Kentlerden uygun fiyatlı kaçış ve ömür boyu taksitle Çile Rezidans!

GİRİŞ:
2026-02-26
saat ikonu 02:00
|
GÜNCELLEME:
2026-02-26
saat ikonu 02:00

İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyükşehirlerde yaşayan kent insanları bazen “Alıp başımı gideceğim.” sözünden kendilerine teselli arayıp bir dağ başında kulübe kurmayı bile düşünebilirler.

Ambulansların sirenlerinden, polis ekiplerinin kimlik sorgularından, mahallelerin gürültüsünden, trafikteki sıkışıklıktan, insanların saçma sapan nedenlerle birbirleriyle kavga edip kan dökmelerinden ve bilumum kent keşmekeşinden uzakta kalınca huzurun da mutluluğun da geleceğine inanırlar.

Belki bu kaçış planını uyguladıklarında bir süre rahat da edeceklerdir. Ancak kendisinden uzaklaşılan bu acı gerçekler, kalanları yine rahatsız etmeyi sürdürecektir. Üstelik kalanlar bir an bile “Alıp başımı gideceğim.” deme lüksüne sahip de değildir.

Doğayla biraz baş başa kalma, ana maddesi olan toprağa yaklaşıp onunla haşir neşir olma ilk başta iyi gelecektir insana. Hatta bu yaşamayı da bir şehir hayatı sıradanlığına çevirmezse sağlığı da gün yüzü görecektir.

HAYATTA YENİ BİR SAYFA AÇMAK DA PARAYLA…

Yeni bir sayfa açmanın ve bunun için yola düşmenin hayali bile ödeye ödeye bıkmasına karşın henüz hiçbir taksiti bitmemiş olanları heyecanlandıracaktır yine de.

Modern çağın keskin dişli çarkları arasındaki insanın bocalama hakkı varsa da bunun da bir maliyeti olacaktır. Hastaneye sağlık sorunları için, psikoloğa unutulmuş ruhunun sağlığı için, tatil tesislerine de “Aman yeter be! Bu dünyaya kahır çekmeye mi geldik?” diye ağzından çıkmasıyla mutlu olduğu sözün karşılığını vermek için para döker durur.

Sonra tüm bunların borcunu kapatmayı amaç edinip yine başlar çalışmaya. Her biten taksitle bir nebze de olsa “Fena işler çıkarmıyorum ha, işte bakın son 6 aylık kredi kartı ekstreme.” diye bir özgüvenin sahibi de olacaktır.

Kent insanının huzursuzluğu da huzuru arayışı da parayla olacaktır. İşte görüldüğü gibi “Alıp başımı gideceğim.” demesi bile belli bir sermaye gerektirmektedir.

“EMEKLİ OLUNCA YAPARIM”

“Emekli olunca şunu yaparım, oraya-buraya giderim.” diye kendisine teselli vermeye çalışanlar, beklenmedik bir hastane gelişmesiyle ters köşe olduklarında en başta söylemeleri gerekeni en sonda dudakları arasından pişmanlıkla şöyle çıkarırlar: “Hayat, güzel şeyleri ertelemek için çok da uzun değilmiş.”

Hâlbuki kentlerin bir yığın sağlık bozan şartları içinde her sabah güne erteleyerek başlar insan. Bu erteleme, patronu daha fazla zengin etmek için çalıştığı işe saatinde yetişmek için kurduğu alarmla başlar.

Henüz borcu bitmemiş telefonun çalan alarmını bir dokunuşla biraz daha ötelediği sırada varılan 5-10 dakikalık uykuysa felekten çalınan bir an gibi geliverir ama bu “çalma”nın bedeli trafik, otobüs-metro kaçırma ve daha fazlası olarak geri döner insana.

Sabahları asık suratlı insanlar panayırında samimi bir “Günaydın” teselli gibi aradan dereden kendisini belli ediverir. Modern çağın çilekeş insanı başka ne yapsın? Buna şükür!

HEP NEFRET VE ASABİYET

Koşuşturması içinde alarmının peşinden giderek uyanan ve akıllı telefonuyla her şeyin bilgisine vakıf olduğunu sanan insan bir günü daha hunharca harcamak için bütün nedenleri tek tek oluşturma gayretine de hemen başlayacaktır.

Hâlbuki elinde bir servet vardır işte. Bir de bir aile ortamında güne başladıysa çocukların cıvıltıları arasında kahvaltı da yapabiliyorsa değmemeli keyfine!

Yok, hayır, kent insanı, trafiğe takılmamak için sabah ezanını okumaya giden müezzinle hemen hemen aynı saatte dışarı çıkar ve çoğunluğun toplu taşımada tıklım tıkış yol aldığı yerde o, hâlâ kredi borcu devam eden aracıyla işine vardığı için de mutluluk da duyarsa onun sabaha başlayışları daha farklı olacaktır elbet.

Bu işe gidiş hâli bir konfordur belki ve senede sadece 2 hafta olan yıllık izninde sipariş ettiği paket tatille bütün yorgunluklarından sıyrılmaya da çalışacaktır hani.

Tüm bu hengâme içinde telefonunda bir zil sesi eşliğinde “ANNEM”, “BABAM”, “KARDEŞİM” isimleri belirdiğinde “Şimdi açamayacağım, sonra ararım.” diye kendisine bir bahane bulduğu da olacaktır.

Yerinde başkası olsa acı bir yitirmişliğin feryadıyla “Keşke senin telefonunun ekranında beliren isimler benimkinde de kendisini gösterse işte o zaman tüm varımı yoğumu döküp her şeyden vazgeçerdim.” diye de söylenebilir.

Henüz filmlerimiz ve dizilerimiz her sahnesinde en az 3 kişiyi öldürtüp karakterlerine tehdit dolu sözler sarf ettirmekten böyle bir zıtlığı işlemeye fırsat bulabilmiş değil. Çünkü senariste ve yapımcıya göre “İzleyici gerilim, entrika, kan ve gözyaşı istiyor.”

“GİTME İNSANLARIN YANINA, KAL ORMANDA”

İnsana, insanlardan uzak kalmak bir süreliğine de olsa iyi gelir. Sonra yalnızlığını ve çaresizliğini anlatmak için bile olsa bir insan sesini arayıverir yine. Canından geçenlerin dünyadan onca uzaklaşma isteğine karşın bir not bırakma eğilimleri de işte bundandır.

İnsan, Hakk’a karşı en büyük küfrü işleyip kendi sonunu hazırlarken dahi bir şeyler yazıp geride kalanların anlayışına sığınır. Oysaki bu pek yaman bir çelişkidir!

İnsan hep bir anlayış bekler ama modern çağ ona ömrünü boşa tükettiği günlerin karşılığında lüks bir yalnızlık vadeder. Onu da öyle bir allayıp pullar ki reklamını gören “Ben de bundan istiyorum.” der. Hâlbuki onu isteyen de tarifi imkânsız kederler içinde bir yalnızlığa gömülüdür ama reklamdaki daha cazip gelir.

“İnsanlar, insanların içinde, insana hasret yaşarlar.” diyen Özdemir Asaf ne güzel anlatmıştır çekilen dramı.

Ondan çok önce ise Nietzsche “Böyle Söyledi Zerdüşt”te şöyle der: “Gitme insanların yanına, kal ormanda! Hayvanların arasına karış daha iyi.”

İnsanların yanına gitmeye de ormanda kalmaya da el atıldı artık. Hepsini pazarlıyorlar. Ormana gitmek isteyene ormanı tarumar edip villa görünümlü bir ev yaptıktan güzel reklamlarla satıyorlar, “Yok ben büyük kentin keşmekeşi içinde kendi hâlimde çilemi çekip belamı bulacağım.” diyene de uygun kredili ve ömür yetmeyen taksitli haneleri pazarlıyorlar. Bunların bahçesi, yüzme havuzu ve otoparkları mevcut tabii. Ve genelde hep vızır vızır araçların geçtiği otoyolların yanı başında filan kurulup “Şehrin göbeğinde” sözüyle tanıtılıyorlar.

Medeniyetin gereği de bu yapıların hem işlek bir yerde olmasından hem de çalışmaktan hiç kullanamayacağı özelliklerinden geçiyor tabii. Zebellah gibi dikilen ve görünümüyle şehirlerin canına okuyan yapılara da “Çile Rezidans” adı ne çok yakışır değil mi?

İster insanların içine karışsın ister ormanda ya da bir dağ başında kalsın insanın işi pek de kolay değildir. Ölümünü bilerek yaşamanın bedelini dünyaya ödetmeye çalışmanın adına “medeniyet” diyerek teselli arasa da dünyanın dengesini bozup çivisini çıkarmanın sonunda bir başka bedel daha ödeyecek olan yine kendisinden başkası olmayacaktır.

Neyse ki bunca keder veren şeylerin yanında bebeklerin, çocukların ve ihtiyarların hiçbir şeyden haberi yok. Varsın olmasın, bizim haberimiz oluyor da ne oluyor? Kendimizi harap edip bir çıkış yolu bulamamanın dramı az şey mi sanırsınız?

Attilâ İlhan’dan:

seni ben kallavi sokağı'nda gördüm

sen beni görmedin görmedin

kapıları çaldım adını sordum

söylemediler öğrenemedim

(...)

kallavi sokağı'nda güvercinler

bunca yıl sönmemiş umudum

nisan değilse mayıs

perşembe değilse pazar

ben belma sebil'i bulurum