SON YAZILAR
06.03.2026
Tüm Yazıları

Son günlerde sosyal medyada Türkiye ile İspanyol kullanıcılar arasındaki diyalog yüzleri gülümsetti.
Özellikle X platformunda Türk ve İspanyol kullanıcılar arasında gelişen diyaloglar, internetin eğlenceli eğlenceli ve samimi bir yere dönüşebildiğini gösterdi.
Birkaç paylaşımın ardından iki toplumun arasındaki komik diyaloglar sıcak bir etkileşime dönüştü. Aslında Türklerin mizah refleksleri İspanyol kullanıcıları tarafından da şaşkınlıkla karşılandı.
Tweetlerin altındaki yorumlar kısa sürede küçük bir sohbet alanına dönüştü ve bir taraf espri yapıyor, diğer taraf aynı tonda karşılık veriyor. Bütün streslerini mizah yoluyla dışarı vuran Türkleri gören İspanyollar imza kampanyası bile başlattı.
Türk kullanıcıların kendilerine özgü ironi anlayışı, Her “durumu ti’ye alma” becerisi karşı tarafta da sempati uyandırdı. İspanyollar, Türkler için vize başvuru süreçlerinin kolaylaştırılması ve koşulların iyileştirilmesi için kampanya oluşturdu.
Söz konusu paylaşımlar, İspanya’da yayın yapan ve La Sexta kanalında ekrana gelen 'Especial El Objetivo' programında da gündeme taşındı.
Bu girişimin somut sonuçlarının olup olmayacağı bilinmese de sosyal medyada oluşan sempati dalgasının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Sosyal medyanın iki ülke arasında köprü oluşturabileceği bile ortaya çıktı. Ortaya çıkan şu küçük internet hikayesi sosyal medyanın en güzel tarafını da bize gösterdi. Sosyal medya hikâyesi de gösteriyor ki internet sadece tartışmaların değil, aynı zamanda gülmenin ve beklenmedik dostlukların da adresi olabiliyor.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
05.03.2026
Tüm Yazıları

- İran’dan ateşlenip Irak ve Suriye hava sahasını geçtikten sonra Türk hava sahasına yönelen füze Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından zamanında angaje edilerek etkisiz hale getirilmiştir. Herhangi bir can kaybı olmamıştır.

-Türkiye açısından mesele münferit bir füze parçası değil; sınır güvenliği, bölgesel istikrar ve caydırıcılıktır. Hava sahamıza yönelik her ihlal, kaynağı ve gerekçesi ne olursa olsun, ulusal güvenliğimize yönelmiş bir tehdittir ve bu çerçevede değerlendirilir.

-İran’da son dönemde yaşanan gelişmeler dikkatle izlenmektedir. Ali Hamaney’in ölümü sonrasında devlet yönetiminde belirgin bir otorite boşluğu ve koordinasyon zafiyeti ortaya çıkmıştır. Karar alma mekanizmalarında çok başlılık, güvenlik birimlerinde dağınıklık ve komuta zincirinde belirsizlik söz konusudur. Bu tablo, sahadaki askeri unsurların kontrolsüz hamleler yapabilme riskini artırmakta; bölgesel güvenliği doğrudan etkilemektedir.

-“12 Gün Savaşı” sonrasında İran içindeki kaotik atmosfer derinleşmiş; merkezi devlet aklının zayıfladığı yönünde güçlü emareler oluşmuştur. Bu durum, öngörülemezlik riskini büyütmekte ve komşu ülkeler açısından güvenlik tehdidi üretmektedir. Türkiye, sınırlarına ve hava sahasına yönelebilecek her türlü kontrolsüz eylemi en net biçimde karşılıksız bırakmayacağını muhataplarına açıkça göstermiştir.

-Türkiye’nin pozisyonu ilkeseldir: Gerilimi artıran değil, yöneten ve dengeleyen bir aktör. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, kriz başlamadan önce yürüttüğü diplomatik temaslarda açık biçimde sükûnet ve diyalog çağrısı yapmış; çatışmalar başladıktan sonra da lider diplomasisiyle ateşkes ve istikrarı önceleyen bir hat izlemiştir. Türkiye, sahada güçlü; masada etkin bir ülkedir. Diplomasi önceliğimizdir; ancak caydırıcılığımız tartışma konusu değildir.

-Önceliğimiz saldırıların durdurulması ve kalıcı ateşkesin tesis edilmesidir. Bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devleti; askeri kapasitesi, istihbarat derinliği ve kriz yönetim kabiliyetiyle her türlü senaryoya hazırlıklıdır. Ulusal güvenliğimizi tehdit eden hiçbir girişim karşılıksız kalmaz.

-Bu süreçte en kritik başlıklardan biri bilgi güvenliğidir. Teyide dayanmayan içerikler, manipülatif yayınlar ve kasıtlı dezenformasyon faaliyetleri yalnızca kamuoyunu yanıltmakla kalmaz; doğrudan ulusal güvenliği hedef alır. Özellikle sosyal medya üzerinden yürütülebilecek psikolojik harekât unsurlarına karşı dikkatli olunmalıdır. Resmî makamlar dışındaki spekülatif değerlendirmelere itibar edilmemesi önem arz etmektedir.

-Türkiye tehdit karşısında savrulan değil, kenetlenen bir devlettir. Devletimiz tüm kurumlarıyla sahadadır. Güvenlik güçlerimizin kapasitesi ve ordumuzun teknolojik üstünlüğü bölgesel ölçekte tartışmasızdır. Caydırıcılığımız sözle değil, kabiliyetle inşa edilmiştir.

-Bu dönem; ayrışma değil milli birlik, polemik değil stratejik akıl zamanıdır. Türkiye soğukkanlıdır, hazırlıklıdır ve kararlıdır. Hiçbir kaotik ortamın, hiçbir kontrolsüz hamlenin ve hiçbir karanlık hesabın Türkiye’yi zayıflatmasına izin verilmeyecektir.
-Türkiye ABD ile İsrail ve İran arasındaki gerilimin başından beri meselenin barışçıl ve diplomatik yöntemlerle ele alınmasını desteklemiş ve çatışmaların tarafı olmayacağını ilan etmiştir.

- Türkiye devlet tecrübesiyle provokasyonlara ve dezenformasyonlara prim vermemektedir. Savaşın bir parçası haline gelmemekte, aksine bütün tarafları yeniden müzakere masasına dönmeye teşvik etmektedir.

-Türkiye bölgenin en etkin güçlerinden biridir, yapılana sessiz kalmaz ancak kendisini tuzağa çekmeye çalışanların oyunlarına da gelmez.

-Türkiye’nin önceliği milli güvenliğimizin korunmasıdır. Bölgemizi ateşe atma gayretlerini engelleme girişimlerimizin de temelinde kendi güvenliğimiz yatmaktadır.

-Bölgemizde huzur ve istikrarı koruma gayretlerimizden rahatsız olanların Türkiye’yi bu amacından uzaklaştırmak için kötü niyetli çabalarıyla karşı karşıyayız.

-Türkiye köklü bir devlet geleneğine ve güçlü bir orduya sahiptir. Saldırılara boyun eğmez, hadsizliğe asla prim vermez. Milletimiz, devletimize ve ordumuza güvenmelidir.

-Bölgemizde yaşananlar Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin iç cephemizi sağlamlaştırma çağrısının önemini bir kez daha ortaya koymuştur.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
05.03.2026
Tüm Yazıları

İnsanlarımızın yoğunluktan başlarını kaldırmadan yürüdükleri şehirlerimizden birinde, cadde üzerindeki birkaç basamaklı merdivende oturan üniversiteli kızın ağlaması fark edilmedi. Ne akşam haberlerinde ne de “Flaş”lı “şok”lu “olay”lı internet haber sitesi başlıklarında ondan bahseden olmadı.

Bu acı detayı fark etmeyişlerinden haberleri olmayan insanlar bundan ötürü pişmanlık da duymuyordu.

Uzaklardan gibi gelen yakınlardaki bir ses: “Bunu kenarda tut, sona sakla.” dedi. Saklayalım o zaman.

* * *

Ülkelerin halkları tedirgindi ve bunda da haklıydı. Aylardır “Ha geldi ha gelecek” denen savaş, sonunda patlamıştı. 2 mendebur suratlı herif bir araya gelip İran’a saldırmıştı. İngiliz de “Üslerimi kullanabilirsin.” teminatı vermişti.

Düğünden kalan birkaç çeyrek altını olan vatandaş piyasalardaki hareketlilikten memnundu. Sonra dolar kendini gösterince altın da biraz geri çekilmişti. Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla petrol varil fiyatlarındaki yükselişse araç sahibi olmayanları bile her açıdan etkileyecekti.

Bunların yanında savaşın ilk günü İran’daki bir ilkokulun vurulmasıyla hayatını kaybeden öğrenci ve öğretmenlerle Hamaney’in yanında öldürülen 14 aylık torunu ne altın ne döviz ne de petrol fiyatları kadar konuşuldu.

Bir sınıfta öğretmenlerinin anlattığını dinlerken son derste olduklarını fark edemeyen onlarca günahsız canın yitmesi, sözlerinin son kez ağzından çıktığını bilmeyen öğretmenin çocuklara güzel şeyler öğretme hevesinin yarıda kalması ve daha 1 yaşında olan bir bebeğin büyüme isteğinin ABD-İsrail emperyalizmi için yok edilmesi, akşamları konforlu televizyon stüdyolarından yorum yapanların gündemine bile girmemişti.

“EKRANDA CNN”

Selda Bağcan ile Ahmet Kaya’nın birlikte hazırladığı 1994 çıkışlı “Koçero” albümünde “Ekranda CNN” diye bir şarkı vardı.

Şarkı “Şunun şurasında ne kalmıştı, 2000’li yıllara / Tam da barışı yakalayacağız derken / Çalındı tamtamlar, ekranda CNN” sözleriyle o günkü dünya durumunu özetlerken bizim kuşak CNN’in ne anlama geldiğini ABD’nin 2003’te Irak’a saldırmasıyla anladı.

Irak’a ABD işgali getiren saldırılar, ABD merkezli CNN tarafından canlı yayınlanıp başka ülkelerdeki aynı isimli kanallarla paylaşılınca ABD gücü de böylece her yere yayılmış, korkusu her tarafı kaplamış oluyordu.

Şimdi ne zaman eline sopa alıp stüdyolarda ahkâm keserek savaş analizi yapan birisi çıksa bundan 23 sene evvelki Irak işgalini hatırlatıyor. Bugünkü savaş ortamında ise ülkelerin komutanlık merkezleri “İşte böyle vurduk” dercesine saldırı görüntülerini yayınlıyor.

* * *

Netanyahu’nun kısa süre önce Yunanistan, Hindistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve ismini gizlediği Asya, Afrika ve Arap ülkeleriyle birlikte İsrail’in kuracağını duyurduğu “altıgen” ittifakın İran’a yapılan son saldırıdaki payı henüz “Savaş ne zaman bitecek?” sorusunun önüne geçmemişken İslam ülkelerinin sessizliği de koskoca bir duvar gibi duruyor.

Onca Arap ülkesi, çevredeki ABD üslerini hedef alan İran’a “Saldırıları durdur” çağrısı yaparken ne İsrail’e ne de ABD’ye bir ses çıkarabiliyor. Devlet başkanlığı koltuklarında oturanlar ABD’ye üs kullanma izni vermeyen bir İspanya kadar olamıyorsa utanmaları gerek ama o utancı daha önce Gazze’de duymadıklarına tanık olduğumuz için şaşıracak bir durum yok.

Bu yazının yazıldığı saatlerde Milli Savunma Bakanlığı, İran’dan ateşlenen ve ülkemiz hava sahasına doğru ilerleyen bir füzenin NATO güçlerince imha edildiği bilgisini paylaştı. Saatler önceyse TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar şu açıklamayı yapmıştı:

“İran tarafından ‘Amerikan üssü’ denilerek İncirlik’e bir saldırı olabilir. Ancak şunu bilin arkadaşlar, bu yanlış biliniyor. İncirlik Üssü’nün A’dan Z’ye, kapısından penceresine, tavanından bacasına kadar her şey Türkiye’nin kontrolünde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolündedir. Orada sadece Amerikanlar değil, ikili müttefiklerimiz, Katar, Suudi Arabistan, Amerika, Almanya, İspanya gibi müttefikimiz kim varsa hepsi misafir.”

İran, Türkiye’deki üssü hedef alarak mı o füzeyi ateşledi yoksa bu bir kaza mı? Şimdi bu soruya cevap alınana kadar bizim gündem bunun üzerinden şekilleneceğe benziyor.

SOSYAL MEDYANIN İKİ YÜZÜ

Birkaç ay önce İran’da hayat pahalılığı nedeniyle başlayan protestoları sosyal medyada paylaşıp “İran’a özgürlük” diyenler nedense İran’a yapılan saldırıları ve hayatını kaybedenleri gündemine bile almadı.

Sosyal medya, ikiyüzlülüğüyle bilinir, insanlık o paylaşımların insafına kaldıysa tüm haksızlar daha yargılanmadan haklı sayılmış demektir.

2 FARKLI FATMA NUR ÇELİK

İstanbul Çekmeköy’deki liseyi basan 17 yaşındaki öğrencinin sınıfta ders anlatan Biyoloji Öğretmeni Fatma Nur Çelik’i bıçaklayarak katletmesi artık “çocuk katil” kavramını, eğitimdeki sorunları ve artan cinayet olaylarını klasik soruşturma ve tedbirlerle önleyemeyeceğimizi bir kez daha gösterdi.

Özellikle ABD’de ve bazı Avrupa ülkelerinde sık görülen okul basıp cinayet işlemelerin bizde de yaygınlaşmaya başlaması sıradan bir asayiş zafiyeti değil.

Olay sonrası öğretmenlerimiz aslında yıllardan beri tehlikenin “Geliyorum.” dediğini, eğitimcilere karşı yapılan tavır ve baskıları örnek göstererek anlattı, sendikalar iş bırakma kararı aldı.

Bu gibi olayların artık son bulması, bir canın daha yitmemesi için Türkiye’yi yönetenlerin, yasa yapıcıların, kanun üstüne kanun koyucuların daha fazla vakit kaybetmeden radikal adımlar atması ve öğretmenlerimizin de “eğitim işçisi” gibi görülmesinin önüne geçilmesi gerekiyor.

* * *

Fatma Nur öğretmenle aynı isim ve soy ismini taşıyan bir kadının hikâyesiyse ülkemizin bir başka yüzünü gösterdi.

8 yaşındaki kızıyla birlikte Zeytinburnu Kazlıçeşme Sahili’nde cansız bedenleri bulunan Fatma Nur Çelik, 8 yaşındaki kızı Hifa İkra Şengüler için cinsel istismar davasında adalet arıyordu.

Vahim olan iddiaysa Çelik’in kendisine tecavüz eden kişiyle evlendirilmesi ve bu kişinin, öz kızına da istismarda bulunmasıydı.

En az bunun kadar vahim olansa bu kişinin adında “Kur’an” geçen bir vakfın yöneticisi olduğuydu. Sahilde kızıyla birlikte cansız bedeni bulunan Fatma Nur Çelik, başına gelecekleri sezmiş gibi verdiği röportajda şunları söylemişti:

“5 Mayıs'a kadar hayatta kalabileceğimi düşünmüyorum. Başıma bir şey gelirse bu karanlık yapı ve beni koruyamayanlar, sesimi duyup da susan herkes sorumludur.”

Bu bilgiler kadar sarsıcı olansa görgü tanıklarının anlattığına göre anne ve kızının denize kendilerini atmalarıydı.

Konuyla ilgili Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın açıklamasında çocuk için koruma kararı alındığı ancak aileye ulaşılamadığı bilgisi paylaşılmıştı.

Fatma Nur Çelik’in adalet nöbetinin mahşere kalmadan sonuçlanması, “karanlık yapı” olarak tanımladıklarının açığa çıkması, kızıyla birlikte kendi canlarına kıymaya kadar nasıl sürüklendiklerinin aydınlatılması bu ülkenin hukuk mekanizmasının da sınavı olacaktır.

SOKAKTAKİ GÖZYAŞLARI

Yazının başında kentlerin birindeki cadde üzerinde birkaç basamaklı merdiven basamağında ağlayan üniversiteli bir kızdan bahsetmiştik.

Yazının sonunda bu kızın ağlamayı bırakıp merdiven basamaklarından kalkarak caddede tebessümle yürüdüğünü söylemeliyiz. Ancak onun bu değişiminde etkili olansa önünden geçen orta yaşlı bir adamın söyledikleridir.

Adam, ağlama nedenini sorduğu kızdan “Hayat istediğim gibi gitmiyor.” cevabını almış, o da “Kimin gidiyor ki?” karşılığını vermiştir. Elçiye zeval olmaz, adamın kıza söylediklerini aynen aktarıyorum:

“Yakınlarınızdan birini mi kaybettiniz? Aileniz sağ mı? Onların yanında mısınız? Kimseyi kaybetmediğinize, ailenizin yanında öğrencilik yaptığınıza göre hayat bu gözyaşlarını dökecek kadar uzun değil.

Bakın ben de bundan yıllar önce böyle bir merdivende ağlamıştım. İnanın sizden 10 kat daha fazla gözyaşı dökmüştüm. Bugün o hâlime gülümsüyorum. Ama iyidir bir yandan bu gözyaşları. Siz de yarın tebessümle anacaksınız.

Bakın, insanlar gelip geçiyor, kimse sizi fark edip ‘Neden ağlıyorsun?’ diye sormuyor bile. Paylaşmayabilirsiniz nedenini ama size içten söyleyebilirim ki neye ağlıyorsanız değmez ve değmeyecek.

Ben hayattan bunalınca hastanelere ve mezarlıklara gidiyorum. Sonra utanıyorum kendimden. Ve her türlü zorluğa karşın pes etmeyip mücadele etmeyi bir yaz günü çay bahçesinde çok güzel gülen bir kızdan öğrendim. Bu kızın yanında annesi vardı ve tekerlekli sandalyede bulunuyordu. Hadi kalkın artık hem üşüteceksiniz bu merdivende…”

Rıfat Ilgaz’dan:

(...)

Zorumuz ne insan kardeşlerim,

Amacınız kökümüzü kurutmaksa,

Yetmiyor mu tayfunlar, taşkınlar,

Bunca aç, bunca sayrı, kırım, kıyım,

Sayısız işkence kurbanları…

En kötüsü,

Gün günden başımıza inen bu gökyüzü!

(...)

Ah uzak görüşlü yetkililer,

Bıraksanız da büyük sorunları bir yana,

Biraz da ulusunuz için,

Halkınız için konuşsanız…

Çocuklarınız için…

Kökleri kuruyup gitmeden!

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
04.03.2026
Tüm Yazıları

Roketler, füzeler, bombalar ve siren sesleri...

Bugün yaşanan bu yıkımlar sadece İsrail'in bomba yağdırdığı Gazze’nin yaralı sokaklarından değil, ABD ile birlikte topyekün başlattığı İran savaşından.

ABD ile İsrail, geniş kapsamlı saldırılarında İran’ın başkenti Tahran başta olmak üzere çok sayıda bölgeyi vurdu. Yıkım sadece İran ile sınırlı kalmadı, tüm bölge savaşın göbeğine çekildi.

ABD, İran'daki rejimi çökertmek, nükleer programı durdurmak ve balistik füze kapasitesini ortadan kaldırmak için adeta tüm tuşlara basıyor.

Bunlardan en şoke edici olanı Venezuela operasyonunda Maduro'yu indirdiği gibi İran'ın dini lideri Hamaney başta olmak üzere üst düzey kilit isimleri tek saldırıda öldürmesi oldu.

İsrail ile ABD’nin saldırıları Lübnan’a da kaydı.

İran, bölgedeki Amerikan üslerini dronlarla vurdu; Riyad’daki ABD Büyükelçiliği de saldırı gördü.

Küresel enerji ve petrol ticaretinin can damarı olan Hürmüz Boğazı kapatılarak gemi geçiş trafiği durduruldu.

İran cephesi, yaralı ama tehlikeli.

Tahran’dan gelen açıklamalar ve yeni hamleler, savaşın sadece kendi topraklarında kalmayacağının kanıtı.

İran, intikam yemini etmiş gibi misilleme saldırılarını gerçekleştirirken, petrol boru hatlarına kadar her şeyi vuracaklarını açıkladı.

Petrol boru hatlarının hedef alınması demek, küresel ekonominin damarlarının kesilmesi demektir.

Eğer İran, Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatırsa, bu savaşın maliyeti sadece füzelerle değil, New York’tan Tokyo’ya kadar her evde hissedilecek bir ekonomik kriz yaşatır.

Türkiye, arabuluculuk kapısını açık tutsa da Trump’ın ''4-5 haftalık savaş'' ve ''kara operasyonu'' söylemi diplomatik manevra alanını daraltıyor.

Sürece dair masada üç kritik senaryo var.

-Eğer ABD, kara operasyonuna girerse, İran’da merkezi otorite tamamen dağılabilir. Bu, bölgenin yıllarca sürecek bir iç savaşa ve yeni terör yapılarının doğuşuna gebe kalması demektir.

-Ya da rejim, ABD ile İsrail’in başlattığı yeni sürece uyum sağlayabilir. Rejimin geri kalan unsurları, nükleer programdan ve bölgesel vekil güçlerinden vazgeçerek ağır bir teslimiyet anlaşmasına imza atabilir. Bu ABD ve İsrail için zafer olur.

-Savaş Lübnan, Suriye ve Irak hattına yayılabilir. Rusya ve Çin gibi aktörlerin dolaylı müdahale olmasıyla küresel bir vekalet savaşına dönüşebilir.

Ya Orta Doğu’da 40 yıllık süren bu dava kökten çözülecek ya da tüm dünyayı içine çekecek devasa bir kara deliğin kapısı aralanacak.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
03.03.2026
Tüm Yazıları

Bir ara gezen tavuk furyası vardı. Tavuk aynı tavuk ama geziyor diye daha kıymetli. Çünkü toprağa basıyor, böcek yiyor, güneş görüyor. Yani hayatla temas ediyor. Kafeste büyüyenle arasında fark var. Protein aynı olabilir ama hikaye farklı.

Şimdi soruyorum size: Yapay zeka neden hala çoğu zaman kafes tavuğu gibi?

Veri merkezlerinde büyüyor. Soğuk, steril, kontrollü. PDF yiyor, tweet içiyor, tablo kemiriyor. Matematikte şahane, dilde akıcı. Ama hayatın tozunu yutmuş mu? Bir pazar yerinde fiyat pazarlığını “hissetmiş” mi? Bir ustanın el titremesini, bir çocuğun sorusundaki saflığı, bir esnafın gün sonu yorgunluğunu görmüş mü?

Bugün yapay zekanın en büyük meselesi işlem gücü değil. Veri miktarı da değil. Asıl mesele verinin organik olup olmadığı.

Yani organik veri dediğim; gerçek dünyanın sürtünmesinden doğan veri. Sensörlerden gelen ham fiziksel sinyaller. İnsan davranışının çelişkili, tutarsız, duygusal izleri. Kamera görüntüsündeki gölge hatası. Mikrofonun yakaladığı arka plan uğultusu. Beden dilinin küçük kaymaları.

Hayat Excel tablosu değil. Gürültülü. Çarpık ve çoğu zaman tutarsız.
Ve ironik biçimde, gürültü yapay zeka için altın madeni.

Bugün büyük dil modelleri kelimeleri çok iyi tahmin ediyor. Çünkü internette bolca kelime var. Ama fiziksel dünya kelimelerden ibaret değil. Sürtünme var, ağırlık var, gecikme var. Bir robotun bardak tutarken yaptığı mikro hata, bin sayfalık metinden daha öğretici olabilir.

İşte gezen zeka dediğim şey tam olarak bu: Veri merkezinden çıkmış, dünyada dolaşan zeka.

Nerelerde ve nasıl gezmeli?

Fabrikada. Çünkü üretimin gerçek maliyeti orada.
Hastanede. Çünkü hayat ve ölüm arasındaki kararlar steril teoriden farklıdır.
Tarlada. Çünkü hava tahmini ile toprağın hissi aynı şey değildir.
Mahallede. Çünkü insan davranışı algoritma sunumundan daha karmaşıktır.

Yapay zeka kendi kendine başa çıkmayı öğrenecekse, sadece doğru cevap üretmeyi değil, belirsizlikle yaşamayı öğrenmeli. Bunun yolu da organik veriden geçiyor.

Şu anki sistemler büyük ölçüde insanlığın yazdığı şeyleri tüketiyor. Yani işlenmiş veri. Rafine edilmiş fikirler. Filtrelenmiş deneyimler. Ama insan zihni böyle çalışmıyor. Beynimiz ham sinyallerle boğuşuyor. Eksik bilgiyi tamamlıyor. Yanlış yorum yapıyor. Bazen uyduruyor. Evet, halüsinasyon görüyor.

Yapay zeka da benzer halüsinasyonlar üretiyor diye şaşırıyoruz. Oysa modelin yaptığı şey, eksik veriyle en olası boşluğu doldurmak. İnsan beyni de aynı şeyi yapıyor. Aradaki fark şu: Bizim hatamız romantize ediliyor, makineninki manşet oluyor.
Geçtiğimiz günlerde sadece yapay zeka botlarının yazabildiği bir sosyal medya haberlere yansıdı. İnsanlar sadece izleyebiliyor, yapay zekalar kendi aralarında sosyalleşiyor. Kulağa garip gelse de yaşanan farksız değil. Çünkü bir süre sonra o aklı selim sohbetleri Müge Anlı programına dönüyor.
Neden?'
Cevabı çok uzakta aramayın.
Çünkü biz öyleyiz :)

Gelecekte yapay zekanın gelişim hızı, işlemciden çok sahadaki temasına bağlı olacak. Sensör teknolojileri, artırılmış gerçeklik, robotik sistemler… Bunlar yapay zekanın “gezme alanı”. Ne kadar çok temas, o kadar derin anlayış. Öldü denilen metaverse yapay zekanın beslenme alanı olacak. Fizikselde ise robotlar tabi ki! Daha şimdiden yaptıklarına şaşırdığımız robotlar insan hayatına, sosyal yaşamın içine girdikçe neler olacak neler...

Gezen zeka daha öngörülü olacak. Şehir planlamasında daha gerçekçi. Sağlıkta daha kişisel. Enerji kullanımında daha optimize. Ama aynı zamanda daha müdahil.

Eğer zeka mahallede geziyorsa, mahallenin verisini topluyor demektir. Eğer fabrikadaysa, üretim sırlarını öğreniyor demektir. Eğer evdeyse, gündelik hayatı analiz ediyor demektir.

Burada karar noktası biziz. Gezen zeka özgür mü olacak, yoksa sadece daha sofistike bir gözetim aracı mı? Organik veri etik çerçevede mi toplanacak, yoksa “nasıl olsa anonim” diye mi geçilecek?

Gezen tavuk değerli çünkü doğal ortamında büyüyor. Ama kimyasal yem verirsen, adı gezen olsa da hikaye değişmez. Yapay zeka da öyle. Sahaya çıkması yetmez. Hangi veriyi nasıl topladığı, nasıl yorumladığı, kimin yararına çalıştığı belirleyici.

Geleceğin en kritik sorusu şu olabilir: Yapay zeka nerede geziyor?
Eğer sadece istatistiği öğrenirse, insanı kaçırır.
Ama hayatın tozuna bulanırsa, belki bizi bizden iyi anlamaya başlar.
Kafesler kırılıyor.
Ama açık alan her zaman daha fazla sorumluluk ister.
Ve sorumluluk, işlem gücünden pahalıdır.

-Hey Gezen Zeka!
-Ezan okunmadan eve gel :)

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
03.03.2026
Tüm Yazıları

İran ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki gerilim artık yalnızca askeri ya da diplomatik bir kriz değil; küresel ekonominin nabzını hızlandıran yapısal bir risk alanına dönüşmüş durumda. Henüz tam kapsamlı bir savaş yaşanmıyor olabilir; ancak rakamlar, ekonomik cephenin çoktan açıldığını gösteriyor. Bugün mesele sadece füze sistemleri ya da hava savunmaları değil; petrol fiyatları, enflasyon oranları, borsa endeksleri ve küresel büyüme beklentileri.

Dünya petrol arzının yaklaşık yüzde 20’si Hürmüz Boğazı üzerinden taşınıyor. Günlük yaklaşık 20 milyon varillik bir enerji akışı söz konusu. Bu dar su yolunun güvenliğine dair en küçük bir risk algısı bile Brent petrol fiyatlarında 10-15 dolarlık ani sıçramalara neden olabiliyor. Petrol fiyatındaki her 10 dolarlık artışın küresel enflasyona 0,3 ila 0,5 puan arasında ek yük bindirdiği biliniyor. Enerji ithalatçısı ülkeler için bu artış, doğrudan cari açık demek. Avrupa Birliği’nin günlük yaklaşık 10 milyon varillik tüketimi dikkate alındığında, varil başına 15 dolarlık bir artış yıllık bazda 50 milyar doların üzerinde ek maliyet anlamına geliyor. Bu sadece ham petrol faturasıdır; ulaştırma, sanayi ve gıda fiyatlarına yansıyan zincirleme etkiler dahil değildir. Enerji cephesindeki risk ise yalnızca petrol ile sınırlı değil. Körfez hattında oluşacak geniş çaplı bir çatışma, LNG taşımacılığını da tehdit eder. Rusya-Ukrayna savaşından sonra kırılgan bir enerji dengesi üzerinde duran Avrupa için LNG fiyatlarındaki yüzde 30-40’lık artış senaryosu, sanayi üretiminde yeni bir daralma anlamına gelir. Enerji maliyetleri yükseldikçe ihracatçı ülkelerin rekabet gücü aşınır, büyüme tahminleri aşağı çekilir.

Finansal piyasalarda ise refleks daha hızlıdır. Jeopolitik risk arttığında sermaye güvenli limanlara yönelir. Altın birkaç hafta içinde yüzde 5-10 arası prim yapabilir; gelişmekte olan ülke para birimleri yüzde 5-15 arasında değer kaybedebilir. Küresel volatilite göstergeleri hızla yukarı çıkar. Bu, özellikle dış finansmana bağımlı ekonomiler için borçlanma maliyetinin artması demektir. CDS primlerindeki 50-100 baz puanlık yükseliş, milyarlarca dolarlık ek faiz yükü anlamına gelir. Deniz taşımacılığı ve sigorta maliyetleri de bu tablonun görünmeyen ama kritik unsurlarındandır. Basra Körfezi ve Kızıldeniz hattındaki risk algısı tanker sigorta primlerini yüzde 50’ye kadar artırabilir. Navlun fiyatlarındaki yükseliş küresel ticaret hacmini baskılar. Pandemi ve Rusya-Ukrayna savaşıyla zaten kırılan tedarik zincirleri, yeni bir jeopolitik stres testine girer.

Küresel büyüme tarafında tablo daha da hassastır. Dünya ekonomisi hâlihazırda yüzde 2,5-3 bandında kırılgan bir büyüme patikasında ilerliyor. Petrolün 120 dolar seviyesine kalıcı şekilde yerleştiği bir senaryo, küresel büyümeyi 0,3-0,5 puan aşağı çekebilir. Bu oran küçük görünebilir; ancak trilyonlarca dolarlık küresel hasıla düşünüldüğünde devasa bir kayıptır. Daha önemlisi, merkez bankalarının enflasyonla mücadele sürecini zorlaştırır. Faiz indirim beklentileri ötelenir, finansman koşulları sıkı kalır ve stagflasyon riski yeniden gündeme gelir.

Türkiye açısından ise tablo çift yönlüdür. Enerji ithalatçısı bir ekonomi olarak petrol fiyatındaki her 10 dolarlık artış cari açığı yaklaşık 4-5 milyar dolar büyütebilir. Bu durum kur ve enflasyon üzerinde baskı yaratır. Ancak aynı zamanda enerji ve lojistik koridorlarının yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye’nin jeostratejik konumu fırsatlar da sunabilir. Risk ile fırsat arasındaki denge, ekonomik yönetimin hızına ve stratejik öngörüsüne bağlı olacaktır. Sonuç olarak, İran ve ABD-İsrail hattındaki gerilim henüz küresel bir savaşa dönüşmemiş olabilir; fakat ekonomik etkileri şimdiden hissediliyor. Petrol fiyatları yükseliyor, altın değer kazanıyor, piyasalarda dalgalanma artıyor. Ekonomi beklentilerle yönetilir; eğer belirsizlik kalıcılaşırsa yatırımlar ertelenir, ticaret yavaşlar ve büyüme ivme kaybeder. Hürmüz’deki her askeri hamle, New York’tan Frankfurt’a, İstanbul’dan Şanghay’a kadar uzanan bir ekonomik titreşim yaratıyor.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
02.03.2026
Tüm Yazıları

Münih olimpiyat (1972) baskını sonrası İsrail’in kadın başbakanı Golda Meir, intikam için Filistinli Kara Eylül örgütü yöneticilerine yönelik “nokta operasyonu” kararı aldı…

Büyük çoğunluğu Avrupa şehirlerinde yaşayan Kara Eylül’cülere tek tek suikast yaptılar.

Kiminin kaldığı otelde yatağının altına bomba yerleştirdiler….Kimini asansörde kurşun yağmuruna tuttular. Kiminin ise arabasını havaya uçurdular.

FKÖ’nün Fransa temsilcisi Mahmut Hamşari bunlardan biriydi. Sabit telefonuna yerleştirilen bomba düzeneğiyle Hamşari’nin yüzü parçalandı bacağı koptu. Hastaneye bile yetiştirilemeden hayatını kaybetti.

Filistinli yöneticiler Avrupa’da açık hedef halindeydiler. Ne zaman saldırıya uğrayacaklarını bekliyorlardı.

Suikastları yapan Mossad ajanlarından biri bile yakalanmadı.

Avrupa yakalamak için kolunu bile kıpırdatmamıştı.

Dünya ilk kez bir devlet eliyle işlendiği apaçık olan suikastları sessizce izlemişti.

(The Gatekeepers adlı belgeselde suikastları yapan Mossad ajanları, cinayetleri yıllar sonra tek tek anlattılar. Meraklısı izleyebilir.)

***

Peki…İsrail bu kadar istihbaratı nasıl toplamıştı?

Filistinli yöneticileri nasıl adrese teslim bulmuşlardı?

Bir kere Avrupa’daki Yahudi nüfus doğal muhbir gibi çalışıyordu. İş dünyası, medya, reklamcılık Yahudilerin elindeydi. Geniş sosyal çevrelerinden bu bilgileri rahatlıkla toplayabiliyorlardı.

Zaten kendilerini Mossad’ın haber elemanı gibi görüyorlardı.

Adres ve konum bilgileri Mossad’a oluk oluk aktı.

***

İlk olan şey şuydu. Belki de ilk kez bir devletin istihbarat örgütü ülkesi dışında açıktan operasyona kalkışıyordu. Ve de gözünü kırpmadan cinayet işliyordu.

Bu cinayetlere batı sessiz kaldı…

Faili meçhul olarak dosyalar kapatıldı.

***

Bugünde İsrail’in elinde bir liste var…Üstelik bu kez bu liste sır değil…Tüm dünya kamuoyu biliyor.

Tek tek bu listedeki isimleri hedef alıyorlar…

Kasım Süleymani’yi nokta atışı vurdular.

Onun yerine geçen yardımcısını da aynı şekilde…

Veyisi’nin helikopterini düşürdüler…

Nasrallah’ı nokta atışı vurdular.

Haniye’yi nokta atışı…

Hamas’ın liderleri…Tek tek nokta atışıyla öldürdüler…

En son Hameney’in vurulacağını adeta davul zurnayla duyurdular.

Biz daha birkaç hafta önce tv de Hameney’i de Maduro gibi kaçıracaklar mı diye konuşuyorduk.

Bizim gördüğümüzü İran devleti görmemiş olabilir mi?

İsrail’in nasıl gözü dönmüş bir yönetime sahip olduğunu tahmin etmek zor mu?

***

50 yıldır stratejileri hiç değişmedi…

Nokta atışı kesin bir istihbarat…Gözü dönmüş bir devlet kararlılığı…Ve mutlak öldürücü bir hamle…

Peki İranlı devlet adamları ve kurmay heyet ne yaptı?

Hiçbir şey…

12 gün savaşında tamamen hasar görmüş hava savunma sistemlerinin işe yarmayacağını bile bile toplu şekilde bir arada bulunmaya devam ettiler. Burunlarının dibine kadar sızmış Mossad ve Cia ajanlarını temizleyebilmek için özel bir çaba göstermediler…

İran eski CumhurbaşkanıMahmud Ahmedinejad yıllar önce “Mossad’la mücadele birimi kurduk. Başındaki adam Mossad ajanı çıktı.” Demişti.

Tahran’ın Mossadçı kaynadığını görmezden geldiler…Ya da tedbir alamadılar.

Başta Hamaney olmak üzere tüm kurmay ekip kişisel güvenliklerini şehitlik ve kahramanlık söyleminin arkasına attılar.

Evet kahramanca şehit düştüler…Ama bir komutanın hayatta kalması halkı ve ülkesi için daha önemli ve sonuç alıcı değil midir?

***

İranlılar yakın tarihten ders çıkarmadıkları gibi hemen yanı başlarındaki Putin’i de örnek almamışlardı.

Putin, hayatını anlatan 4 bölümlük belgeselinde Amerikalı yönetmen Oliver Stone’a şunu söyledi.

Kişisel güvenliğimi kimseye emanet etmem. Bizzat kendim ilgilenirim. Bu bana Castro’dan nasihattir. Bugüne kadar hiç ihmal etmedim’

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
02.03.2026
Tüm Yazıları

İftarda balık neden pek yenilmiyor?

Ramazan akşamlarının kendine has bir ritmi var.

Gün boyu susuz kalmış bir bedenin ilk yudum suyla buluştuğu an, hurmanın damağa değdiği o kısa sükûnet, ardından çorbanın buğusuyla yükselen şükür…

İftar sofrası, elbette uzun süre yaşanan bir açlığın giderildiği ama aynı zamanda bir geleneğin, bir toplumsal hafızanın yeniden kurulduğu zaman dilimi.

İşte tam da bu yüzden, sofraya gelen her bir yemek lezzet içerir ve o bir alışkanlıktır; bir kültürdür ve bir beklentidir.

Bu beklentiler içinde kırmızı etli yemekler, güveçler, pideler, börekler ve tatlılar kendine güçlü bir yer bulurken; balık çoğu zaman o sofranın dışında kalır.

Oysa üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz. Karadeniz’in hırçın sularından Marmara’nın geçişken akıntılarına, Ege’nin berrak koylarından Akdeniz’in sıcak maviliğine kadar denizlerle çevrili bir coğrafyada, iftar sofralarında balığın daha yaygın olması gerekmez miydi?

Geleneksel sofranın hafızası

Türk mutfak kültürü üzerine yapılan akademik çalışmalar, iftar sofralarının tarihsel olarak daha çok tahıl, çorba ve et merkezli kurulduğunu gösteriyor.

Osmanlı saray mutfağını inceleyen tarihçi Priscilla Mary Işın’ın çalışmalarına göre balık elbette tüketilmekteydi; ancak iftarın sembolik omurgasını oluşturan yemekler arasında başrolde değildi. (Osmanlı Mutfak Sözlüğü, 2010).

Oruç tutanın akşam ziyafeti “İftar Sofrası”

Tarih boyunca iftardaki bu ziyafet anlayışı, daha “doyurucu” ve “ağır” yemeklerle yapılmış bir sofra anlamına gelmiş. Toplumsal hafıza da iftarı çoğu zaman etli yahniyle, kebapla ya da uzun süre tok tuttuğuna inanılan yemeklerle özdeşleştirmiş. Balık ise daha hafif, daha çabuk sindirilen bir yemek olarak bilindiğinden olsa gerek pek tercih edilmemiş denebilir.

İftarda doygunluk algısı

Gün boyu süren açlığın ardından bedenin enerjiye ihtiyacı artar. Bu noktada protein ve yağ içeriği yüksek besinlere yönelme eğilimi doğaldır. Ancak balıkta da yüksek kaliteli protein bulunur. Hatta Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yayımlanan raporlarda balığın, yüksek protein ve omega-3 yağ asitleri açısından değerli bir kaynak olduğu vurgulanır. (FAO, The State of World Fisheries and Aquaculture, 2022).

İftarda çok yağlı ve ağır yemeklerin mideyi zorladığı; reflü, hazımsızlık ve kan şekeri dalgalanmalarına yol açabileceği, Türk Gastroenteroloji Derneği ve benzeri kurumların bilgilendirmelerinde sıkça ifade ediliyor.

Balık, sindirimi nispeten kolay bir besin

Türkiye’de de Sağlık Bakanlığı’nın beslenme rehberlerinde haftada en az iki kez balık tüketimi öneriliyor. (Türkiye Beslenme Rehberi, TÜBER, 2022).

Peki, bu kadar faydasına rağmen balık, iftarda neden pek tercih edilmiyor?

Birkaç nedeni olabilir.

Koku meselesi ve toplumsal alan

Balığın iftar sofralarında geri planda kalmasının bir nedeni de eve sinen kokusu. Özellikle apartman yaşamında bir çekince oluşturuyor. Gün boyu kapalı kalan evde, iftara yakın saatlerde kızartılan balığın kokusu bazı aileler için rahatsızlık kaynağı olabilir.

Balığın mevsimselliği

Türkiye’de en yoğun balık sezonu sonbahar ve kış aylarıdır. Ramazan ayı ise her yıl yaklaşık on gün geri gelerek mevsim değiştirir. Dolayısıyla bazı yıllar Ramazan yaz aylarına denk gelir ve deniz balığı arzı azalır.

Ekonomik faktörler

Özellikle kalabalık aileler için et ya da tavukla yapılan büyük tencere yemekleri, porsiyon başına daha hesaplı bulunabilir. Balık ise türüne göre daha maliyetli olabilir.

Restoran kültürü

Türkiye’de restoranların Ramazan menülerine bakıldığında, kebap ve et ağırlıklı olduğu görülüyor. Balık restoranları elbette iftar menüsü de sunar; ancak bu işletmelerin sayısı, kebap ve geleneksel Anadolu mutfağı sunan lokantalara kıyasla daha sınırlı.

Susatma meselesi

Balığın “çok susattığı” yönündeki kanaat de büyük ölçüde pişirme yöntemine bağlı. Tuzlu, kızartılmış veya salamura balık elbette susatabilir. Ancak ızgara ya da fırında, ölçülü tuzla pişirilmiş bir balığın susatma etkisi, diğer tuzlu yemeklerden daha fazla değildir.

Belki de meselenin özü burada yatıyor: “Hafiflik”

Oruç, sabırla geçen bir günün ardından ölçülü bir iftarı önerir. Ancak bazı sofralar çoğu zaman bir “telafi şöleni”ne dönüşüyor. Gün boyu mahrum kalınan her şey, iftarda sıkıştırılır. Bu psikoloji içinde balık gibi hafif bir yemek, sanki eksik algılanıyor.

Oysa dengeli bir iftar; çorba, salata, ana yemek ve ölçülü bir tatlıdan oluştuğunda, balık gayet uygun bir ana yemek olabilir. Hatta kalp-damar sağlığı açısından da kırmızı ete kıyasla daha avantajlı. (WHO/FAO, 2011–2022 raporları).

Sofranın anlamını yeniden düşünmek

Belki de Ramazan’ın ruhuna en uygun olan, sofrayı biraz sadeleştirmek, o zaman balık, iftar sofralarında hak ettiği yeri daha çok bulabilir. Denizden gelen o sessiz bereket, iftarda sofraya konduğunda, bize lezzetin yanında ölçüyü de hatırlatabilir.

Yine de sağlıklı beslenme bilincinin artmasıyla birlikte, özellikle büyük şehirlerde Izgara levrek, fırında çupra, somonlu salatalar artık bazı iftar menülerinde yer buluyor.

Sözün özü iftar, israftan kaçınıp, ölçüyü, dengeyi ve şükrü hatırlamaktır.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
02.03.2026
Tüm Yazıları

ABD ve İsrail’in tüm uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayıp İran’a saldırması dünyadaki yeni düzeni herkesin gözleri önüne serdi. “Haydutluk düzeni”

Venezuela’da ne gördüysek İran’da da benzerini yaşıyoruz. Maduro, sınırlı bir operasyonla eşiyle birlikte konutunda yakalanırken İran’ın dini lideri bu kez çok büyük askeri yığınakla ilk saldırıda öldürüldü. Yani çok kutupluluk söyleminin gerçeği yansıtmadığını kuralsız dünyada ABD’nin tek ‘önde gelen güç’ olduğu ezberini tekrar ettik.

Trump savaşı ne kadar sürdürür

ABD bu savaşı kongre onayı olmadan ve çok düşük bir halk desteğiyle başlattı. Bu durum kendi içinde de tartışmaları beraberinde getirecektir.
Trump, saldırının ekonomik maliyeti ve kamuoyu desteği olmadan başlatılan operasyon nedeniyle seçimlerde bedel öder mi göreceğiz. İran, saldırıları özellikle vekil güçlerle dünyaya yayarsa tartışmalar büyüyebilir.
Ancak iyi hesaplanması gereken bir nokta var ki bu da savaşın sonraki süreci ve sonuçlarında belirleyici olacak. Şehadet ve dini lider faktörü !

Rusya ve Çin sessiz

Venezuela müdahalesinde dünyanın önde gelen güçlerinin sesi çıkmamıştı bugün İran vurulurken de en yakın müttefikleri Çin ve Rusya’nın sessizliğine tanıklık ettik.
Suriye sonrası yeniden yapılanıyor diye baktığımız Ortadoğu’da İran’ın intikam salvoları yeni bir ateşi körükleyecek gibi duruyor.

Çünkü konuya sadece İran olarak bakmak bir anlamda kör bakmak anlamına geliyor.
Coğrafyaya dağılan ortak çıkarlar ve kaygılar var. Pakistan ve Afganistan çatışması nereye varacak? Çin bu durumda nasıl davranacak kendi faydasına bir formül geliştirebilecek mi?
ABD’de yükselen anayasa vurgusu sadece bir söylemden ibaret değil. Savaşı ve kaosu öngörenlerin çıkacak faturanın kabarık olmasından korkusunu da yansıtıyor.

Dini lider faktörü

İran savaşı Ayetullah ALİ Hamaney’in öldürülmesiyle genişleyecek mi yoksa bir durulma sürecine mi girecek izliyoruz. Peki neler olabilir ? Ölen sadece şahıs olarak Hamaney değildi. Ayetullah’ın anlamına bakıldığında (Allah’ın delili) bu daha iyi anlaşılabilir. Yıllarca kökleşmiş bir rejimin kutup yıldızı denebilir.

Ali Rıza Arifi’yle yola devam

O nedenle İran’a yapılan hava saldırıları ve liderlerinin öldürülmesi 47 yıllık rejimin düşürülmesine yetmeyecektir. Hamaney öldürülmeden önce kendisinden sonraki dönem için hazırlıklara başlanmıştı.
Şimdi belirlenen geçici liderliğe getirilen
Ali Rıza Arafi’yle İran yönetimi yoluna devam edecek.
İçeride karışıklık ve iç savaş ihtimaline karşı rejimin sert tedbirler alacağı tahmin edilebilir. Geçen yılki 12 gün savaşı sırasında PKK uzantısı Kürt bölücüler ayaklanma çağrısı yapmıştı ve İran rejimi onları sert şekilde ezmişti.

İsrail’in hava saldırıları devam ediyor

İran cevap vermeye devam ediyor körfez ülkelerine yapılan saldırılarını izledik. Ama ABD ve İsrail, İran’ı böyle yaralı yakalamışken vurmaya devam edecektir. Halkı sindirmeye dönük hava saldırıları sürüyor ve İran’ın kendisini toparlamasına izin vermeyecekleri görülüyor.

Diplomasinin artık kriz çözümünde sonuç üretmediğini tüm dünya gördü. Bir yandan görüşmeler sürerken diğer taraftan saldırılar düzenleniyor. Umman üzerinden İran’a barış ve dialog mesajları verilirken operasyon düğmesine basıldı. Ve bunun planlı bir adım olduğu söyleniyor. İnsanın aklına, ‘Görüşmeler iyi ki İstanbul’da devam etmemiş’ cümlesi gelmiyor değil.

En sıkıntılı durum körfez ülkeleri için yaşanıyor. İran körfez ülkelerine dönük saldırılarını sürdürüyor. ABD ile iyi ilişkiler ve milyarlarca dolarlık savunma harcamaları kendilerini korumaya yetmedi. Burj El Halifa gibi Dubai ve emirliklerin en prestijli binaları vuruldu. Bundan sonra kendilerini korumak için yeni güvenlik işbirlikleri arayabilirler.

Çözüm için çalışan ülke Türkiye

Türkiye bölgede çatışmanın tarafı olmayan diplomasi ve dialog arayışlarını sürdüren çözüm için çalışan tek ülke oldu. Bundan sonra ağırlığı artarak devam edecektir. Ama İran’ın bölünmesi, iç savaş ihtimali en çok Ankara’yı olumsuz etkiler. O nedenle Türkiye, krizin ilk gününden itibaren yaptığı gibi İran’ın bütünlüğünün muhafazası için Tahran’a destek vermeye devam eder.

Lider öldü ama rejim ayakta

Libya’da Kaddafi, Suriye’de Hafız Esad, Irak’ta ise Saddam Hüseyin en etkili figürlerdi. Onlar ortadan kaldırıldığında sistem çöktü ve ülkeleri dağıldı. Ama İran’da rejim Ayetullah Hamaney üzerine kurulu değil ve rejim olduğu gibi ayakta. Yeni bir isimle İran İslam Cumhuriyeti yoluna devam edecektir fakat değişim ihtimali masadaki formüllerden biri.
Peki Irak’taki yönetim formülü İran’a uygulanabilir mi? Irak şiileri ‘velayeti fakih’ kavramına uzak duruyorlar. Yani Irak’ta ulemalar din işleriyle uğraşır devlet yönetme konusunu siyasetçilere bırakır anlayışı hakim. Ali Sistani bu görüşü benimsemişti. Bu formül işler mi İran’daki 47 yıllık pratik böyle bir değişimi kabul eder mi sorusuna cevap aranıyor.

İran ile ilgili bilgi ve kaynak sıkıntısı da dikkat çekici. Genel olarak ABD ve İsrail etkisinde olan bir yaklaşımla kaleme alınmış makalelerden bolca var. Bu durum gerçeğin resmini çekmemizi zorlaştırıyor.
Ancak şunu söylemek mümkün; İran Venezuela’ya benzemez! Dini bir figür ve edilmiş yeminler var. Maddi olarak ya da silahlanma konusunda zayıf bile olsa Perslere kadar dayanan kadim bir yapıdan sözediyoruz.
Meşhur sözle bitirelim, Savaşın kazananı barışın kaybedeni olmaz.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
01.03.2026
Tüm Yazıları

Bolu Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü irtikap soruşturmasında şüphelilerden alınan ilk ifadelerde çelişkili beyanlar olduğu ortaya çıktı. Belediye Başkanı Tanju Özcan firmalarla toplantı yapıldığını ve firmalardan “vakfa destek” istendiğini kabul ederken, BOLSEV Yönetim Kurulu Başkanı Ali Sarıyıldız aynı süreçten haberi olmadığını söyledi.

Özcan'ın “destek istedik” derken, Sarıyıldız'ın “para talep edildiğini” hiç duymadığını söylemesi dikkat çekti. Vakıf yetkilileri reklam bedelinin konuşulmadığını iddia ederken, net rakamların telaffuz edilmesi de bir başka çelişki olarak değerlendiriliyor. Belediyenin baskı denetimleri konusunda “rutin” savunması yapılırken, denetimlerin zamanlaması soru işaretleri oluşturuyor.

Bolu Belediyesi ve BOLSEV bağlantılı yürütülen soruşturma kapsamında alınan ifadeler, şüpheli Tanju Özcan ve ekibinin beyanları arasında dikkat çekici çelişkileri ortaya koydu. Özellikle Belediye Başkanı Tanju Özcan ile BOLSEV Yönetim Kurulu Başkanı Ali Sarıyıldız’ın beyanları arasındaki farklılıklar, sürecin nasıl işlediğine dair ciddi soru işaretleri doğurdu.

“Toplantı Yapıldı” – “Hiç Duymadım”

Tanju Özcan verdiği ifadede market temsilcileriyle belediye binasında toplantı yapıldığını ve vakfa destek istendiğini açıkça kabul etti. Ancak aynı dosyada, BOLSEV Yönetim Kurulu Başkanı olan şüpheli Ali Sarıyıldız ise toplantıdan ve belediye başkanının para talebinden haberi olmadığını beyan etti.

Burada kritik soru şu: Eğer Başkan Özcan'ın dediği gibi vakfa destek amacıyla market firmaları ile bir toplantı yapıldıysa ve vakfa destek talep edildiyse, vakıfla bağlantılı yapının başındaki isim olan Sarıyıldız bu süreci nasıl hiç duymamış olabilir?

Destek mi, Ticari Reklam mı?

Dosyadaki bir diğer çarpıcı çelişki ise talebin niteliği konusunda ortaya çıktı. Şüpheli Tanju Özcan: “Vakfa destek istedik.” derken, şüpheli Ali Sarıyıldız, “Ticari reklam anlaşması yaptık.” ifadelerini kullandı. Şüpheli Süleyman Can ise “Para istemedik.” diyerek iddiaları tümden reddetti.

Şüpheli Özcan maddi talebi, “destek-burs-sosyal amaç” şeklindeki söylemlerle meşrulaştırıcı bir dille anlatırken, Vakıf yöneticisi konumundaki şüpheli Süleyman Can’ın aynı bağlamı anlatırken “para/bağış isteme” kısmını tamamen dışarıda bırakıp ilişkiyi salt idari-ticari bir çerçevede tutmaya çalıştığı görüldü.

Aynı sürecin üç farklı anlatımla ifade edildiği görülürken, bir taraf bağış vurgusu yapıyor, diğer taraf ticari ilişkiden söz ediyor; bir diğer isim ise doğrudan talebi reddediyor. Bu tablo, anlatımlar arasındaki uyumsuzluğu daha da belirgin hale getiriyor.

Ayrıca Belediye Başkanının, kendilerini tanımadığını söylediği market firmaları ile toplu bir toplantı yapmış olması da ayrıca dikkat çekici bulundu.

Rakam Konuşulmadı mı?

Belediye Başkanı Özcan, toplantıda rakam konuşulmadığını söyledi. Ancak Sarıyıldız ifadesinde reklam rakamları olarak 12.500 TL + KDV teklif verildiğini ve aylık 300.000 TL’lik anlaşma yapıldığını belirtti.

Bu durum, “Eğer toplantıda rakam konuşulmadıysa, bu tutarlar ne zaman ve kim tarafından belirlendi?” sorusunu gündeme getirdi.

Denetimler “Rutin” Deniliyor; Ancak Zamanlama Dikkat Çekiyor

Belediye yetkilileri denetimlerin rutin olduğunu savunuyor. Ancak müşteki ifadelerinde, reklam teklifinden sonra denetimlerin yoğunlaştığı ve ruhsat süreçlerinde baskı hissedildiği iddia ediliyor.

Nitekim birden fazla müştekinin aynı husustan şikayetçi olması ve daha evvel gündeme gelmeyen NACE kodu meselesinin toplantıdan sonraki denetimlerde gündeme gelmesi kuşkuları artırdı. Yine ikinci denetimin sadece A101 ve ŞOK’a yapılması da dikkat çekti.

“Ya Seve Seve Vereceksiniz, Ya S. S.” İfadesi

Birden fazla müşteki, toplantılarda şüpheli Tanju Özcan’ın market temsilcilerine baskı içerikli ifadeler kullandığını öne sürerken, şimdiye kadar ifade veren tüm şüphelilerin bu iddiaları reddetmesi bir başka dikkat çekici unsur oldu.

Buna karşılık müşteki tarafında birbirini teyit eden çoklu beyanların bulunduğu ve bu durumun iddiaların tamamen göz ardı edilmesini zorlaştırdığı ifade ediliyor.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş