Google Derinlemesine Analiz, Teyitli Haber! Tıkla ve favori kaynağın yap.

Yitirdiklerimiz bulduklarımıza değdi mi?

GİRİŞ:
2026-05-07
saat ikonu 04:05
|
GÜNCELLEME:
2026-05-07
saat ikonu 04:05

Bir kuş, gözleri yumuk bir hâlde yumurtadan çıkınca annesi onu besleyip büyütür. 1 ayın içinde de uçuş denemelerine başlar. Onlar da 3-5 yıllık ömürleri içinde çabucak yetişkin olup eşlerini bulup sevgilerini birleştirince doğacak yavruları için yuva yapmaya koyulurlar.

Necip milletimizin evlilikte kadına sorumluluk yükleyen “Yuvayı dişi kuş yapar.” sözü de burada karşımıza çıkar. Evet, çoğu uçan kanatlılar da yuva, dişi kuş tarafından yapılır fakat erkek kuş da kahvehanede pineklemez, eşine yuva yapımında yardımcı olur.

Kuşların hayatında “Hayalinizdeki ev işte burada.” gibi reklamlara da bu reklamlara kanıp ömür boyu borçlanmalara da yer yoktur. Gözlerine kestirdikleri ve güvenli buldukları yere yuvalarını yapıverirler, o nedenle müteahhitlik ve emlakçılık, hayvanların hayatında pek ilgi görmez.

“KUŞ ÖLÜR, SEN UÇUŞU HATIRLA”

“National Geographic belgeseli mi izliyoruz yahu?” diyenler azıcık sabrederse işin kuşlardan ibaret olmayacağını anlayacaktır. Hem ne diyor Füruğ Ferruhzad “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla.”

Kuşlardan bahsetmemizdeki maksat ömrü, bir kuş misali bir orada bir burada geçen insanın hâline işaret etmektir.

Ölümlü olduğunu bilmesine rağmen bunu bilmezden gelerek yaşayan tek canlı olduğu için her şey onun için ortaya çıkarılır. Satılan, pazarlanan da hep onadır.

Yıllar aleyhine geçip dünyanın tadı da iyiden iyiye kaçtığından beri tanıdık tanımadık kim varsa kuru yavan hâl hatır sormalarda şöyle denir: “Ne yapalım işte, koşturuyoruz?”

Hâlbuki bu koşturmalar değil mi insanı günden güne bitiren? Ah bir de koşmak zorunda kalmadan hayatın güzelliklerini fark ederek yaşamasını bilebilse…

“ZAMAN SADECE BİRAZCIK ZAMAN…”

En kıymetli zamanların öldürüldüğü televizyonlardaki reklamlar insanın hayatını sözde kolaylaştıran ürünlerin tanıtımından geçilmez. Elektronik makinelerle ne bulaşığı ne de çamaşırı kirli kalır modern insanın. Bir de yine reklamlarda geçen bu makinelerde kullanılması gereken temizlik malzemelerini alıp kullanmasıyla hiçbir kuşkuya yer vermeden görevini tamamlayacak, içi rahatlayacaktır.

Oysa modern çağı yaşayan insan çok kirlendi. O kadar koktu ki bu kir, her şeyi bırakıp ailesinin, atasının köyüne dönmeye niyet edip tarihi bir hamamda arınıp durulmaya girişse ne bu kirleri giderecek tellak bulabilecek ne de su. Parasını verip bir hizmet alacak yine de. Yunup temizlendiğini sanacak.

Hazreti Mevlânâ asıl temizliğin pişmanlık ifade eden gözyaşıyla olacağını söylüyor. Şimdi herkesin “koşuşturduğu” bir çağda kimsenin bir şeyleri durup düşünmeye zamanı yok. Çalışmasıyla sermayeyi zengin eden, bunun karşılığında da bir maaş alarak taksitlerini ödeyen insancıklar yakınlarının düğününe-cenazesine bile katılamayacak kadar yoğunlar. Neyleyelim, koşuşturmak kolay değil tabii!

“AŞKINAN KOŞAN YORULMAZ”

Neşet Ertaş “Aşkınan koşan yorulmaz.” diyor da aşk nerede? Herkes ince bir hesap peşinde. Sadece kadınlar mı sanırsınız? Bizse bu ülkede kadınlara öldürülme, aldatılma, dayak yeme ve taciz edilme korkularından başka bir şey veremedik. Üstelik bu rezalet zamanın içinde eski dönemlerin tecavüzcü-katil olan 10 kişisinin elinden mahallenin kızını kurtaran külhanbeyleri de kalmadı artık!

“Kadını bir gürültüye sapladılar / Evler tıkırtıydı, tıkırtıydı, tıkırtı” diyor İsmet Özel. Her şeyin tıkırında gittiği hayatlarda tıkırtılar az da olsa pek de bir heyecan yoktur aslında.

HER ŞEY TIKIRINDAYSA BÜYÜK BİR SORUN VAR DEMEKTİR

Asıl hasreti otogarlar, kışlalar, hapishaneler bilir; yaşam hastane ve mezarlıklarda gerçek kıymetini bulur. Ve şöyle diyesi gelir buradakilerin: “Şuradan bir çıkayım, çok daha farklı yaşayacağım.”

Yeter ki insan geri dönüşü olmayan bir hâlde buralarda bulunmasın. O yüzden hayatında her şeyi tıkırında gidenler boşuna sevinip sağda solda kendilerini övmesin. Böyle bir yaşam varsa asıl sorun orada başlıyor demektir.

Ömrü boyunca bir dolmuş-otobüs beklememiş bir insana neyi beklemeyi öğretebilirsiniz? Ucuz ekmek kuyruğunda belini ağrıtmamış, işsizliğin kıskacından geçmemiş bir kent insanı hayatı nasıl anlamlandırabilir?

Bir otomobil sahibi, sanayide aracının bakımının yapılmasını beklerken bir çay içmediyse oranın esnaf lokantasında “Usta bir pilav üstü kuru çeker misin?” sözünü duymadıysa bir araç sahibi olabilmenin zorluğunu fark eder mi sanıyorsunuz?

Yıllardır İstanbul’da “Hâlim vaktim yerinde.” diye sevinç içinde yaşayan biri Galata Köprüsü üzerinde zabıta korkusuyla el arabasında satış yapan bir işportacıdan bir tabak pilav yemediyse gerçekten İstanbul’un farkına varabilmiş midir sanırsınız?

“BİR DE KUŞLAR VAR HAKİM BEY…”

Kuşlardan bahsederken asıl konunun insan olacağını sezenler buraya kadar okuduklarına şaşırmadı ama ömrünü kuşlardan daha şuursuz harcayan insan, “daha fazla” hırsı için ne çok şey yitirdi.

Yitirdi yitirmesine de bunu kabule yanaşmadı hiç! Ama bir gün bile düşünmedi “Yitirdiklerim, bulduklarıma değdi mi?” diye.

Bir ara sosyal medyada çokça dolaşan ve Ahmed Arif’in sanılan ama aslında Muradem mahlaslı bir şaire ait olan “Bir de kuşlar var hakim bey” diye başlayan bir şiir vardı.

Şimdi hiçbir sanık, hâkime “Bir de kuşlar var hâkim” demiyor ama olanlardan habersiz kuşlar adliyelerin yanından ve üzerinden geçip gidiyor.

Artık daha da geç olmadan günlerini har vurup harman savuran insana “Kuşlardan hiç mi ibret almazsın be hey gafil?” diye bir velinin seslenmesi gerekiyor.

Bu da çok zor değil mi? Nasıl ki mahallenin kızına kötülük etmeye çalışan 10 kişiyi tek başına yere serip kurtaran eski zaman külhanbeyleri gibi deli görünümlü veliler de artık kalmadı çünkü!

Nurullah Genç’ten:

Şemsiye taşımak istemiyorum

Islanmak daha güzelmiş

Yitik kalbini arayan

Bir şairin gözyaşlarıyla

Yaktım sana dair isteklerimi

Tutunmayacağım bulutlarına

Avuçlamayacak yıldızlarını

gökkuşağına dokunmayacağım

Ben bir samanyolu bedevisiyim artık