altında, dededen kalma yarım asırlık tek katlı bir ev içindeydi. Kedi, bir umut ona doğru yüzünü çevirerek acındırma gayretini biraz daha zorladı. Niye bakıyordu da harekete geçmiyordu bu adam?
Kedi, camın kenarında dursa da pencerenin aydınlığında ısınsa yetmez miydi? Gerçek nüfusu 10 bin bile olmayan bu ilçeye kaçış nedenini hatırlayınca cama vurarak kediyi uzaklaştırmaya çalıştı.
Kedi bu kez gerçekten acınacak bir hâl içinde korkup sinerek “Peki, öyle olsun, ben de giderim işte!” der gibi ardına birkaç kez bakarak uzaklaştı.
* * *
Bir caminin ikindi çıkışında cenaze namazı için hazırlanmış cemaat, şiddetli yağan yağmurdan kurtulup da namaz için bir saf tutabildiği için kendisini şanslı hissediyordu.
Bir zamanlar diğer insanlar gibi ayakta durabilen ve gezebilen kişi şimdi “cenaze” olarak anılıyor, namazını kıldıracak imamsa cemaate doğru konuşuyordu:
“Ben yakinen tanırdım. Çok çileli bir hayat yaşadı. Ömrü hastalıklarla boğuşmakla geçti hatta son rahatsızlığı epey bir izdihamlı oldu.”
Cemaatin içinden birisi “izdihamlı” sözünü kenarda tuttu. Ne demekti bu? Bu adam nasıl bir hayat yaşamıştı da şimdi ikindi vaktinin ardından cenaze namazı kılınacak hâle gelebilmişti?
İmam, sözünün arkasında olduğunu belli edercesine bir kez daha tekrarladı: “Evet izdihamlı… Ben kendisine hakkımı helal ediyorum, siz de ediniz…”
Tanıyan, tanımayan herkes haklarını helal etti. Bir ömür defteri daha kapanmıştı işte. İmamın namazdan önceki sözlerini bitti sanan cemaat yanılmıştı, işte devam ediyordu:
“İnanıyorum ki bu fani dünyada çektiği acılar, ona cennetin kapısını aralamıştır.”
Şiddetini artıran yağmurda usul gereği kılınış tarifi yapılan cenaze namazına durulmuştu. Namazdan sonra tabut, cenaze arabasına konurken cemaatten birinin telefonu çalıyor. Cevaplanan telefonun ucundaki ses şöyle diyor:
“Yıllar sonra memleketime geldim. Burada her yer karla kaplı. İlk akşam odayı soba yardımıyla ısıtmaya çalışırken pencereye bir kedi geldi. Galiba soğuktan üşümüş olacak ki benim içeri almamı bekledi ama ben onu kovdum. Günlerdir her yerde arıyor ama bulamıyorum, ne dersin, bu durumu nasıl telafi etmeliyim?”
Arkadaşı, az önce cenaze namazı kılmanın ve imamın konuştuklarının etkisinde cevaplamaya çalıştı:
“O kedi, pencerene gelen cennetti, içeri alsaydın girişi garantilemesen bile kapısını aralayacaktın. Şimdi onu aradığın her dakikada kendine de teselli bulacaksın. Belki kediyi bulamayacaksın ama arayışta olmak ve arayış sırasında içinde kıvrandığın acı, vicdan azabını hatta seni bekleyen tüm cezaları hafifletecek.”
Bu sözler karşısında cevap vermedi, telefondan meşgul sesi geliyordu. Bu sözleri söyleyen adam, önünden giden cenaze arabasının ardından bir Fatiha daha okudu, oradan geçen siyah bir kediye de gülümsemeyi ihmal etmedi.
6 ŞUBAT
11 ilimizi etkileyen 6 Şubat 2023’teki Kahramanmaraş merkezli 2 büyük depremin üzerinden 3 yıl geçti. Viraneye dönen kentlerimizde yıkılan binaların yerine yenilerinin yapılması için çalışmalar sürerken harabeye dönen yürekleri inşa etmek yapı dikmekten çok daha zor.
İnsanlarımız en yakınlarını yitirmenin ağır yükünü ömürlerinin sonuna kadar taşıma gibi kolayı olmayan bir imtihanı yaşıyorlar.
Yıkılan beton ve giden maddiyat, yerine bir şekilde konur. Devlet de millet de bunu yapacak güçtedir. Ancak resmi verilere göre giden 53 bin 537 canın bu felakette yitmesinin telafisi yoktur.
Yıkılan binalarla ilgili çoğu dava sürüyor. Can veren insanlarımızın hesabını, ocağına acının düştüğü ailelerden başka kimse sormuyor.
Acıyı yaşamayanlarsa meydana gelen depremleri takip ederken usulsüz, hatalı yapılan ve kolonu kesilen binalarda yitirdiğimiz insanlarımızın davasıyla ilgili gelişmeleri merak bile etmiyor.
Firari bir müteahhidin yakalanması ve tutuklanması haber sitelerinin öylesine kaydettiği sıradan bir veri gibi görünüyor.
Yüreği güzel ama acılı insanlarımız “Allah bir daha böyle felaket yaşatmasın.” diyorlar. Haklılar, inanan, inanmayan herkes bu duaya amin diyecektir.
Tarihimizdeki acılar denizinde artık bize düşen, aynı hataları yapmamak, sorulması gereken hesabı sormak ve kanunu da 40 yamalı bohçaya çevirmeden benzer felaketlere maruz kalmamak için tavize açık olmayan bir anlayışı oluşturup hayata geçirmektir.
Elbette her şey Hakk’tan ama tedbir de kuldan. 6 Şubat’takiyle birlikte bugüne kadar ülkemizdeki depremlerde yiten canlara rahmetle…
Özdemir Asaf’tan:
Aralarından geçiyorum
Hiç kimse el-ele değil
Herkes kendine dönmüş diyorum.
Birkaçının içine bakıyorum
Hiç kimse kendisiyle barışık değil.
