Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
ABD ve İran arasındaki gerilim bitmek bilmiyor. ABD hava saldırıları ve İran'ın Ürdün, Bahreyn ve Kuveyt'teki üslere yönelik misillemeleri, tarafların doğrudan büyük bir savaştan kaçındığı gösteriyor. Ancak bu kontrollü tırmanmayla tansiyon giderek kronik hale geliyor.
Peki dünyanın en kritik enerji geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı'ndaki kriz ne aşamada? İran saldırılarındaki öncelikli hedef ne? Yaşanan gelişmeler küresel ekonomiyi ve Türkiye'yi nasıl etkileyecek? Ve herkesin merak ettiği gibi bu savaş nasıl bitecek? Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet Gökhan Özçubukçu, enerji hatlarındaki tehlikeyi, enflasyon baskısını ve olası senaryoları Tgrthaber.com Özel Haber Şefi Bengü Sarıkuş'a detaylandırdı.

ABD’nin son hava dalgaları, İran’ın Ürdün, Bahreyn ve Kuveyt’teki üslere yönelik misillemeleri ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim göz önüne alındığında, bu kriz şu an tam anlamıyla hangi aşamada?
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet Gökhan Özçubukçu: ABD’nin son hava saldırıları, İran’ın Ürdün, Bahreyn ve Kuveyt’teki Amerikan askeri varlığına yönelik misillemeleri ve Hürmüz Boğazı çevresinde artan güvenlik riskleri birlikte değerlendirildiğinde, mevcut krizin klasik bir caydırıcılık rekabetinin ötesine geçtiği, ancak henüz tam ölçekli ve uzun süreli bir bölgesel savaşa dönüşmediği söylenebilir. Mevcut tablo, uluslararası ilişkiler literatüründe sıklıkla ‘‘kontrollü tırmanma’’ (managed escalation) olarak tanımlanan bir sürece işaret etmektedir. Taraflar birbirlerine askeri, siyasi ve psikolojik maliyet yüklemeye çalışırken, aynı zamanda çatışmanın geri dönüşü zor bir bölgesel savaşa evrilmesini engelleyecek belirli sınırları da gözetmektedir.
ABD açısından bakıldığında gerçekleştirilen hava operasyonları, yalnızca İran’ın askeri kapasitesini sınırlandırmayı değil, aynı zamanda bölgedeki müttefiklerine güvence vermeyi ve caydırıcılık kapasitesini korumayı hedeflemektedir. İran ise doğrudan geniş çaplı bir konvansiyonel savaş yerine, kontrollü misillemeler yoluyla hem iç kamuoyuna hem de bölgesel aktörlere stratejik kararlılık mesajı vermeye çalışmaktadır. Bu durum, tarafların doğrudan savaş yerine maliyet üretme stratejisini tercih ettiklerini göstermektedir.
Krizin en hassas boyutlarından biri ise hiç kuşkusuz Hürmüz Boğazı’dır. Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü ve sıvılaştırılmış doğal gaz sevkiyatlarının kayda değer bir kısmı bu dar deniz geçidinden gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla burada yaşanabilecek herhangi bir güvenlik sorunu yalnızca İran ile ABD arasındaki güç mücadelesini değil, küresel enerji fiyatlarını, deniz taşımacılığını, sigorta maliyetlerini ve uluslararası tedarik zincirlerini de doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle Hürmüz Boğazı bugün yalnızca askeri bir alan değil, aynı zamanda küresel ekonomik güvenliğin de kritik merkezlerinden biri haline gelmiştir.

Mevcut gelişmeler, krizin bölgesel sınırları aşabilecek bir potansiyele sahip olduğunu göstermektedir. Körfez ülkeleri, İsrail, Irak ve Doğu Akdeniz’deki güvenlik dengeleri bu süreçten doğrudan etkilenmektedir. Bunun yanında enerji ithalatına bağımlı Avrupa ekonomileri ile Asya’daki büyük tüketici ülkeler de gelişmeleri yakından takip etmektedir. Dolayısıyla kriz artık yalnızca iki ülke arasındaki bir askeri gerilim olarak değil, küresel ekonomi ve uluslararası güvenlik mimarisini etkileyebilecek çok katmanlı bir jeopolitik mesele olarak değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte mevcut aşamada tarafların diplomatik kanalları tamamen kapattıklarını söylemek de doğru değildir. Tarihsel deneyimler, ABD ile İran arasındaki en yüksek gerilim dönemlerinde dahi doğrudan veya dolaylı diplomatik temasların sürdürülebildiğini göstermektedir. Bu nedenle mevcut tablo, tam ölçekli savaştan ziyade yüksek riskli ancak kontrol altında tutulmaya çalışılan bir kriz yönetimi süreci olarak okunmalıdır. Ancak yanlış hesaplama, iletişim eksikliği veya üçüncü aktörlerin sürece doğrudan dâhil olması halinde bu dengenin kısa sürede değişebileceği de göz ardı edilmemelidir.

Bu güç dengesinde hangi taraf yıpranma sürecine daha dayanıklı sinyaller veriyor?
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet Gökhan Özçubukçu: Bu soruya tek bir tarafı işaret ederek cevap vermek doğru olmaz. Çünkü ‘‘yıpranmaya dayanıklılık’’ yalnızca askerî kapasiteyle değil, ekonomik direnç, sanayi üretimi, kamuoyu desteği, müttefik ağları, lojistik sürdürülebilirlik ve diplomatik hareket alanı gibi birçok değişkenle birlikte değerlendirilmelidir. Bu çerçevede mevcut tablo, her iki tarafın da farklı alanlarda avantaj ve dezavantajlara sahip olduğunu göstermektedir.
Amerika Birleşik Devletleri, konvansiyonel askerî kapasite, hava ve deniz üstünlüğü, küresel lojistik ağı, ileri teknolojiye dayalı savunma sistemleri ve geniş müttefik ağı sayesinde uzun süreli askerî operasyonları sürdürebilecek önemli imkânlara sahiptir. Ayrıca küresel finans sistemi içerisindeki ağırlığı ve savunma sanayi üretim kapasitesi, Washington’a uzun vadeli stratejik esneklik sağlamaktadır. Bununla birlikte ABD açısından uzun süreli krizlerin yalnızca askerî maliyetleri değil, ekonomik yükleri, bölgedeki üslerin güvenliği, müttefiklerin tutumu ve iç kamuoyunun desteği gibi faktörler de belirleyici olmaktadır. Özellikle Orta Doğu’da uzayan çatışmaların geçmişte Amerikan dış politikasında önemli tartışmalara yol açtığı bilinmektedir.
İran ise farklı bir direnç modeli sergilemektedir. Uzun yıllardır çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya olması nedeniyle ekonomik ve siyasi baskılar altında faaliyet göstermeye alışmış bir devlet yapısına sahiptir. Bu süreçte geliştirdiği asimetrik güvenlik stratejileri, füze kapasitesi, insansız hava araçları, bölgesel ortaklıkları ve vekil aktörlerle oluşturduğu güvenlik ağı, konvansiyonel güç dengesindeki dezavantajlarını belirli ölçüde dengelemeyi amaçlamaktadır. Dolayısıyla İran’ın dayanıklılığı, doğrudan askerî üstünlükten ziyade çatışmanın maliyetini artırabilme ve süreci uzatabilme kapasitesi üzerinden değerlendirilmektedir.
| Değerlendirme | Amerika Birleşik Devletleri | İran |
|---|---|---|
| Genel Durum | Çok sayıda değişkene göre değerlendirilmeli. Farklı alanlarda avantaj ve dezavantajlara sahip. | Farklı bir direnç modeli sergiliyor. Konvansiyonel dezavantajlarını dengelemeye çalışıyor. |
| Askeri Kapasite | Konvansiyonel askerî kapasite, hava ve deniz üstünlüğü, ileri teknolojiye dayalı savunma sistemleri. | Füze kapasitesi, insansız hava araçları, asimetrik güvenlik stratejileri. |
| Ekonomik Direnç | Küresel finans sistemi içerisindeki ağırlığı, savunma sanayi üretim kapasitesi. | Uzun yıllardır yaptırımlarla karşı karşıya, ekonomik ve siyasi baskılar altında faaliyet göstermeye alışkın. |
| Kamuoyu Desteği | İç kamuoyunun desteği önemli bir belirleyici faktör. Geçmişte Amerikan dış politikasında tartışmalara yol açmıştır. | Belirtilmemiş, ancak askeri kapasiteden ziyade maliyet artırabilme üzerinden değerlendiriliyor. |
| Müttefik Ağları | Geniş müttefik ağı. | Bölgesel ortaklıklar ve vekil aktörlerle oluşturduğu güvenlik ağı. |
| Lojistik Sürdürülebilirlik | Küresel lojistik ağı, uzun süreli askerî operasyonları sürdürebilecek imkanlar. | Belirtilmemiş. |
| Diplomatik Hareket Alanı | Belirtilmemiş. | Belirtilmemiş. |
| Uzun Vadeli Stratejik Esneklik | Küresel finans sistemi ve savunma sanayi üretimi sayesinde uzun vadeli stratejik esneklik. | Çatışmanın maliyetini artırabilme ve süreci uzatabilme kapasitesi üzerinden dayanıklılık. |
| Riskler/Zorluklar | Uzun süreli krizlerin askerî maliyetleri, ekonomik yükleri, bölgedeki üslerin güvenliği, müttefiklerin tutumu, iç kamuoyunun desteği. | Belirtilmemiş. |
Bu nedenle mevcut güç mücadelesi, klasik anlamda ‘‘hangi taraf daha güçlü?’’ sorusundan ziyade ‘‘hangi taraf uzun süreli maliyetleri daha etkin yönetebilir?’’ sorusunu öne çıkarmaktadır. ABD’nin teknolojik ve ekonomik kapasitesi önemli bir avantaj sunarken, İran’ın uzun yıllara dayanan yaptırım tecrübesi ve asimetrik güvenlik anlayışı da farklı bir direnç modeli ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak bugünkü aşamada taraflardan birinin açık biçimde yıpranma sürecine daha dayanıklı olduğunu söylemek yerine, iki ülkenin farklı alanlarda farklı dayanıklılık mekanizmalarına sahip olduğu söylenebilir. Krizin seyrini belirleyecek temel unsur ise yalnızca askerî kapasite değil, ekonomik sürdürülebilirlik, diplomatik manevra alanı, enerji piyasalarındaki gelişmeler ve bölgesel aktörlerin süreçte alacağı pozisyon olacaktır. Bu nedenle yıpranma savaşının sonucunu tek bir parametre üzerinden değerlendirmek yerine çok boyutlu bir stratejik analiz çerçevesinde ele almak daha sağlıklı olacaktır.

Çatışmanın sadece iki ülke arasında kalmayıp Körfez ülkelerini, Ürdün’ü ve enerji hatlarını (Hürmüz Boğazı) doğrudan kilitlemesi küresel ekonomiyi ve Türkiye’yi nasıl etkiliyor?
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet Gökhan Özçubukçu: Bugün yaşanan kriz, Körfez güvenlik mimarisini, uluslararası enerji ticaretini ve küresel tedarik zincirlerini doğrudan etkileyen çok katmanlı bir jeopolitik meseleye dönüşmüştür. Özellikle Körfez ülkelerinin, Ürdün’ün ve Hürmüz Boğazı’nın doğrudan kriz denklemine dâhil olması, çatışmanın bölgesel sınırları aşarak küresel ekonomi üzerinde hissedilen sonuçlar üretmesine neden olmaktadır.
Öncelikle Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemini vurgulamak gerekir. Basra Körfezi’ni Umman Denizi ve Hint Okyanusu’na bağlayan bu dar su yolu, dünya enerji güvenliğinin en kritik geçiş noktalarından biridir. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri ile önemli miktarda sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) sevkiyatı bu güzergâh üzerinden gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla burada yaşanacak herhangi bir askerî gerilim, deniz taşımacılığına yönelik güvenlik risklerini artırmakta, tanker sigorta maliyetlerinin yükselmesine, navlun ücretlerinin artmasına ve enerji arzına ilişkin belirsizliklerin derinleşmesine yol açmaktadır.
Enerji piyasalarında çoğu zaman fiilî bir kesinti yaşanmasa bile, yalnızca böyle bir ihtimalin ortaya çıkması dahi petrol ve doğal gaz fiyatlarında dalgalanmalara neden olabilmektedir. Bu durum, küresel enflasyon üzerinde baskı oluştururken enerji ithalatçısı ülkelerin ekonomik kırılganlığını da artırmaktadır.

Körfez ülkeleri açısından bakıldığında ise Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Kuveyt gibi enerji ihracatçılarının büyük bölümü, ihracatlarını doğrudan Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştirmektedir. Bu nedenle boğazdaki güvenlik riski yalnızca İran ile ABD arasındaki bir askerî mesele değil, Körfez ekonomilerinin sürdürülebilirliği açısından da kritik bir güvenlik sorunudur. Aynı şekilde Ürdün’ün de bölgedeki Amerikan askerî varlığı ve lojistik hatları açısından önemli bir konumda bulunması, çatışmanın coğrafi kapsamının genişlediğini göstermektedir. Bu durum, bölgesel aktörlerin istemeden de olsa krizin taraflarından biri hâline gelme riskini artırmaktadır.

Türkiye açısından değerlendirildiğinde ise etkiler hem ekonomik hem de jeostratejik boyutta ortaya çıkmaktadır. Türkiye enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü dış kaynaklardan karşılayan bir ülkedir. Petrol ve doğal gaz fiyatlarında yaşanabilecek sert yükselişler, enerji ithalat faturasını artırarak cari denge, üretim maliyetleri ve enflasyon üzerinde doğrudan baskı oluşturabilir. Bunun yanında küresel deniz taşımacılığındaki maliyet artışları, dış ticaret ve lojistik sektörünü de etkileyebilir. Bu nedenle Türkiye, bölgedeki güvenlik gelişmelerini yalnızca dış politika perspektifiyle değil, aynı zamanda ekonomik güvenlik açısından da yakından takip etmektedir.

Bununla birlikte kriz, Türkiye açısından yalnızca riskler değil, belirli stratejik fırsatlar da doğurabilir. Enerji arz güvenliği konusunda yaşanan belirsizlikler, alternatif enerji ve ulaştırma koridorlarının önemini artırmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin merkezinde yer aldığı Orta Koridor, Bakü–Tiflis–Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı, TANAP ve diğer doğu-batı bağlantıları, Avrupa’nın enerji ve lojistik güvenliği açısından daha stratejik hâle gelebilir. Benzer şekilde Azerbaycan ve Hazar Havzası kaynaklarının Türkiye üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırılması, enerji arzının çeşitlendirilmesine katkı sağlayabilir. Bu nedenle mevcut kriz, yalnızca Orta Doğu’nun değil, Avrasya bağlantısallığının ve alternatif enerji güzergâhlarının da yeniden değerlendirilmesine yol açmaktadır.
Sonuç olarak ABD–İran gerilimi artık iki ülke arasındaki askerî bir rekabetin ötesine geçmiş durumdadır. Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, küresel enerji piyasalarının istikrarı, deniz ticaret yollarının sürekliliği ve alternatif ulaştırma koridorlarının geleceği aynı jeopolitik denklem içerisinde değerlendirilmektedir. Bu nedenle krizin seyri, yalnızca bölgesel güvenliği değil, küresel ekonomik istikrarı ve enerji jeopolitiğini de doğrudan etkileyecek niteliktedir. Türkiye ise bu süreçte hem enerji ithalatçısı bir ülke olarak ortaya çıkabilecek ekonomik riskleri yönetmek hem de sahip olduğu jeostratejik konumu kullanarak alternatif enerji ve ulaştırma koridorlarının güçlendirilmesine katkı sağlamak durumundadır. Bu çerçevede enerji güvenliği, önümüzdeki dönemde yalnızca ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda ulusal güvenlik ve dış politika stratejisinin temel unsurlarından biri olmaya devam edecektir.

Temmuz ayında Ürdün’deki Muwaffaq Salti Hava Üssü’ne düzenlenen saldırıdan sonra İran’ın yalnızca ABD güçlerini değil, Ürdün’deki mevcut siyasi düzeni de hedef aldığı iddiaları doğru mu?
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet Gökhan Özçubukçu: Bu iddiaları mevcut veriler ışığında kesin biçimde doğrulamak veya reddetmek mümkün değildir. Kamuoyuna yansıyan bilgiler incelendiğinde İran’ın açıklamalarında öncelikli hedef olarak Ürdün devleti veya Haşimi monarşisinden ziyade, Ürdün topraklarında bulunan Amerikan askerî varlığı ve ABD’nin bölgesel operasyonel altyapısı öne çıkmaktadır. Özellikle Muwaffaq Salti Hava Üssü’nün hedef alınması, İran tarafından ABD’nin bölgedeki askerî faaliyetlerine karşı verilen bir misilleme olarak çerçevelendirilmiştir. Dolayısıyla mevcut göstergeler, saldırının doğrudan Ürdün’deki siyasi düzeni değiştirmeyi amaçladığını ortaya koymamaktadır.
Ancak uluslararası ilişkiler açısından askerî hedef ile siyasi sonuç her zaman birbirinden ayrılmaz. Bir devlet doğrudan başka bir ülkenin yönetimini hedef almadan da o ülkenin güvenlik algısını, iç siyasi tartışmalarını ve dış politika tercihlerini etkileyebilir. Bu nedenle Ürdün’deki Amerikan üslerinin hedef alınması yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasi ve psikolojik etkiler de üretmektedir. Çünkü Ürdün, uzun yıllardır ABD’nin Orta Doğu’daki en önemli stratejik ortaklarından biri olarak görülmekte, ülke topraklarındaki Amerikan askerî varlığı ise Washington’un bölgesel güvenlik mimarisinin önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır. Bu üslerin saldırıya uğraması, hem Ürdün’ün güvenlik kapasitesinin hem de ABD ile yürüttüğü stratejik iş birliğinin kamuoyunda daha fazla sorgulanmasına neden olabilmektedir.

Bunun yanında Ürdün, coğrafi konumu itibarıyla Irak, Suriye, Suudi Arabistan ve İsrail-Filistin hattının kesişim noktasında yer alan, bölgesel istikrar açısından kritik öneme sahip bir ülkedir. Bu nedenle Ürdün’de yaşanabilecek herhangi bir güvenlik zafiyeti yalnızca ülke sınırları içerisinde kalmayıp Levant ve Körfez güvenlik dengelerini de etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir. İran’ın doğrudan Ürdün yönetimini hedef aldığına dair kesin kanıtlar bulunmasa da, Amerikan askerî altyapısının hedef alınması Ürdün’ü kaçınılmaz biçimde kriz denkleminin bir parçası hâline getirmektedir.
Öte yandan İran’ın uzun yıllardır benimsediği güvenlik stratejisine bakıldığında, doğrudan rejim değişikliği hedeflemekten ziyade rakiplerinin askerî varlığının maliyetini artırmaya yönelik asimetrik yöntemlere ağırlık verdiği görülmektedir. Bu çerçevede ABD üslerinin hedef alınması, Washington’a doğrudan mesaj vermenin yanı sıra, ABD ile yakın güvenlik iş birliği içinde bulunan bölgesel aktörlere de dolaylı bir caydırıcılık mesajı taşımaktadır. İran açısından amaç, ABD’nin bölgedeki hareket alanını daraltmak ve Amerikan askerî varlığının güvenli olmadığı algısını oluşturmaktır.
Dolayısıyla mevcut bilgiler ışığında en dengeli değerlendirme, İran’ın öncelikli hedefinin Ürdün’deki mevcut siyasi düzeni doğrudan değiştirmekten ziyade, ABD’nin bölgesel askerî mimarisini yıpratmak ve bu mimariye ev sahipliği yapan ülkeler üzerinde stratejik baskı oluşturmak olduğudur. Bununla birlikte bu tür saldırılar doğal olarak Ürdün’ün iç güvenliği, ekonomik istikrarı, yatırım ortamı ve kamuoyu dengeleri üzerinde dolaylı etkiler yaratmaktadır. Bu nedenle saldırıların askerî boyutu kadar siyasi ve psikolojik sonuçlarını da dikkate almak gerekir. Başka bir ifadeyle, hedef doğrudan Ürdün yönetimi olmasa bile, ortaya çıkan etkiler Ürdün’ün güvenlik politikalarını ve dış politika tercihlerini yeniden gözden geçirmesine yol açabilecek niteliktedir. Bu da modern çatışmalarda askerî operasyonların yalnızca sahadaki sonuçlarıyla değil, oluşturduğu stratejik ve siyasi etkiler üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Sizce bu kriz ne zaman ve nasıl bir masayla son bulur?
Uluslararası İlişkiler Uzmanı Mehmet Gökhan Özçubukçu: Uluslararası krizlerin kesin bir tarihte veya belirli bir yöntemle sona ereceğini öngörmek mümkün değildir. Ancak uluslararası ilişkiler tarihinde benzer örneklere bakıldığında, bu ölçekteki krizlerin büyük çoğunluğunun askerî yollarla değil, tarafların maliyet-fayda hesaplarını yeniden değerlendirdiği diplomatik süreçler sonucunda sonlandığı görülmektedir. Bu nedenle ABD ile İran arasında yaşanan mevcut gerilimin de nihai olarak doğrudan veya dolaylı müzakereler yoluyla yönetilebilir bir çerçeveye taşınması en olası senaryo olarak değerlendirilebilir.
Bugün gelinen noktada her iki tarafın da tam ölçekli ve uzun süreli bir bölgesel savaşın ekonomik, askerî ve siyasi maliyetlerinin oldukça yüksek olduğunun farkında olduğu söylenebilir. ABD açısından bakıldığında uzun süre devam edecek bir Orta Doğu krizinin bölgedeki askerî yükü artırması, küresel enerji piyasalarını olumsuz etkilemesi ve müttefikleri üzerinde ilave güvenlik baskıları oluşturması önemli maliyetler doğuracaktır. İran açısından ise yaptırımların daha da ağırlaşması, ekonomik baskının derinleşmesi ve bölgesel istikrarsızlığın ülke ekonomisine yansımaları uzun vadede sürdürülebilir değildir. Dolayısıyla her iki aktörün de belirli bir aşamadan sonra kontrollü bir gerilim yönetimine yönelmesi rasyonel görünmektedir.

Bununla birlikte bu müzakerelerin doğrudan Washington ile Tahran arasında başlaması beklenmeyebilir. Geçmiş deneyimler, ABD ile İran arasındaki en kritik krizlerde dahi üçüncü tarafların arabuluculuğunda dolaylı diplomatik kanalların işletildiğini göstermektedir. Umman, Katar ve zaman zaman İsviçre gibi ülkeler geçmişte bu tür temaslara ev sahipliği yapmış, ayrıca Avrupa ülkeleri de diplomatik süreçlerin yeniden başlatılmasına katkı sağlamıştır. Bu nedenle olası bir çözüm masasının da ilk aşamada doğrudan siyasi uzlaşmadan ziyade ateşkes mekanizmaları, karşılıklı saldırıların durdurulması, deniz ticaretinin güvence altına alınması ve yanlış hesaplama riskini azaltacak askerî iletişim kanallarının oluşturulması gibi güven artırıcı adımlarla şekillenmesi daha muhtemeldir.
Diğer taraftan Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, enerji arzının devamlılığı ve bölgesel deniz ticaretinin kesintiye uğramaması uluslararası toplum açısından ortak bir öncelik oluşturmaktadır. Çünkü bu kriz yalnızca ABD ve İran’ı değil, Avrupa’dan Asya’ya kadar enerji ithalatçısı birçok ülkeyi, küresel finans piyasalarını ve uluslararası lojistik ağlarını da doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle enerji güvenliği, olası müzakere sürecinin en önemli başlıklarından biri olacaktır. Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğinin sağlanması, bölgesel tansiyonun düşürülmesi ve enerji piyasalarındaki belirsizliğin azaltılması, diplomatik sürecin öncelikli hedefleri arasında yer alacaktır.

Sonuç olarak bu krizin tek bir anlaşmayla aniden sona ermesinden ziyade, aşamalı bir diplomatik süreçle yönetilmesi daha olası görünmektedir. İlk aşamada askerî gerilimin kontrol altına alınması, ardından karşılıklı güven artırıcı önlemlerin hayata geçirilmesi ve sonrasında daha kapsamlı güvenlik ile nükleer dosyaların yeniden müzakere edilmesi beklenebilir. Dolayısıyla kalıcı çözümün, yalnızca ABD ile İran arasında değil, Körfez güvenliği, enerji arzı, deniz ticaret yolları ve bölgesel istikrarı da kapsayan çok taraflı bir diplomatik çerçeve içerisinde şekillenmesi daha gerçekçi bir beklenti olacaktır. Böyle bir süreç kısa vadede değil, tarafların askerî kazanımlarından çok diplomatik çözümün maliyet açısından daha rasyonel olduğuna kanaat getirdiği aşamada mümkün olacaktır.