SON YAZILAR
31.08.2025
Tüm Yazıları

Süper Lig’e 4’te 4 ile başlayan Galatasaray, Rizespor’a galip gelmesine rağmen eksik bölgeleri “error” vermeye devam ediyor. Şampiyonlar Ligi için transferini tamamlaması gerek sarı-kırmızılı takımda en kritik bölgelerden birinin de orta saha olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Lemina’nın oyundan çıkması, Icardi’nin oyuna dahil olduğu süreden sonra Cimbom’un orta sahası ciddi anlamda düştü. Rizespor orta sahayı yürüyerek geçemeye başladı. Kısacası Okan Hoca, ŞL için kaleci + orta saha transferini net yaptırmalı. Galatasaray’ın bu oyunu Avrupa’ya hazırım demiyor! Lig için ise olağanüstü bir kadro yapısı olduğunu da unutmayalım. 2 Eylül’e saatler kala yönetim köprüden önce son çıkışı kaçırmamalı!

Osimhen beslenmiyor!

Saha içine dönecek olursak… Osimhen her ne kadar golle buluşsa da saha içerisindeki vücut dili, “beni daha fazla besleyin” gibiydi. Kanatlardan yeterince ortaları alamayan Osimhen’in bu konuda oldukça haklı olduğunu düşünüyorum. Abdülkerim Bardakçı’nın yaptığı orta sonrası golle buluştu Nijeryalı yıldız. Sallai yine elinden geleni yaptı. Sağ bekte başladı hücumda bitirdi maçı. Günay’ın baskı altında olan Torreira’ya pası Muslera’yı anımsattı. Icardi ise bulduğu gollerle kendisini daha üst seviyelerde çıkarmaya devam ediyor. Süre her geçen haftaya daha da artıyor. Sağlık ekibi ve teknik ekip titizlikle Icardi’yi hazırlıyor.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
30.08.2025
Tüm Yazıları

Ahmet Özhan’ın sesi, bir tebessümle başlayan hatırayı derinleştirdi ve bir gecenin sessizliğinde yankılanan nağmeleriyle bana, yolculuğun en çok kalbe doğru olduğunu tekrar hatırlattı.

Bir Hatıranın Kapısı

Bazı karşılaşmalar vardır ki insanın içindeki eski defterleri açar. Bir tebessüm, bir selam, bir ses tonu… Hepsi birden bir geçmişin kapısını aralar.

Ahmet Özhan üstadla bir mekânda karşılaştık. Daha ilk tebessümünde çocukluğumun TRT ekranları gözümde canlandı. Beyaz takım elbisesi, ağırbaşlı duruşu ve vakur bakışıyla yıllar önce televizyon akşamlarında bizi selamlayan o ses hâlâ aynı derinlikteydi.

O tebessüm bana gençlik yıllarımda tam anlayamadığım bir sözü hatırlattı: “Demedim mi.” Bu söz onun seslendirdiği bir eserin adı; sözleri Pir Sultan Abdal’a ait kadim bir nefes olsa da Ahmet Özhan’ın yorumunda bambaşka bir derinlik kazanmıştı bende.

Bu şarkıyı ilk dinlediğimde epey gençtim. Ayrılığın, hüznün ne olduğunu bilmezdim, hele yolculuğun ağırlığını hiç tatmamıştım. O yıllarda bana sadece hüzünlü bir ezgi gibi gelmişti. Zaman ilerledikçe ayrılıklar çoğalıyor, yollar uzuyor; kalabalıkların ortasında bile insanın kendini yalnız hissettiği anlar oluyor. İşte o anlarda bu eser, bambaşka bir anlam kazanıyor.

“Ben bir yolcuyum bu handa” sözü, zamanla hayatın özüne dönüşüyor: dünya bir han, bizse kısa süreli misafirler.

Bu şarkıyı radyodan ilk duyduğum o geceyi hiç unutmuyorum.

Ev sessizdi; pencereden hafif bir rüzgâr esiyor, odaya dışarıdaki tüm şehrin uğultusunu dolduruyordu. O an, radyodan gelen nağmeler bütün gürültüyü susturdu. Sanki zaman durmuş, evren bir anlığına sessizliğe bürünmüştü. Şarkı yalnız kulağıma değil, içime dokunuyordu.

O gece şunu fark ettim: İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, yolculuğun en zoru kendi içine yaptığıdır. Çünkü insan çoğu zaman kendini tamamlamaya hasret duyar. Kalabalıkların ortasında bile yalnızlık hissi buradan gelir; özlenen, çoğu kez yine insanın kendi derinliğidir.

Sessiz Vakar

Ahmet Özhan’ı farklı kılan yalnızca yorum gücü değil; sahnede kurduğu sessiz vakardır. Gösterişten uzak, dingin bir çizgi… Sesindeki berraklık, yorumu aceleye getirmeyen bir dikkat taşır. Dinleyen, onda sadece bir sanatçı değil, uzun bir yolculukta eşlik edilebilir bir dost bulur.

Onun için musiki, kalpten kalbe devrolunan bir emanettir. Şöhret ya da alkış, bu emanetin yanında tali kalır. Bu yüzden eserleri kuşaktan kuşağa geçer; aynı ezgi, farklı hayatlarda farklı kapılar açar.

Bir İsim, Bir Vefa

Bugün hâlâ o seste hem aşkın nefesini hem de hakikatin davetini duymak mümkün. Ahmet Özhan, geçmişin ruhuyla bugünün dilini buluşturan bir köprü gibi. İsmi yalnızca sahne anılarında değil, dinleyenlerin hafızasında da yaşamayı sürdürüyor.

Ve bana hâlâ o geceyi hatırlatıyor: Sessiz bir oda, uzak bir şehir uğultusu, radyodan gelen bir ses… Hepsi bir araya gelip şunu fısıldıyor:

Yol uzun, misafirlik kısa; önemli olan, içeride açılan kapının eşiğini fark etmek.

Ve şimdi, bütün bu satırların ardından, kalemimden dökülen birkaç dizeyle üstadı selamlıyorum; bir vefanın, bir hayranlığın, bir sesin bıraktığı izlere tutunarak…

AHMET ÖZHAN’A

Ey musikinin dervişi, gönüllerin sedası,

Sözünü hikmetle, sesini rahmetle yoğuran sanatkâr…

Her nağmende aşkın izi,

Her nefesinde hakikatin nefesi, Ahmet Özhan.

Sesinde aşkın nefesi,

Dillerde daim hevesi,

Candan bir sesin ötesi,

Ahmet Özhan söyler yârı.

“Demedim mi” diye çağlar,

Yunus ile birlikte ağlar,

Hak yolunda yürek dağlar,

Ahmet Özhan söyler yârı.

Sanatı aşkın izidir,

Tevazu hakikat sözüdür,

Huzur kalbin gözüdür,

Ahmet Özhan söyler yârı.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
30.08.2025
Tüm Yazıları

Geçen hafta ailemle kısa bir nefes almak için Yunanistan’daydım. Ege kıyılarında, masmavi suların kıyısında yürürken oğlumun gözlerindeki ışığı, eşimin tebessümünü izledim. Bir zeytin ağacının gölgesinde oturan yaşlı bir çiftçiyi gördüm; kendi toprağımızdaki manzarayı hatırladım. O an anladım ki, mavi her yerde aynı mavi, yeşil de aynı yeşil… Farkı oluşturan biz insanların bakışı, ilgisi ve emeğinden başka bir şeyi değil...

Bu hafta ise rotam Kazakistan’a çevrildi. İhlas Medya olarak geldiğimiz bu topraklarda, Türkiye’de İş Dünyası ve Türkiye Today’in ortak organizasyonunda Kazakistan’da faaliyet gösteren başarılı iş insanlarımızla buluştum. Açıkçası, gördüklerim gurur vericiydi.

Ülker Gıda orta asya Genel Müdürü Fatih Bey’le yaptığımız sohbette, grubun Kazakistan’daki etkinliklerini, Türk markalarının burada nasıl güçlü bir yer edindiğini konuştuk. Yıllar önce yola çıkan, alın teriyle kazanan iş insanlarımız, bu ülkenin ekonomisine gerçekten çok büyük değerler katmışlar. Onların başarısının ardında, sadece sermaye değil; emek, sabır ve güven inşa etme gayreti olduğunu net bir şekilde söyleyebilirim.

Yine burada Kazakistan’ın bağımsızlığını ilan ettiği günlerden bu yana ülkeye ilk “Ankara Oteli”ni kazandıran Ahmet Bey’le tanışma fırsatım oldu. Onun anlattıkları, aslında bir girişim hikâyesinden daha fazlasıydı; iki milletin kaderini birbirine bağlayan, güven ve dostlukla büyüyen bu yolculuğu ilgiyle dinledim kendime notlar aldım. Ahmet Bey’in dediği gibi: Türk iş insanlarının bu ülkenin kalkınmasında ciddi katkıları olmuş, hâlâ da oluyor, olmaya da devam edecek.

Kazakistan’ı gezince insan hiç yabancılık çekmiyor. Ülkede sadece büyük yatırımlar değil, gündelik hayatın içinde de Türk izlerini, Türk markalarını ve işletmelerini görmek mümkün. Örneğin, Flo, Bigsheff, Mado, LC Waikiki, Abdi İbrahim Marmaris Büfe ve daha nice firmalar… Şu an Kazakistan’ta dötbinin üzerinde Türk Markası olduğunu duyunca ayrıçça gururlandım. Bu isimler Türkiye’de herkese tanıdık gelebilir, ama Almatı sokaklarında Kazak gençlerinin uğrak yerleri haline gelmiş durumda. Kültürümüz, damak tadımız, modamız burada da alabildiğine yaşıyor.

Ekonomi tarafında da dikkat çekici gelişmeler var. Son 30 yılda Kazakistan’ın kişi başı milli geliri 15 bin dolarlara yaklaşmış durumda. Teknolojiye yaptıkları yatırımlar ise oldukça ileri seviyede. Belki inanmayacaksınız ama buradaki halk pazarlarda bile QR kodla ödeme yapılabiliyor. Evet, üstelik bu altyapıyı, Hepsiburada’yı satın alan Kaspi sağlamış. Kaspi’nin dijital ödeme platformunun ne kadar hızlı ve güvenli çalıştığına bizzat şahit oldum ve bundan da oldukça etkilendim. İşte bu örnek bile ülkenin teknoloji alanında ne kadar hızlı büyüdüğünü göstermeye yetiyor.

Yaptığımız onca toplantı, ikili görüşmeler, toplantılar sonrası şunu düşündüm: Bizim bu coğrafyaya kayıtsız kalmamız mümkün değil. Türk iş dünyasının buradaki başarıları sadece ticaret değil; aynı zamanda bir güven göstergesi, bir köprüdür. Özellikle Selçuk Yüce’nin öncülük ettiği Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK) çalışmaları da bu iş birliğini daha güçlü ve kavi hale getiriyor. Selçuk Bey’e de hassaten bize gösterdiği ilgiden dolayı teşekkür etmek isterim.

Evet, baş döndüren insanın zihninde milyonlarca nöronun çalışmasını sağlayan bu gezilerde mavi ve yeşilin sınır tanımadığını, ancak onların korunması, paylaşılması, daha da çoğaltılması insan emeğiyle olduğunu gördüm. Yunanistan kıyılarında gördüğüm manzarayla, Kazakistan’daki iş insanlarımızın azmi arasında ince bir bağ var aslında: Biri doğanın hediyesi, diğeri insanın el emeği, göz nuru alın teri… Bunlar birleşince ortaya da geleceğe dair umut verici bir tablo çıkıyor.
Öyleyse bize düşen, bu dost elini uzatmaya devam etmek olmalı. Hem doğaya, hem ekonomiye, hem de öz kardeşlerimize…
Haftaya cumaya tekrar görüşmek üzere.
Sağlıkla ve esenlikle kalın…

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
28.08.2025
Tüm Yazıları

Son aylarda birçok ünlü isim hakkında taciz, şiddet ya da etik dışı davranış iddiaları sosyal medyada gündem oluyor. Peki, süreç nasıl işledi? İddia ortaya atılıyor, sosyal medya ayağa kalkıyor, ardından özür geliyor. Gerçekten pişman olup özür dileyen kişiler varken bazen de toplum bazı isimlerin bu özürlerini samimi bulmuyor. Peki neden? Gerçekten pişman mı oldular, yoksa PR düzeltme çabası mı?

Gerçekten sorumluluk alıyorlar mı?

Taciz olaylarında ilk başta suçlanan sessiz kalmayı tercih ediyor. Daha sonra ise baskı büyüyünce, "yanlış anlaşıldım", "üzgünüm", "pişmanım" gibi tanıdık cümlelerle başlayan özür mesajı yayınlanıyor. Toplum bu tür durumlarda “Bu özür gerçekten samimi mi, yoksa sadece kariyeri kurtarma çabası mı? “sorularını soruyor. Geçtiğimiz günlerde, Kaan Sezyum sahne adıyla bilinen Çağatay Kaan Sezgin, bir kadının kendisine yönelttiği taciz iddialarını doğruladı ve özür mesajı yayınladı.

Sosyal medyada bu özrün samimi olarak mı, yoksa imaj çalışması mı olduğu sorgulanıyor. Özür dilemek samimiyetin göstergesi mi oldu?

Özür dilemek, özellikle kamuoyuna mal olmuş kişiler için ne ifade ediyor. Hatanın telafisi nasıl olur ya da tacizin telafisi olur mu, olursa nasıl olur? Tek bir özrün amacının ne olduğu da merak konusu oldu.

Tek bir özür hesap vermeden konunun kapatılmasını sağlamamalı. Özür dileyip konunun kapatılmaması için özrün ne kadar içten olduğunu pişman olup olmadığına da bakılmalıdır.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
27.08.2025
Tüm Yazıları

Üniversiteyi kazanmanın en zor kısmı artık sınava girmek değil. Asıl mesele, barınacak bir yer bulmak.

''Hangi bölümü/okulu kazandı?'' sorusunun yerini şimdi ''Ev bulabildi mi?'' aldı.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da tablo aynı…

YKS açıklanır açıklanmaz apart, yurt ya da öğrenci evi fark etmeden fırsatçılar yine iş başına koyuldu.

Büyükşehirlerde bir öğrenci evinin kirası, orta halli bir ailenin maaşını çoktan aşmış durumda.

Bu sadece bir barınma meselesi değil, doğrudan eğitim hakkının gaspı.

Çünkü öğrenciler okul masraflarının yanı sıra yüksek ev kirasını karşılayamayacakları için kazandığı okullara kayıt yaptıramıyor.

Bu yüzden gençler artık okumayı değil, barınmayı dert etmeye başlıyor.

Üstelik bu sadece öğrencinin değil, bir ailenin yükü.

Üniversiteyi kazanmak artık gurur kaynağı olmaktan çıkıp, aileler için derin bir endişe sebebi haline geliyor.

Gençler neden hep hayallerini ertelemek zorunda kalıyor? Neden bir öğrenci evinin kirası bir memurun maaşını aşıyor? Neden başarı, daha ilk adımda barınma krizine tosluyor?

YKS açıklandı ama asıl çıkarılan sonuç şu: Gençlerin geleceğini sınav değil, kira belirliyor.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
27.08.2025
Tüm Yazıları

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu sözü, yalnızca bugünün değil, bin yıllık devlet geleneğimizin özüdür:

“Kılıç kınından çıkarsa; kaleme ve kelama yer kalmaz.”

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın uyarısı da aynı çizgiyi işaret ediyor:

“Artık diplomasinin araçlarını kullanarak geleceğimiz noktanın sonuna ulaşmış oluyoruz.”

Bu iki cümle yan yana geldiğinde, Türk diplomasisinin ana ekseni ortaya çıkar: Masa sonuna kadar zorlanır, kelam ve kalem işletilir; ama sabır noktası aşıldığında kılıç devreye girer.

Benim Aklımın Yarısı Ahlat, Yarısı Söğüt’tür

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Ahlat’ta dile getirdiği şu söz, Türk tarihinin köklerini bugünün stratejik hafızasına bağlayan güçlü bir hatırlatmadır:

“Benim aklımın yarısı Ahlat, yarısı Söğüt’tür.”

Ahlat, 1071 Malazgirt Zaferi’nin ardından Anadolu’ya girişimizin sembolüdür; Türk milletinin yurt edinme iradesini taşır. Söğüt ise Osmanlı’nın doğduğu toprak, kuruluşun ve dirilişin ocağıdır. Ahlat olmadan Anadolu’ya giriş; Söğüt olmadan ise ebedî devlet fikri düşünülemez. Bu yüzden Bahçeli’nin sözleri, sadece bir tarih hatırlatması değil; bugünün jeopolitiğine verilen mesajdır. Çünkü Türkiye’nin bugün masada yürüttüğü diplomasi de, sahada gösterdiği caydırıcılık da bu iki mirasın birleşiminden beslenmektedir. Ahlat’ın iradesiyle Söğüt’ün devlet aklı birleştiğinde ortaya çıkan çizgi, bizi hem diplomaside sabırlı hem gerektiğinde sahada kararlı kılan temel stratejidir.

Zaferden Sonra Barış

Türk tarihinin her dönemi bu dengenin örnekleriyle doludur. 1071’de Malazgirt’te Sultan Alparslan, Bizans İmparatoru Romen Diyojen’i esir aldıktan sonra bağışladı. Bu, Anadolu’ya yalnızca bir zaferle değil, bir barış mesajıyla girildiğinin işaretiydi.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sekiz yıl sonra Venedik’le imzaladığı 1479 Antlaşması’yla savaşın ardından barışı kalıcı kıldı. Kanuni Sultan Süleyman, Fransa’ya verdiği kapitülasyonlarla Avrupa siyasetinde yeni dengeler kurdu; kalem, kılıcın kazanımlarını taçlandırdı. Sokullu Mehmed Paşa’nın Kıbrıs zaferinden sonra Venedik’le yaptığı barış da aynı anlayışın ürünüdür.

Karlofça Antlaşması (1699) Osmanlı için kayıp anlamına gelse de, diplomasi sayesinde imparatorluğun ömrü uzatıldı. Osmanlı’nın yüzlerce yıl süren hâkimiyetinde bu esnek diplomasi ile kılıcın caydırıcılığı yan yana yürüdü.

Cumhuriyetin Denge Sanatı

Cumhuriyet, aynı çizgiyi devam ettirdi. Lozan Antlaşması, süngüyle kazanılan bağımsızlığın masa başında mühürlenmesiydi. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, Türkiye’nin dış politikasına barışçı bir yön verdi.

Balkan Antantı (1934) ve Sadabat Paktı (1937), bölgesel güvenliği sağlayan anlaşmalardı. İnönü’nün II. Dünya Savaşı boyunca izlediği denge siyaseti, Türkiye’yi büyük bir yıkımdan korudu. 1964 Johnson Mektubu’na verilen cevap, Türkiye’nin sabırla yürüttüğü diplomasinin sınırını gösterdi. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ise masada bitmeyen bir krizin, sahada çözüldüğünün ilanıydı.

Soğuk Savaş sonrasında Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile kurulan ilişkiler, 2000’lerden itibaren Afrika açılımı, Katar krizindeki rol, Karabağ Zaferi’ne verilen destek ve Mavi Vatan doktrini, Cumhuriyet diplomasisinin hem sabırlı hem de kararlı yüzünü yansıtır.

Bugünün Kelamı

Gazze’de insanlık dramı sürüyor. Ukrayna’da savaş, Avrupa güvenliğini yeniden tanımlıyor. Doğu Akdeniz enerji denklemleri, Karadeniz tahıl koridoru ve Suriye’deki gelişmeler… Türkiye tüm bu başlıklarda masada kalıyor ama gerektiğinde sahada caydırıcılığını gösteriyor.

“Bir gece ansızın geliriz” ifadesi, sadece bir askeri tehdit değil; diplomasiyi ayakta tutan bir caydırıcılık mesajıdır. Çünkü muhataplar bilir ki Ankara sabreder, masada kalır; ama zamanı geldiğinde kararı uygular. Bugün Suriye’de terör koridoruna izin verilmemesinin ardında bu stratejik kararlılık yatmaktadır.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Türk dış politikasının ana çizgisi hiç değişmedi:

Kelamı korumak için kılıç, kılıcı susturmak için kalem.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uyarısı ve Hakan Fidan’ın sözü, bu stratejinin günümüzdeki ifadesidir. Türkiye diplomasiyi sonuna kadar kullanacak; ama bir gün o nokta gelirse, kılıç kınından çıkacak ve kelam susacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Hakan Fidan’ın sözleriyle çizilen bu stratejik çerçeve, Devlet Bahçeli’nin Ahlat’ta dile getirdiği şu ifadeyle tarihî köklerine yaslanır: “Benim aklımın yarısı Ahlat, yarısı Söğüt’tür.” Çünkü Ahlat, Malazgirt zaferiyle Anadolu’ya giriş kapımız; Söğüt ise dirilişin, kuruluşun beşiğidir. Bugün masada diplomasiye, sahada caydırıcılığa sarılırken aslında bu iki hafızadan besleniyoruz: Ahlat’tan gelen iradeyle, Söğüt’ten yükselen devlet aklıyla. Ve biliriz ki, kılıç kınından çıkarsa artık kelam susar; ama kelamın gücü kılıcı kınında tutabiliyorsa, kılıç da kelamı hedefe ulaştırıyorsa devlet ebed müddet yaşar.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
24.08.2025
Tüm Yazıları

Geçtiğimiz günlerde metroda ilginç bir manzarayla karşılaştım. Omuzlarında Filistin’in özgürlük davasını simgeleyen kefiye, elinde ise “Uygulamalı Shakespeare Oyunculuğu” kitabı olan bir adam…

DOĞAL BİR BİRLEŞİM

Bu görüntü, bana tek bir fotoğraf karesinin bazen çok şey anlatabileceğini hatırlattı. Bir yanda doğunun acısı, direnişi, kimliği, diğer yanda batının sanatı, estetiği, sözcüklerin kuvveti. İlk bakışta bir çelişki gibi görünen bu tablo, aslında doğal bir birleşimdi benim için. Çünkü insan, yalnızca tek bir kimliğe, tek bir düşünceye ya da tek bir kültüre sıkıştırılamaz.

ZITLIKLARIN BÜTÜNÜ

Ama metroda insanların o adama yönelen bakışları, bunu kabul etmekte ne kadar zorlandığımızı gösteriyordu. Gözlerde sorgulama, eleştiri, hatta belki de küçümseme vardı. Oysa hepimiz, kendi hayatlarımızda onlarca zıtlığı bir arada taşımıyor muyuz? Bir yandan geleneklerimize bağlı kalıp, diğer yandan modern dünyanın nimetlerinden faydalanmıyor muyuz? İnsan dediğimiz şey zaten bu zıtlıkların bütünü değil mi?

ASIL MESELE...

Belki de sorun, zıtlıklara karşı anlayış geliştiremeyişimizde. İnsanları tek bir kalıba, tek bir görünüme, tek bir düşünceye mahkûm ediyoruzdur. Oysa gerçek özgürlük, çeşitlilikle ve farklılıklarla da var olabilir. Metroda gördüğüm o adam bana şunu düşündürdü: Belki de zıtlıklar, çatışmak için değil, birbirini tamamlamak için vardır. Asıl mesele, buna izin verip veremediğimizde.

Ve belki de en önemli soru şu: İnsanlara baktığımızda, onların farklılıklarını mı görüyoruz, yoksa onlardaki insanı mı?
Bizi ayıran farklılıklar değil, onlara bakışımızdır. Ve bazen en büyük özgürlük, birbirimizi olduğu gibi kabul edebilmekle başlar.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
26.08.2025
Tüm Yazıları

Türkiye, tarihin en ağır iklim ve kuraklık krizlerinden birine sürükleniyor. Tekirdağ başta olmak üzere Marmara Bölgesi’nde derin su krizleri yaşanıyor. Temmuz ayında Marmara’daki yağışların uzun dönem ortalamasının %95 altında, ülke genelinde ise %71 oranında düşüş göstermesi, sadece meteorolojik bir veri değil; Türkiye’nin geleceğine dair sert bir uyarı. Baraj seviyeleri kritik eşiklerin altına indi, bazı evlerin haftalarca musluktan su alamadığı haberleri gazete manşetlerinde yer alıyor.Bence bugün konuştuğumuz mesele artık sadece “çiftçinin ürünü susuz kalıyor” meselesi değil; Türkiye ekonomisinin ve sosyal hayatının en kırılgan damarına darbe vuran bir kriz halini alıyor.

Özellikle Türkiye’nin tarım sektörü hâlâ milyonlarca hanenin geçim kaynağı ve ülkenin gıda güvenliğinin temeli. Ancak suyun tarımdan çekilerek iç tüketime yönlendirilmesi, kısa vadede şehirlerde krizi hafifletse de orta vadede gıda arzında sert bir daralma yaratacaktır. Buğday ve ayçiçeği gibi stratejik ürünlerde rekolte kaybı, ithalatı zorunlu hale getirecek.

Hayvancılık sektörü su ve yem tedarikindeki sıkıntı nedeniyle küçülecek. Türkiye’nin tarım ihracatında önemli paya sahip olan sebze-meyve ürünlerinde fiyat şokları yaşanacak. Kısacası, kuraklık tarımda sadece çiftçiyi değil, market rafından alışveriş yapan her vatandaşı vuracaktır. Gıda enflasyonu, zaten yüksek seyreden genel enflasyonu daha da körükleyecek. Bu, enflasyonla mücadeleyi imkânsız hale getirecek zincirleme bir etki yaratır.

Su krizi, tarımı olduğu kadar sanayiyi de tehdit ediyor. Tekstil, gıda işleme, kimya ve enerji sektörleri suya doğrudan bağımlı. Trakya ve Marmara sanayisinin Türkiye ihracatındaki payı %40’ın üzerindeyken, bölgede su kesintilerinin artması üretim hatlarını durdurabilir. Bu, ihracat gelirinde düşüş, işsizlikte artış ve büyüme oranında sert bir yavaşlama anlamına gelir.Ayrıca, enerji üretiminin önemli bir kısmı barajlara dayalı hidroelektrik sistemlerden geliyor. Barajlardaki kritik düşüş, hem elektrik arzını hem de enerji fiyatlarını tehdit ediyor. Bu da sanayici için ikinci bir maliyet şoku demek. İstanbul, Bursa, Tekirdağ gibi yoğun nüfuslu şehirlerde muslukların akmaması, toplumsal huzursuzluk ve sosyal gerilim riski doğurur. Suyun bir “güvenlik meselesine” dönüşmesi, devletin önümüzdeki dönemde en kritik sınavlarından biri olacak. Su artık sadece bir doğal kaynak değil; ulusal güvenlik, sosyal istikrar ve ekonomik sürdürülebilirliğin anahtarıdır.

Bugün acil olarak yeni kuyular açılıyor, pompa sistemleri kuruluyor, tarım suyu içme suyuna yönlendiriliyor. Ancak bu yöntemler sorunu çözmek yerine gelecekte daha ağır faturalar çıkaracak. Yeraltı suyu rezervlerinin aşırı kullanımı, toprağın tuzlanması ve çökmesi gibi telafisi zor ekolojik yıkımları beraberinde getirecek. Türkiye bu krizi aşmak istiyorsa, köklü bir su yönetimi reformuna gitmek zorunda: Modern sulama teknikleri (damla ve yağmurlama) yaygınlaştırılmalı. Ayrıca su tasarruflu şehir altyapıları kurulmalı, kayıp-kaçak oranı hızla düşürülmeli. Yine özellikle sanayiye yönelik geri dönüşüm suyu ve gri su kullanımı zorunlu hale getirilmeli ve su havzaları arası entegrasyon sağlanarak bölgeler arası adaletli su dağılımı yapılmalı. Son olarak ve en önemlisi, suyun ekonomik değeri doğru fiyatlandırılmalı; israf edenin maliyeti artmalı, tasarruf edenin yükü azalmalı. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu kuraklık sadece doğanın değil, yanlış politikaların da sonucudur. Eğer suyu bugünden doğru yönetmezsek, yarın ne tarımda verimlilikten ne de sanayide büyümeden bahsedebileceğiz. Bugün musluktan damlayan son su damlası, yarının ekonomik bağımsızlığı ile doğrudan bağlantılıdır. Bu gerçeği görmezden gelmek, geleceğimizi kurak topraklara gömmek olacaktır.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
25.08.2025
Tüm Yazıları

İnovasyon kelimesi bugünlerde o kadar fazla kullanılıyor ki neredeyse içi boşaldı. Her basın toplantısında, her ürün lansmanında, her reklam filminde duyuyoruz: “Yepyeni, devrim niteliğinde, inovatif ürünümüzle tanışın!” Ama işin gerçeğine baktığımızda, o devrim dedikleri şey çoğu zaman sadece ürünün rengine yeni bir isim vermekten ibaret. Gri demek yerine füme sis bulutu dersen inovatif mi oluyorsun?

Biraz sert olacak ama söylemek lazım; birçok şirketin yaptığı şey inovasyon değil, kocaman bir illüzyon. Tüketiciyi kandırmak için yaratılan kurnazlıklar. Çünkü gerçek inovasyon; yeni bir renk, ambalajdaki ufak değişiklik ya da menüye eklenen “XL boy” değil. Gerçek inovasyon, insanların hayatına dokunan, alışkanlıklarını değiştiren, iş yapış biçimlerini dönüştüren şeydir.

İşin ilginç yanı, sahte inovasyonun çoğu zaman çok iyi bir pr stratejisiyle paketlenmesi. Mesela telefon üreticileri… Her yıl neredeyse aynı telefonu çıkarıyorlar. Kameranın bir pikseli artıyor, batarya %5 daha uzun gidiyor, ama reklamda öyle anlatıyorlar ki sanki elimizdeki cihazla uzaya çıkacağız. Oysa çoğu insan, iki yıl önce aldığı telefonla zaten fazlasıyla idare edebiliyor.

Ya da kahve zincirlerini düşünün. Her sezon yeni bir “özel tarif” çıkarıyorlar. İçinde zaten olan kahveyi, süte biraz farklı bir şurup ekleyerek yeniden sunuyorlar. Sonra da bunu sosyal medyada “yeni nesil kahve deneyimi” diye pazarlıyorlar. Evet, tadı fena değil ama bu inovasyon değil; bu bildiğin tatlı bir aldatmaca.

Neden bu kadar sahtecilik Var? Çünkü gerçek inovasyon zor, pahalı ve zaman alıyor. Bir ürünü kökten değiştirmek, yeni bir teknoloji geliştirmek ya da sıfırdan yepyeni bir iş modeli inşa etmek yıllar sürebiliyor. Ama pazarlama departmanı yeni bir şey istiyor. Yatırımcılar sürekli büyüme görmek istiyor. Mış gibi yapmaya da çok meraklı bir millet olduğumuzdan en kolayını seçiyoruz. İşte bu baskı, şirketleri kısa yoldan parlayan ama uzun vadede etkisiz illüzyonlara yönlendiriyor. Her yaptığımı işte farklı ve sıra dışı konseptler yapmaya çalışmamızın sebebi de bu zaten. Olayın ruhuna uygun, dünyaya göre sıra dışı olmayı tercih ediyoruz. Fark yaratmak, düşünce biçimini değiştirmek istiyoruz. Bu çoğu zaman zihnen engellere takılmıyor mu sanıyorsunuz? Hem de nasıl?

Bir başka sebep de tüketici psikolojisi. İnsanlar yenilik istiyor, ilk ben denedim hissini seviyor. Dolayısıyla şirketler de bu açlığı kullanıyor. Sahte inovasyon aslında arz talep meselesi. Biz, tüketici olarak da bu oyunun bir parçasıyız.

Gerçek inovasyon, farkı rakamlarda değil, yaşam tarzında yaratır. Örneğin internet. Önce hayatımıza yavaş yavaş girdi ama sonra iş yapış biçimlerimizi, eğlence anlayışımızı, hatta ilişkilerimizi kökten değiştirdi. işte bu gerçek bir inovasyondu.

Ya da elektrikli araçları ele alalım. Evet, hala gelişmesi gereken yönleri var ama dünyayı fosil yakıtlardan uzaklaştırma potansiyeli taşıyor. Bu sadece yeni bir ürün değil, yepyeni bir düzen inşa ediyor.

Gerçek inovasyonu yakalamak için bazı tüyolar verebilirim.

İnsanların hayatında kalıcı bir alışkanlık değiştiriyor mu?

Yeni bir pazar veya iş modeli yaratıyor mu?

Toplumsal bir etki bırakıyor mu?

Eğer cevabın evet ise doğru yoldasın. Zira emek verdiğin şey inovasyon adayı olabilir. Yok eğer sadece ambalajda %20 daha fazla parlaklık ise, kusura bakma ama bu sadece illüzyon.

Kısa vadede şirketler bu oyunla kazanıyor olabilir. Ama uzun vadede tüketici güvenini kaybediyorlar. Çünkü insanlar kandırıldığını anlıyor. Bugün sahte inovasyonla piyasayı domine eden bir marka, yarın gerçek inovasyonla gelen küçük bir girişim karşısında yerle bir olabilir. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Nokia’nın akıllı telefonları küçümsemesi, Kodak’ın dijital fotoğrafçılığı görmezden gelmesi… Bunlar, illüzyona güvenip inovasyonu es geçen devlerin hikayesi.

Peki ne yapmalı, ne etmeli? Çözüm basit ama cesaret istiyor! Gerçekten inovatif olmak. Bunun için de şirketlerin sadece kısa vadeli karı değil, uzun vadeli toplumsal faydayı da düşünmesi lazım. Pazarlama departmanının yeni renk bulduk heyecanına kapılmak yerine, Ar-Ge departmanının sıkıcı ama dünyayı değiştirecek projelerine yatırım yapmak gerekiyor.

Ayrıca biz tüketiciler de sorgulamayı öğrenmeliyiz. Yeni diye karşımıza çıkan şeyin aslında ne kadar yeni olduğunu sormalıyız. Eğer fark yaratmıyorsa, “Buna inovasyon demeyin kardeşim” deme cesaretini göstermeliyiz.

İnovasyon, kelime oyunlarıyla parlatılacak bir etiket değil. Gerçek inovasyon, bir toplumun kaderini değiştirebilir. Ama sahte inovasyon sadece anlık bir illüzyon yaratır, etkisi geçince de geriye koca bir hayal kırıklığı bırakır.

O yüzden soruyu hep aklımızda tutalım:

Karşımıza çıkan şey gerçekten inovasyon mu, yoksa sadece parlak bir illüzyon mu?

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
25.08.2025
Tüm Yazıları

Sükûnetin ve helalin peşinde

Bana göre muhafazakâr tatil konsepti bir ihtiyaç. Tatil dediğimiz şey bazen şehirden uzak bir nefes, bazen de inandığın ölçülere zarar vermeden hayatı onarmanın bir yolu değil midir?

Muhafazakâr tatil anlayışı da kalabalığın gürültüsüne karşı mahremiyetin sükûnetini; aşırı savurganlığa karşı ölçüyü, rastgeleliğe karşı ise helal-haram bilincini tercih eder. Alkolsüz konseptli yeme-içme, ibadet saatlerine ve mahremiyete saygılı plaj-havuz düzeni, çocuklu aileleri koruyan bir sükûnet…

Bunların hepsi, bir “yasak listesi” değil; değeri bilinen hayatın zarafetle kurduğu bir rota.

Her ne kadar bireysel hassasiyetler için bu tatil anlayışı talep edilse de kurumsal bir çerçeve de bunu destekliyor.

İslam İşbirliği Teşkilatı’na bağlı SMIIC’in Helal Turizm Hizmetleri yönergesinde konaklama, yeme-içme, rehberlik ve dinlenme alanlarında helal ilkelere uygun hizmetin ana hatları tanımlanıyor. Türkiye’de ise bu alan kanunla kurulan Helal Akreditasyon Kurumu (HAK) tarafından belirleniyor. Helal belgesi düzenleyecek kuruluşların HAK tarafından akredite olması gerekiyor. Bu konseptin küresel turizmde düzenli bir talep oluşturduğu, Mastercard-CrescentRating’in her yıl yayımladığı Global Muslim Travel Index (GMTI) raporlarında da görülüyor.

“Helal dairesi keyfe kafidir”

Gelelim ibadet ve seyahat ilişkisine dair fıkhî duruma. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun yaklaşımı, tatilin “ibadetin aksadığı bir boşluk” değil, ölçülü bir düzenle anlam kazandığı belirtiliyor. Tatil yapmanın ve insanın dinlenme ihtiyacının içinde olduğu helal daire bence harama ihtiyaç bırakmayacak kadar geniş.

Cruise Gemisi ile Umre Yolculuğu

Son zamanlarda Muhafazakâr tatil imkanlarında bir çeşitlilik oluştuğu görülüyor. İşte tam da bu arayış noktasında, Türkiye’den yükselen yepyeni bir fikir var: muhafazakâr cruise gemisiyle Umre yolculuğu. 12 Eylül’de Galataport’tan hareket edecek olan bu gemi, aslında deniz turizmi anlayışında bir ilki temsil ediyor. Gemiyle tam pansiyon bir yolculuk, İstanbul’dan başlayıp Kuşadası, Bodrum, Şarm El Şeyh, Cidde limanlarına uğrayacak ve kutsal topraklarda Umre ibadetiyle taçlanacak.

Bu yolculuk, denizin mavisinde ilerleyip Kâbe’nin gölgesinde tamamlanacak.

İnanç ve konforun birlikteliği

Bu seyahati farklı kılan en önemli unsur ise “tatil” ile “ibadet” kavramlarının aynı potada olması. Muhafazakâr hassasiyetlerle tasarlanmış Cruise gemisi, alkolsüz konseptiyle, kadınlara özel alanlarıyla, ibadet vakitlerine göre düzenlenen programlarıyla dikkat çekiyor. Namaz için ayrılmış geniş alanlardan, helal sertifikalı menülere; aileye özel sosyal bölümlerden, çocuk oyun parklarına kadar her ayrıntı inanç merkezli bir tatil anlayışının izlerini taşıyor.

Gemi aynı zamanda bir yüzen şehir adeta: 15 restoran, 13 dinlenme alanı, sanat galerisi, canlı gösteriler, 1000 kişilik tiyatro salonu ve 1600’den fazla personelin sunduğu hizmetler… Yani deniz üstünde lüksle buluşan bir ibadet atmosferi.

Tarihte bir ilk

Şirketin ortaklarından Havva Elif Kahraman’ın ifadesiyle, bu program bir tatil ama aynı zamanda bir “yol arkadaşlığı.” Çünkü burada amaç, Müslümanların kendi değerlerinden ödün vermeden dünya standartlarında bir seyahat deneyimi yaşamaları. İstanbul’dan başlayıp Mekke ve Medine’de son bulan bu rota, aslında modern dünyanın hızına kapılmış bizlere bir hatırlatma gibi:

Ruhunu beslemeden bedenini dinlendirmek eksik kalır

Bu seyahatin en çarpıcı yönlerinden biri de Umre konaklamasının misafirlerin tercihine göre çeşitlendirilmesi. Kâbe’ye yürüme mesafesindeki 5 yıldızlı otellerden daha mütevazı seçeneklere kadar uzanan bu esneklik, herkesin kendi imkânlarıyla kutsal yolculuğa erişmesini mümkün kılıyor.

Bugün dünya turizmi farklı deneyimler sunmak için yarışırken, Müslümanların hassasiyetlerini gözeten bu adım, bir ticari yenilik olmanın yanında kültürel bir kırılma noktası. Çünkü artık muhafazakâr tatil anlayışı, karadaki otellerden denizlerin mavi ufkuna taşınıyor.

Denizin ortasında, yıldızların altında edilen bir dua… Dalga sesleriyle karışan sabah ezanı… Ve gemiden inip kutsal topraklarda tamamlanan bir ibadet… Bu tablo bir tatili değil, maneviyatla taçlanmış bir yolculuğu işaret ediyor.

Sanırım bu gemi, Müslümanların gönlünde yeni bir ufka doğru yol almaya başladı.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş