Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Geçen yıllar, insanın sahip olduğu şeylerin artmasına vesile olabileceği gibi ondan götürdükleriyle de kendini acı bir şekilde hissettirir. Ama faniliğiyle nam salmış insan, kendinden gidenlerin farkına vardığında genelde iş işten geçmiş olur ve ortaya tek kelimelik bir feryat yükselir: Keşke!
Bu keşkenin hiçbir faydası olmadığı gibi artık gidenin geri gelmeyeceğini de içli bir türkü gibi kulaklara duyurur: “Geçti vakit, buna da takılırsan eldekini de yitirirsin be hey sersem!”
KEŞKELERDEN KEŞKEK OLMAZ
İnsanın artık geride kalmış zamana takılıp ah vah etmesinin, gideni getirmediği belliyken o, biraz da aldanmışların içinden çıkamadığı bocalamayla her defasında bunda ısrar eder ve ettikçe de kendi hüznünü artırır.
Allah için, hakkını yemeyelim, çalışıp gayret etmiştir, hatta bu uğurda bir ömür tüketmiş, sağlığından olmuştur. Bunun karşılığında ona kimse madalya takmamış ama geldiği nokta için tebrik edilmiştir.
Kirliliğe bu çağdaki kadar alışkın olmayan eski dönemin insanlar, ulaştıkları hâl çok büyük bir zenginlik olmasa bile “Çalmadan, çırpmadan bu yaşa eriştik, evlatlarımızın kursağından haram bir lokma geçirmedik.” diye sevinirler, sonra da hükümetin layık gördüğü emekli maaşını banka veznesinden tahsil edip çarşı pazarı zor da olsa görüp aldıkları nevaleleri file torbalarla evlerine götürürlerdi.
Onların dönemlerinde sosyal medya diye bir şeyin adını dahi kimse bilmiyor, televizyon ise her evde bulunmuyor, gündem, gazete ve radyodan takip ediliyordu. Çocuklar, komşulara ya da akrabalara haberci güvercin gibi gönderilip şöyle dedirtiliyordu: “Efendim, bir maniniz yoksa akşam size misafirliğe geleceğiz.”
Güvensizliğin asla söz konusu olmadığı mahalle aralarında cıvıltılar içinde oyun oynayan çocuklar akşam ezanından önce evlerine giriyorlardı. Kimse, kimsenin hakkında kötü bir şey düşünmüyordu.
Şimdi özellikle kendilerinden çok şey öğrenmeye ihtiyacımız olan büyüklerimiz işte en çok keşkeyi bu dönemler için söylüyorlar. Bu keşkeler, hem eski zaman özlemi taşıyor hem de kendi bireysel hatalarının muhasebe özetini taşıyor aslında. Ama keşkelerden keşkek yapılmıyor!
MAHALLENİN TERZİSİ KAPISININ ÖNÜNDE ÖLÜ BULUNDU
Ahir zaman geldi, bize de bunu yaşama imtihanı biçildi. Üstelik bu biçme sırasında mahalle aralarındaki terzi teyze ve amcalar, dükkânlarının kepenklerini indirip gittikleri bir akşamüstü evlerinin kapısı önüne yığılıp kalmışlardı: Çağrılan sağlık ekibi ölüm sebebini "kalp krizi" diye raporlamıştı.
Onların dükkanları da kapandı ve şimdi çoğu kişi, eninin-boyunun ölçüsünü internetten söyleyip siparişini veriyor. Soranlara da “Hiçbir şeye zamanım yok.” deniyor. Desinler bakalım ama bir gün onlar da “keşke” diye başlayan bir cümle kuracağı günleri görecek.
SONU BİLİNMESİNE RAĞMEN ESKİ TÜRK FİLMLERİ NEDEN DEFALARCA İZLENİR?
Keşke deyişleri çoğaldığında sonunu bildiği eski bir Türk filmine rast gelir insan ve izlemeye koyulur. Yarım asır öncesinin bu filminde yemyeşil bir İstanbul görür, hâlâ Osmanlı zamanından kalma ahşap evler mahallelerde gülümser, sokakta yoğurtçular gezer, arkadaşlar birbirlerine turşu suyu ısmarlar, lahmacunu sepetinde satan işportacılar vardır.
Trafiğin yıllar sonra iyice bir keşmekeşe döneceği, film sahnelerinde çokça çalan korna seslerinden bellidir. Sonra Hülya Koçyiğit, Belgrad Ormanı’nda bir ağaca kalp içinde Nazlı ile Emin yazar, rol arkadaşıysa Kartal Tibet, filmin adıysa Senede Bir Gün’dür.
Şimdi yalnız huzurevlerinde yaşayan insanlarımızla anılan şarkının sözleri de bu filmin senaryosu da Sadık Şendil’e aittir. Bir gün yılkı atı gibi bir kenara atılacağını ve “Senede bir gün de olsa gelseler…” diyeceğini hiç düşünmeyenler bu filmlerin senaryosunda, çekiminde hata arar ama şimdi teknolojinin emrine amade olduğu filmleri hiç hesaba katmaz.
İşte burada da bir keşke çıkar karşımıza: Keşke film ve dizilerimizi başta Arap ülkeleri olmak üzere yurt dışına ihraç etmekle gurur duyduğumuz kadar sağlam bir sinema kültürü ortaya koysaydık ama patron yönetmen bu sonu layık görmedi!
NAYLON POŞETLERİ HAYATIMIZA SOKANIN ALLAH BELASINI VERSİN Mİ?
Bize geçmişle bugünü mukayese edip kederlenme imtihanıyla genç yaşta ihtiyar olmanın sorumluluğu kaldı. Nice hastalıkların çocuk yaştaki insanı bile yakaladığını görünce bu işin yemeyle içmeden ziyade başka bir nedeni var gibi geliyor.
Burada biraz zihnimizi kurcaladığımızda naylonun icadı karşımıza çıkıyor. Adres ABD’dir. Az önce eski filmler dedik, dikkat ettiyseniz o filmlerde poşet yoktur. Pazar filesi ve kese kâğıdı vardır. Ve bu kâğıtların çoğu da gazetelerden yapılır. İşçisi, memuru, zengini, fakiri çarşı pazardan aldıklarını pazar filesi ve kese kâğıdıyla evine götürür. Tebessümler fazladır, sofrada bereket bugünkünden daha iyidir.
“Ne yani her şeyin başı naylon mu?” derseniz “Tartışılsın efendim, bu konu da çözüme bağlansın sonra evlere dağılınsın.” derim. “Çok matah bir şey olsaydı, naylonun mucidi Wallace Carothers, henüz 41 yaşındayken bunalımlar içinde bir otel odasında canına kıymazdı.” diye bir fikir de yürütülebilir. Bir başkası savunmaya geçip “O, ondan değil, kız kardeşi Isobel zatürreden ölünce bu da bunalayazıp…” diyebilir.
Naylonun plastik ürünler yoluyla yayılmasıyla kanser hastalığı da gittikçe artmadı mı? Ve biz daha amel defteri bile açılmamış nice yavrucağı bu sinsi hastalıkla yitirmedik mi?
Ah hastaneler, hapishaneler, otogarlar ve mezarlıklardan çıkan sesler duyulsa da oradan devasa bir “KEŞKE”nin nasıl daha da büyüyüp bir ülkeye dönüştüğü daha iyi anlaşılırdı.
İnsanın hayatı aldanmakla geçince her ne kadar “İblistendir” dense de keşkeler de bir nevi tövbe istiğfar yüklü duaya dönüşebilir. Yeter ki kişi, geçmişe takılıp bugünü de yitirmesin!
Ziya Osman Saba’dan:
Allah’ım! Kararmasa şu göğün…
Dal senin, ağaç senin, döktüğün
Yapraklarla, mevsimlerle, gün gün,
Geçip gidişi ömrün...
