Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Hep bir şeylere yetişme hâlindeyken kaçırılmaması gereken çok kıymetli anlar nasıl da çarçur olup gidiyor ellerimizde?
İstanbul’un işten eve dönüş saatindeki tıklım tıkış bir Marmaray treninde 4-5 yaşlarındaki çocuk geze geze para istiyor insanlardan. Buralı mı yoksa ülkesinden çok uzaklara düşüp vatan nedir bilmeden büyüme sorumluluğuyla baş başa kalan bir aileye mi mensup belli değil.
İnsanlar dikkat bile etmiyor. Böyle çocuklardan bazısı, ellerinde bir enstrümanla iyi kötü bir müzik icra edip öyle para topluyor yolculardan. Çav Bella diyorlar, Kum Gibi çalıyorlar, Nazende Sevdiğim’i duymuşluğumuz var, bizi hüzünlere salan bir Azeri türküsü Ayrılık da bazen kulaklarımızla buluşmuştur böyle anlarda.
Bu çocuklardan kimi de hiçbir şey yapmadan olanca sevimliliğiyle para istiyor. İşte bu çocuk, onlardan. Kimsenin umurunda değil. Elinde tuttuğu küçük karton kutuya birkaç kişi küçük meblağlar atıyor. Bense kapı önünde olanları izliyorum.
Kapının hemen yanındaki oturaktaki genç kız, bu çocuğa bir taş veriyor. Taş şekilli, özel bir şeye benziyor. Çocuk buna paradan daha çok sevinerek gülüveriyor ve o sevinçle diğer yolculara doğru ilerliyor.
Genç kız, bu büyükşehir keşmekeşi içinde önemli bir detayı yakalıyor işte. Bu, bir çocuğun gülümsemesi oluyor. Asık suratlı bir gün de böylece akşam olduğunda çiçekleniveriyor.
Kızın yaptığı bu hareket basit değil ama iş yerinde hoşafı çıkmanın hissiyle bir an evvel evine varmak isteyenler ne o çocuğu ne onun bakışını ne de bu kızın çocuğa verdiği taşı fark ediyor. Kim bilir bu insanlar nelerle boğuşuyor, hangi derdinin üstesinden gelemiyor ya da hangi mutluluğun bulutları üzerinde de gözleri kimseyi görmüyor?
“Siz psikolog musunuz?” diye soruyorum kıza. Gülümseyerek “Evet.” diyor. Sormadan gerekçemi sunuyorum: “Çünkü başka kimse böyle bir incelikle uğraşmaz.” Yine gülümsüyor, az sonra durağında iniyor.
* * *
Artık Marmaray treninden inilmiştir. Yakındaki bir marketin kasasında kuyruk… Bekleyenler arasında 2 çocuk da var. Sırası gelen abla ansızın yandaki raftan birer çikolata alıp kasiyer kıza “Bunları kasadan geçirip çocuklara ver.” diyor.
Gülümsüyor kasiyer, ben de hem ablanın hareketine hem çocuklara hem de kasiyerin gülümsemesine gülümsüyorum. Çocuklar şaşkınlık içinde kadına da biraz ürkek bakarak alıyorlar çikolataları. Bu halleriyle güvercinleri andırıyorlar. Belli ki gün, çiçeklenmek için akşam saatini beklemiş, art arda ne güzel şeyler oluyor böyle!
* * *
Bu 2 olaydan çok önce bir yaz sıcağında genç bir adam dükkân dükkân gezip anket yapmaya çalışıyor. Bakkal ve büfelerdeki içecek dolaplarının fotoğrafını çekip esnafa belirli sorular soracaktır ancak aradıklarını bulamıyor, buldukları da anket yapmak istemiyor.
Tüm kazancı, yapılacak anket başına olacağı için genç adam tedirgindir ve eve dönüş için yol parası da bu işe bağlıdır. Bunalmıştır artık, ter su içindedir. İnsanlar umursamadan geçip gitmektedir.
Sabahtan beri gezmekten ayaklarına kara sular inmiştir. Sanki bugün Knut Hamsun’un Açlık romanının başkahramanı olmuştur.
Yolunun üzerindeki bir çay bahçesine girmeden hemen kıyıcığında dinlenmeye çalışır. Hayatının önceki yılları film şeridi gibi zihninden geçer. Sığınacak bir yerinin olmadığına ve artık yaşamanın da pek bir anlam ifade etmediğine inanmaya başlamıştır.
Kısa duvarlarla çevrili bahçenin içinde oyun oynayan çocuklar mutludur, aileler, masaların başında birtakım içecekler ve sohbetlerle meşguldür. Herkes normal bir hayatın içinde gibi görünmektedir.
Bahçenin dibinde bir tutunamayan vardır ama o şu an herhangi bir habere konu olacak noktada değildir. İşte kahramanımızın tam da canından bezdiği, kendisini çok yararsız hissettiği anda çay bahçesine genç bir kız girmiştir.
Yüzünde ne kadar da mütebessim bir ifade vardır. Anlayana “Hayat güzel arkadaşlar, siz yaşamasını bilmiyorsunuz. Küçük şeyleri büyüterek kendinize nefes almayı bile zehir ediyorsunuz.” demektedir âdeta.
Arkasındaki kadın da onun refakatindedir. Çay bahçesindeki masalardan birisine geçmişlerdir ama tek sandalye kullanırlar. Çünkü kız tekerlekli sandalyededir.
İşte o gün, bir kent belki tüm güleç yüzlerden daha da güler yüzlü ve umutlu olmayı bu kızdan öğrenebilirdi ama öğrenmedi. Çünkü kenttekilerin çok işi vardı.
Kafalarını kaldırmadıkları telefonlarıyla pek çok içeriği beğendiler, arka arkaya 77 tane video izlediler, şarjları bitmeye yüz tuttu. Bankalardan yine para çektiler, kuyumculardan değerli takılar aldılar, berbat demlenmiş çayları pahalı fiyatlarla satan moda pastanelerde birbirini tanıma adı altında bir aşk ihtimalini hunharca tüketip durdular ve kimse görmedi asıl görülmesi gerekeni.
İşte çay bahçesinin duvarına ilişen genç adamdı bu detayı fark eden. Fakat ona da talih gülmemişti işte. Kazımıştı ama kazanamamıştı istikbal vadeden kartları, amortisi bile yoktu beyaz güvercinine kanıp aldığı biletlerde. Ağaçtaki kuşlar, tam da o geçerken üstüne işemiş, yerde ona sevimli sevimli yürüyenleriyse bir kedinin ağzında kanlar içinde kalmıştı. Neydi bu dram ya Rabbi?
* * *
Genç adam tutundu yaşamaya. Hem de sıcak bir yaz gününde bir kadının sürdüğü tekerlekli sandalyesiyle çay bahçesine gelen genç kızın yüzündeki tebessümle.
Şimdi ne zaman dara düşse o güler yüzü, o ümitvar bakışı hatırlıyor ve diyor ki “Bir gün insanlık, kendisine dert-keder vermemeyi, güne ve yarına her zaman inanç ve umutla bakmayı bir yaz günü çay bahçesine gelen o kızdan öğrenecek. İşte o an dünyanın bütün kepazeliği son bulacak, belki bundan 10 dakika sonra da İsrafil düdüğünü çalacak.”
ALLAH’A BIRAKILAN BEBEKLER NEREDE?
Haberlerde “Ailesinin beslemediği bebek öldü”, “Sevgilisiyle tartışıp giden genç kızın cesedi gölette ölü bulundu.” diyor. Bizim sonumuzu bu bebeklerle genç kızlar getirecek bilesiniz.
Eskiden yanlış işler yapanlar ya da yoksulluğa düşenler cami avlusuna bıraktıkları bebeği gözyaşları içinde Allah’a emanet ederler, bulanlar da sevinç içinde besleyip büyütürlerdi. Bebek büyüdüğünde de gerçek anasıyla babasını bulsa bile kendisine bakanı ana baba bellerdi.
Bir zaman sevgililer, her an kırılacak ince güzel, şekilli bir cam bardak gibi görülür ve incitip kırmaktan çekinilirdi.
Aşık Tüccari Dü çeşmim kan ağlamaktan gözlerim yaş incidir / Kadir kıymet bilmeyenler yaren yoldaş incidir sözleriyle seslenir, ondan çok önce de Karacaoğlan Hay ağalar böyle m'olur / Hâli yardan ayrılanın / İner ummana dökülür / Seli yardan ayrılanın derdi.
Sonra günümüzde gelinen noktayı Gülten Akın ablamız şöyle özetledi: Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya
Bize de işte bu can yakan gündemin içinde boğulmadan ayakta kalabilme imtihanı düştü.
MADURO MUDUR O?
Dünya, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Madura ile eşinin ülkesinden ABD güçlerince kaçırılmasını konuşurken New York’ta yargılanmaya başlayan esir konumundaki devlet adamı ile eşinin bu ruh hâliyle ne düşündüğü üzerine pek bir yorum yapılmıyor.
Emperyalizmin yeryüzündeki en büyük temsilcisi Donald Trump’ın “başarılı bir operasyon” diye sunduğu Venezuela çıkarması, Maduro’nun en yakınındakilerinin satın alınmasıyla yapılmış bir görüntü veriyor.
ABD’den Avrupa’ya kadar pek çok ülkede Maduro için gösteriler düzenlenirken nedense Venezuela’daki halk tepkisi çok cılız kaldı.
Maduro’yu iktidardan indirerek ABD’ye uyuşturucu girişini keseceğini öne süren Trump, konuyla ilgili ciddi bir kanıt ortaya koyamazken “ABD’li petrol şirketlerini Venezuela’ya sokacağız.” sözleriyle asıl niyetini açık ediyor.
Maduro, 12 yıldır Venezuela’yı yönetiş şeklini, selefi efsane başkan Hugo Chavez’i ve şaibe karıştırdığı iddia edilen seçimleri New York’taki günlerinde düşünür mü bilinmez ama halkının, Maduro’ya bir tepkisi varsa onun yanına da zaten çoğunlukta bulunan ABD karşıtlığının biraz daha kuvvetlenerek eklenmesi hiç şaşırtıcı olmayacak.
Sözü Rize Ardeşen’den bir esnafa bırakalım. Dünya gündemini sarsan bu olayı şöyle özetlemiş:
“3 tane helikopterle git Venezuela'ya, devlet başkanını al. 50 tane helikopterle gelsen Ardeşen'e, kaymakamın ayakkabısını alamazsın la! Bu nasıl devlet ya? Bu nasıl oluyor abi? Bu millet uyuyor muydu? Helikopter ta ta ta diye geziyor, ne oluyor diye bakmadılar mı ya?”
Fennî’den:
Sakın bir dideyi ağlatma handan olmak istersen
Dokunma hâtır-ı mûra Süleyman olmak istersen.
(Gülmek istiyorsan sakın bir gözü ağlatma / Süleyman olmak istiyorsan karıncanın hatırını incitme.)
