Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Futbolda sürekli kavgaları, çekişmeleri izlerken, açılan pankart ile birleştirici gücü de hissettik. Demek ki futbolda sadece haftanın en çok konuşulan anı bir gol, bir kırmızı kart olmaz. Bazen de tribünden açılan bir pankart, tüm oyuncuları bir araya getirebilir. Son günlerde konuşulan, Victor Osimhen’in annesi için açılan pankart da tam olarak bunu sağladı.
Rakip futbolcuların kavgaları, diyalogları derken, futbol sadece ezeli rekabetin olduğu bir spor dalı olarak görüldü. Farklı tribünler, farklı renkler ve farklı tezahüratların olduğu karşılaşmaların aslında sadece bir oyun olduğu çoğu zaman unutulur.
Victor Osimhen’in annesine yönelik tribünde açılan o pankart, hem taraftara hem de futbol dünyasındaki insanlara bu gerçeği hatırlattı. Yapılan küçük jest farklı takımlardaki insanları da duygulandırdı. Rakipliklerin, puan hesaplarının, sosyal medyadaki tartışmaların ötesinde; bir futbolcunun hayatındaki en önemli figürlerden birine gösterilen saygı, futbolun insani yönünü yeniden insanlara gösterdi.
Bugün modern futbol çoğu zaman istatistiklerle, transfer bedelleriyle ve şampiyonluk yarışlarıyla konuşulurken yapılan fedakarlıklar, sağlığın, sakatlıkların, ailelerin önemini bir kez daha hatırlatıldı. Mert Müldür'ün nişanlısına edilen küfür, futbolun bir spor dalı unutanları gösterse de Victor Osimhen'e yapılan jest ise birlik beraberliği tekrar hatırlattı.
Açılan pankartın bu kadar konuşulmasının sebebi de aslında futbolun sadece skor tabelasından ibaret olmadığını hatırlattı. Tribünde binlerce kişinin aynı anda bir oyuncunun kişisel hikâyesine saygı duydu, acısına ortak oldu.
Belki de futbola biraz daha oyun olarak bakmaya ihtiyacımız var. Kazananın ve kaybedenin olduğu ama sonunda herkesin aynı sahnenin parçası olduğu bir oyun. Çünkü sahadaki kimse kimsenin düşmanı değil.
Victor Osimhen futbolun yalnızca rekabetten ibaret olmadığını, aynı zamanda empati, saygı ve insanlık barındırdığını gösterdi.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İBB duruşmalarının başlamasının ardından çok dikkat çeken bir adım attı ve TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’ı makamında ziyaret etti...Görüşmenin tüm detaylarına ulaştık. Özel görüşmede normalleşme sürecini hatırlatarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ‘düşmanlık’ beslemediğini vurgulayarak ‘kavgasız siyaset yapmak istiyorum’ dedi. Özel’in bu sözleri yeniden normalleşme hamlesi olarak yorumlandı. Bülent Arınç da görüşmede Özel’e “Önce partini barıştır. Hakim ve savcıları hedef gösterme” tavsiyelerinde bulundu.
Bülent Arınç’ın TBMM’deki makamında baş başa gerçekleşen görüşme bir saat 15 dakika sürdü. Arınç’ın daha önce, “Siyaseti beni ilgilendirmez kötü gün dostudur” diye övdüğü Özel ile ne konuştuğu tabi ki merak uyandırdı.
Özel ile görüşmesinin hemen ardından Arınç ile görüşme fırsatı yakaladım ve çok samimi değerlendirmelerde bulundu.
Görüşmeye ilişkin sorularıma dikkatle yanıt verdi çünkü yeni bir siyasi polemik başlatmak istemediği belliydi. Ancak yine de görüşmenin içeriği hayli dikkat çekici. Hem Özel’in söyledikleri açısından hem de yılların siyasetçisi bir isim olan Arınç’ın tavsiyeleri bakımından...

İşte görüşmenin notları....
İMAMOĞLU’NA GİTMEM:
Arınç görüşmede daha önce ‘tutuksuz yargılansın’ dediği İmamoğlu için bu görüşünü tekrarladı ancak bu kez daha temkinliydi ve şunları söyledi:
“Cezaevindeki bazı isimlere gittim hasta olanları ziyaret ettim. Murat Çalık gibi Gaziosmanpaşa Belediye Başkanına da gitmek istiyorum ama Ekrem İmamoğlu'na gitmem. Onun yanında durmam doğru olmaz dedim. ‘Haklısın’ dedi.
Yargılamalarla ilgili 3 temel ilkeyi hatırlattım.
1- Tutuklama cezaya dönüşmemeli. Bunun yanında adli kontrol tedbirleri uygulanabilir. Tutuklama istisnadır, mahkemeler bu konuya dikkat etmeli.
2- Yargılamalarda delilden suça gidilir. Bugün baktığımızda uygulamanın tersine döndüğünü görüyoruz. Önce şahıslar alınıyor sonra delil toplanıyor. Bu durumu yanlış bulurum.
3- AİHM kararları uygulanmalı.”
KRİTİK UYARI:
Tecrübeli siyasetçi Bülent Arınç’ın görüşmede Özel’in siyaset yapış tarzına da eleştirileri oldu...
Arınç, “CHP’nin kişileri hedef göstermesi doğru değil. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in hedef alınması, bakanların yemin törenindeki kepazelikler doğru değil. Kamu görevlilerini hedefe koymayın insanları hedef göstermeyin” uyarısında bulundu.
Silivri’de yargılaması devam eden İmamoğlu duruşmalarında yaşanan gerginlikler de görüşmede ana gündem maddelerinden birini oluşturdu. Arınç konuyla ilgili şu uyarıda bulunmuş:
”Mahkeme süreçlerini şova dönüştürmeyin. Sükuneti muhafaza edin. Hakime karşı ismen suçlamalarda bulunmayın.”
NORMALLEŞME MESAJI:
Özel, görüşmede daha önce başlattığı ancak başarısızlıkla sonuçlanan ve geçtiğimiz günlerde de normalleşmeye geri mi dönülüyor diye yorumlanan mesajının üçüncüsünü bu görüşmede verdi.
Özel’in yeniden ‘normalleşmeye’ işaret eden sözleri aynen şöyle:
“Tayyip beyi ziyaret ettim. 1 Ekim’deki Meclis açılışında CHP grubunu ayağa kaldırdım. Niye ayağa kalkıyoruz diye itirazlar oldu. Parti beni linç etti. Bununla kalmadım Tayyip beyin ziyaretinde parti genel merkezine Cumhurbaşkanlığı forsu çektirdim. Ben bunları yaptım normalleşelim dedim ama onlar ne yaptı? Esenyurt’tan başlayarak belediyelere operasyonlara giriştiler. Tüm bunlara rağmen ben hala Tayyip beye düşmanlık duymuyorum. Kavgasız siyaset yapmak istiyorum. Türkiye’de sıkıntı olmasın diye arzu ediyorum.”
Peki Özel’in ‘normalleşmeden’ kast ettiği şey ne? Bunun siyasi okuması bana göre şöyle;
İmamoğlu tutuksuz yargılansın, belediyelere operasyonlara son verilsin, yargılamalar olmasın, dokunulmazlıklar kalkmasın, CHP’ye mutlak butlan kararı verilmesin.
Tabi en çok merak edilen konulardan biri mutlak butlan konusunun görüşmede gündeme gelip gelmediği. Arınç’a sordum, “Mutlak butlan konusu hiçbir şekilde konuşulmadı” dedi.
PARTİNİ BARIŞTIR:
Arınç, Özel’e parti içi çekişmelere son vermesi, barıştırması gerektiği yönünde de tavsiyelerde bulunduğunu ifade etti. Özel’e “CHP yüzde 30’un bir altında bir üstünde görünüyor. Eski altılı masa dönemindeki arkadaşlarınız sizi terk etti. Şimdi belki biraz DEM Parti’den destek alabilirsiniz. Ama bu oy oranı size Cumhurbaşkanlığını kazandırmaz, Meclis çoğunluğunu da sağlayamazsınız. Ayrıca CHP kendi içinde kavgalı bir görüntü veriyor. Kendi kendinize kavga ediyorsunuz. Kavgalı eve kız vermezler. Kendi içinizde birlikteliği sağlamalısınız” dediğini ifade etti.
İmamoğlu yakın olduğu bilinen CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, görüşmenin başında yer aldı ancak görüşmeye katılmadı. Günaydın görüşme bitmeden son beş dakika ‘yanlış anlaşılma olmasın’ diye Arınç’ın önerisiyle makama tekrar davet edildi.
Görüşmeyle ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi bulunmuyor. Özel de görüşmede ‘şu konuyu iletin’ diye bir talepte bulunmamış. Ama Bülent Arınç bir programda konusu açılırsa görüşmeye dair bilgi verebilir.
Bu görüşme aslında gizli yapılmak isteniyordu çünkü Özel’in programında basına bildirilmedi. Hatta Meclis’te Arınç’ın makamına yakın kapıdan direk geçerek basını da atlatmak istediler. Özel, İBB duruşmalarına katılmaya ara vererek ekibiyle birlikte Ankara’ya geldi. Uçağı kaçıran Özel, kara yolu ile Ankara’ya geldi. Arınç da Özel’in yüksek bir performans gösterdiğini söyledi ama yorgun göründüğünü ifade etti.
...Uzaklardan seni düşlerim, Mardin.
İçine Kudüs düşmüş şehir...
Seni düşler, seni düşünürüm.
Bir Mescid-i Aksa yalnızlığında,
İçimde sen varsın, Mardin.
Ey Mardin…
Taşlarına secde değmiş şehir.
Gecesi dua, gündüzü hatıra kokan şehir.
Minareyle ezanı aynı göğe asmış şehir.
Rüzgârın bir tarih anlatır senin,
Tozun toprağın ebedin hatırasını taşır.
Sen Türkçe’sin, sen Arapça, sen Kürtçe, sen Süryanice…
Sen kelimelerden önce bir ses, dillerden önce bir kalpsin.
Gece gündüz “gel” dersin bana,
Ben her seferinde sana gelirim, Mardin.
Bir taşında peygamber izi,
Bir sokağında çocuk gülüşü,
Bir pencerende asırlık bir bekleyiş vardır.
Gölgen uzun düşer mescide,
Hatıran ağırdır dilime,
Misafir olursun hep gönlüme.
Sen bir zaman, bir dua, bir öğütsün insana.
Uzaklardan seni düşlerim, Mardin.
Karadeniz’in yakamoz bakışlı kıyılarında,
Gecenin maviye vurduğu saatlerde...
Dalga dalga ışık vururken iskele taşlarına,
İçimde sen yanarsın;
Bir kandil gibi, bir harita gibi, bir yön gibi…
Deniz tuzu karışır avuçlarıma,
Hasretin prangadır aklıma.
Sen her daim ayla göğünde parla,
Sen karanlıkları aydınlatansın,
Çünkü sen ışığını içeriden yakarsın.
İçine Kudüs düşmüş şehir…
Sırtında dünya, kalbinde ahiret taşıyan şehir.
Bir yanı sürgün, bir yanı sabır,
Bir yanı yara, bir yanı merhem olan şehir.
Sana bakanlar taş görmez tekten,
İnsan hikâyesisin baştan sona, hepten.
Uzaklardan seni düşlerim, Mardin;
Biraz çocuk, biraz yolcu...
Uzun bir dua olur taşarım senin durağına.
Ey Mardin…
Seni düşlerim, seni söylerim.
İçine Kudüs düşmüş şehir.
Aşık Kerkük-ü Güngör Yavuzaslan
Henüz bir ilkokul öğrencisiyken İstiklâl Marşı’mızın 4. kıtasında geçen “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” mısraına kafayı takmıştım.
Bu mısradan önce gelense “Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar” sorusuydu. Şair, millete apaçık güvence veriyordu: "Sen öyle bir iman ve inanç sahibisin ki seni tehdit eden 'medeniyet' görünümlü düşman hiçbir şey yapamaz."
Elbette o yaşta bu detayın peşine düşememiştik ama Atatürk’ün 1933’te okuduğu Onuncu Yıl Nutku’nda geçen “Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” sözünün İstiklâl Marşı’mızda geçen “Tek dişi kalmış canavar” olarak nitelenen medeniyetle çeliştiğini ortaokul çağında fark etmek hayli şaşırtmıştı.
İstiklâl Marşı’mız sınıflardaki yazı tahtasının üzerinde, Atatürk’ün fotoğrafı ve Gençliğe Hitabe’nin yanında dururken bu “medeniyet” meselesini çok da kurcalamazdık.
Marşın şairi Mehmet Âkif 27 Aralık 1936’da hayatını kaybettiğinde cenazesine bir tane devlet yetkilisinin katılmadığını öğrendiğimdeyse o “medeniyet” çelişkisini daha iyi anlamıştım.

Aslında Gazi’nin bahsettiği “medeniyet” de emperyalizmin sevimli yüzü olan değildi. Çünkü o, ta 1 Aralık 1921’deki Meclis konuşmasında şöyle demişti:
“Efendiler! Biz bu hakkımızı saklı bulundurmak, bağımsızlığımızı güven altına almak için toplumumuzca, milletimizce bizi yok etmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe mücadeleyi uygun gören bir mesleği takip eden insanlarız.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri / Atatürk Araştırma Merkezi)

Bu sözlerde Milli Mücadele’yi destekleyen Sovyet Rusya’yla olan yakın ilişkilerin etkisi vardı muhakkak ve Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi Başkanı Mustafa Suphi ile 14 arkadaşının Karadeniz açıklarında öldürülmelerinin üzerinden henüz 11 ay geçmişti.
* * *
Âkif o gün genç Cumhuriyet’in yönetim kadrolarında yer alsaydı ve fikirleri kıymet görseydi bugünkü gündemimiz de siyasi tartışmalarımız da belki çok daha farklı olacaktı.

Âkif’in Ankara’daki Taceddin Dergâhı’nda yüreğinden çıkan dizelerle diğer ülkelerin marşlarındaki sözleri kıyasladığınızda Milli Mücadele’nin nasıl bir anlam taşıdığını çok daha iyi fark edersiniz.
Şair öyle yüce bir karaktere sahipti ki para ödülü konulduğu için ilk başta girmediği marş yarışmasına davetle katılmış, marşın kabul edilmesiyle de hak ettiği 500 lirayı Darü’l Mesai isimli bir yardım kurumuna bağışlamıştı.
“TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR” BOMBA YAĞDIRIYOR
İstiklâl Marşı’mızın 12 Mart 1921’de Meclis’te kabulünün 105. yıl dönümünde Türkiye’nin komşuları başta olmak üzere dünyadaki nice ülkeler istiklâlin kıymetini, emperyalizmin savaş uçaklarının yağdırdığı bombalarla ve yönetimlerinin âdeta sessiz kukla liderlere dönüştürülmesiyle çok daha yakından gördü.
Şairin “Tek dişi kalmış canavar” olarak nitelediği sözde “medeniyet” savaş uçaklarıyla ülkelere bomba yağdırırken bahanesini de her fırsatta yineliyor: Demokrasi ve özgürlük getirmek
Hasta yatağında “Acaba bir daha mı yazılsa“ denilen koca yürekli şairimizin “Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın.” sözünü ve bir şiirini hatırlayarak ona da Milli Mücadele kahramanları başta olmak üzere tüm şehitlerimize de rahmet ve saygıyla:
Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da er, geç, silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?
...
ABD ile İran arasında patlak veren savaşın 12. gününde Orta Doğu semalarında hala füze bombardımanları yaşanıyor.
Karşılıklı tehditler yükselirken tüm dünya tek bir soruya kilitlenmiş durumda: Savaşta Trump'ın dediği gibi gerçekten sona mı gelindi, yoksa daha yeni mi başlıyor?
Washington ve Tahran cephesinden gelen açıklamalar tam anlamıyla kafa karıştırıcı.
Bir yanda ABD Başkanı Donald Trump, savaşta sona gelindiğini belirterek ''büyük ölçüde tamamlandığını'' söylüyor.
Diğer yanda İran yönetimi, ''saldırı olmadığı sürece savaşı sonlandırabiliriz'' mesajı veriyor.
Ancak sahadaki tablo, bu sözlerle pek örtüşmüyor...
Trump’ın savaşın bittiği yönündeki açıklamaları ilk bakışta diplomatik bir yumuşama gibi görünüp İran'ı hedef tahtasına koydursa da perde arkasında farklı bir strateji olduğu aşikar.
Washington’un temel hedefi basit: İran’ı müzakereye değil, teslimiyete zorlamak.
Bu yüzden Trump bir yandan ''İran ile görüşebilirim'' diyerek diplomasi kapısını aralık bırakırken, diğer yandan sert mesajlar vermeye devam ediyor.
En çarpıcı açıklama ise Hürmüz Boğazı üzerinden geldi.
Trump açık konuştu: ''Eğer İran Hürmüz Boğazı’nda petrol akışını durduracak bir hamle yaparsa, ABD şimdiye kadarki saldırılardan 20 kat daha sert bir askeri operasyon başlatacak.''
Bu sözler aslında savaşın henüz bitmediğinin en açık göstergesi.
Yani Trump, kendi kendini yalanlamış oldu.
Tahran cephesinde de ton daha sert.
İran yönetimi ''Kesinlikle ateşkes peşinde değiliz'' sözleriyle net bir mesaj verdi.
Bu açıklamalar, ABD – İran savaşının kısa sürede sona ermeyeceği ihtimalini güçlendiriyor.
Savaş daha da büyür ve İran Hürmüz Boğazı'nı gerçekten kapatırsa petrol fiyatlarında çok sert yükselişler yaşanmaya devam edecek.
Savaşın uzun soluklu senaryosunda, Rusya - Ukrayna savaşına benzer yıllarca sürecek yeni bir Orta Doğu krizi alarm verebilir.
...Galatasaray, daha önce grup aşamasında mağlup ettiği Liverpool’a aynı tarifeyi bir kez daha uyguladı. Çeyrek finale yükselmek için İngiliz ekibiyle bir 90 dakika daha oynayacak olan sarı-kırmızılılar, Avrupa’da tarih yazmaya devam ediyor.
Osimhen yine takımının değişmez parçası oldu. Eylül ayında oynanan mücadelede Liverpool’u boş geçmeyen yıldız futbolcu, bu kez yaptığı asistle takımına önemli bir katkı sundu. Hatta dün attığı bir gol de ofsayta takıldı. Osimhen için duygusal yönü ağır basan bir maçtı. Mücadele öncesinde onun için özel bir koreografi düzenlendi. Nijeryalı yıldız da sahada her zamanki gibi savaşarak karşılık verdi.
Galatasaray, karşılaşmanın ilk dakikalarında zaman zaman pas hataları yapsa da Lemina’nın etkili kafa vuruşuyla golü buldu ve Liverpool’un dengesini bozdu. Lemina, sahada kaldığı süre boyunca enerjisini bir an olsun düşürmedi ve oldukça iyi bir performans sergiledi.
Jakobs–Lang hattı ise Liverpool savunmasının adeta korkulu rüyası oldu. Özellikle Jakobs, bu sezonki en iyi oyunlarından birini ortaya koydu. Hem savunmada hem de hücumda zamanlaması neredeyse kusursuzdu. Onun bu performansı, Lang’ın da oyuna olumlu katkı vermesini sağladı.
Sane’nin cezalı olduğu haftada forma şansı bulan isimler ise bunun karşılığını fazlasıyla verdi. Okan Buruk’un Singo tercihi de adeta nokta atışı oldu. Fizik gücü ve bire birlerdeki etkili oyunuyla dikkat çeken Singo, sahada önemli bir rol üstlendi.
Sara’nın performansı ise her geçen hafta daha da yukarı çıkıyor. Brezilyalı futbolcu sergilediği oyunla milli takıma da göz kırpıyor. Galatasaray’ın dün gece sahadaki aklı yine oydu. Uğurcan Çakır’ın kurtardığı net pozisyonların mimarı olan Sara, son haftalarda birçok maçta takımını ipten alan isimlerden biri haline geldi.
Okan Buruk ise İngiliz ekiplerine ders vermeye devam ediyor. Bu sezon Arne Slot’u ikinci kez mağlubiyetle tanıştırdı. Şimdi hedef Anfield’da Liverpool’a üçüncü yenilgisini yaşatmak. Sarı-kırmızılılar son dönemlerde Tottenham ve Manchester United gibi İngiliz devlerini de tek tek dize getirmişti.
Şimdi gözler rövanşta.
İngiltere’de görüşmek üzere…
Son 23 yıldır belli aralıklarla farklı sebeplerle iranda bulundum ve çok ciddi gözlemlerim oldu. Özellikle İran’da bulunduğumda beni en çok etkileyen şeylerden biri, toplumun gündelik hayatında mersiye kültürünün ne kadar güçlü bir yer tuttuğuydu. Sokaklarda, camilerde, meydanlarda ve hatta küçük mahalle toplantılarında bile insanların gözyaşları içinde Kerbela’yı anlattıklarına şahit oluyordum. Bu sadece bir dini tören değildi; bir hafıza, bir kimlik ve bir direniş bilinciydi.
Bugün dünyanın konuştuğu Kerbela Olayı, İran toplumunun zihninde sadece tarihte kalmış bir trajedi değildi. Kerbela, İran’da yaşayan milyonlarca insan için adaletsizliğe karşı direnişin sembolüydü. Kerbela’nın merkezindeki isim ise peygamber torunu Hz.Hüseyin'dir. O, İran toplumunun kolektif hafızasında yalnızca bir tarihsel şahsiyet değil; zulme boyun eğmeyen bir ahlakın temsilini ifade etmektedir.
İşte gelmek istediğim noktada budur. İrana geçmişte yaptığım bu gezilerimde bir kaç defa Aşura günlerinde özel anlarına tanıklık ettim. Bir kaç defa Mersiyelerinde bulundum. İran’da özellikle Aşura günlerinde yapılan mersiye törenlerine katıldığınızda şunu çok net görürsünüz: İnsanlar sadece geçmişte yaşanan bir olaya ağlamazlar. Onlar aynı zamanda “zalim karşısında susmama” fikrini yeniden üretirler. Çocuklar bu hikâyelerle büyür, gençler bu anlatılarla kimlik kazanır ve toplum bu anlatılarla dayanma gücü elde eder.
İşte Batı’nın çoğu zaman anlamakta zorlandığı şey tam da budur.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından yapılan saldırılar karşısında İran toplumunda görülen direncin sadece askeri veya siyasi bir mesele olduğunu sananlar büyük bir yanılgı içindedir. Çünkü bu direncin kökleri askeri doktrinlerde değil, kültürel ve tarihsel hafızada yatmaktadır.
Mersiye kültürü, İran toplumuna şu fikri öğretir:
“Zulme karşı verilen mücadele, kazanılsa da kaybedilse de onurludur.”
Bu nedenle İran’da ölüm korkusu ile siyasi baskı arasında kurulan ilişki, Batı’daki toplumların alışık olduğu psikolojik denklemlerden farklıdır. Kerbela anlatısı insanlara şunu söyler: “Sayısal üstünlük değil, haklılık önemlidir.”
Bu kültürel arka planı bilmeden İran’ın bugün sergilediği direnç anlaşılmaz.
Modern savaş analizleri çoğu zaman füze menzillerini, savunma sistemlerini veya ekonomik yaptırımları konuşur. Oysa toplumların savaşlardaki dayanma gücünü belirleyen en önemli unsur çoğu zaman kolektif hafızadır. İran’da bu hafızanın adı Kerbela’dır; dili ise mersiyedir.
Batılı stratejistler İran’ı analiz ederken çoğu zaman sadece devlet yapısına bakıyor. Oysa İran’ı anlamak için önce o toplumun duygusal ve kültürel kodlarını anlamak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun direncini belirleyen şey tanklar değil, yüzyıllardır anlatılan bir hikâyedir.
İran’da dinlediğim bir mersiyede şu cümle tekrar tekrar söyleniyordu:
“Kerbela bitmedi, sadece zaman değişti.”
Bugün Ortadoğu’da yaşanan çatışmaları anlamak isteyen herkes için bu cümle aslında çok şey anlatıyor.
Çünkü bazı toplumlar için tarih geçmişte kalmaz.
Bazı toplumlar için tarih yaşayan bir bilinçtir. Ve o bilinç, gerektiğinde bir milleti beklenenden çok daha güçlü bir direnişe dönüştürebilir.
Gastronomi, çoğu zaman direkt yemekle ilişkilendirilmeyebilir. Gerçek anlamda toprağın bereketi, üretimin emeği, kültürün hafızası ve toplumun dayanışmasıyla şekillenen çok katmanlı bir alan. Bir başka ifadeyle gastronomi, mutfakla beraber; tarlada, arı kovanında, değirmende, kooperatifte ve pazarda doğar. Bu zincirin en görünür ve en güçlü halkalarından biri ise kadındır.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında kadınlar gastronominin uygulayıcıları, kurucuları, dönüştürücüleri ve taşıyıcıları olarak sahneye çıkıyor. Girişimci Kadın, kimi zaman bir arı kovanının başında, kimi zaman bir taş fırının önünde, kimi zaman da bir kooperatif çatısı altında üretimin hikâyesini yeniden yazıyor.
Bu dönüşümün temelinde ekonomik motivasyondan çok özgür irade, kültürel miras ve toplumsal sorumluluk yer alıyor.
Kadın girişimci kavramı sermayeden çok cesaretle, ölçekten çok anlamla, kârdan çok iz bırakmakla ilgili. Kadın, bulunduğu yere değer katan, üretirken dönüştüren ve kazandığını toplumla paylaşmayı bilen bir iradeyi temsil eder.
Türkiye’de kadınların girişimcilikteki payı son yıllarda artış gösterse de hâlâ yeterli değil bence. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2002 yılında yaklaşık %13,1 olan kadın girişimci oranı 2024 yılında %18,2’ye yükselmiş durumda.
Kadın, bireysel başarının yanında toplumsal kalkınmanın da bir anahtarı olarak görülmeli. Özellikle kadının kültürel mirasla kurduğu organik bağ, gastronomi alanında çok daha belirgin. Çünkü yemek bir kültür aktarımıdır.
Kadın girişimciler, çoğu zaman büyük bir sermaye ile değil; küçük ama kararlı adımlarla başlıyor.
· Mardin mutfağını dünyaya tanıtan isimlerden biri olan Ebru Baybara Demir, yerel üreticilerle kurduğu güçlü dayanışma ağı ve sürdürülebilir mutfak yaklaşımıyla gastronominin toplumsal kalkınma aracı olabileceğini gösteren en etkileyici örneklerden biri.
· İstanbul Güngören’de Buse Pehlivanlar’ın babasıyla birlikte açtığı restoran ise gastronomide aile emeğinin ve kadın liderliğinin güzel bir örneğini sunuyor.
· Aydın’da Pelin Görgün Evran ve kardeşinin “Ne Varsa Ege’de Var” yaklaşımıyla kurduğu üretim hikâyesi ise yerel gastronominin modern girişimcilikle nasıl buluşabileceğini gösteriyor.
· Mardinli Şef Nevim Ölçenoğlu, Mardin mutfağının kadim tariflerini modern gastronomi anlayışıyla buluşturup, taş sokakların tarihini tabaklara taşıyan şeflerden biri.
· Ankara’da Zehra Ayhan’ın kurduğu “Ninda Ekşimayalım” markası ise yaklaşık yirmi yıl önce ailesinde yaşanan sağlık sorunları onu doğal ve katkısız başarılı bir gıda üretimine yönlendiriyor
Türkiye’de gastronominin en güçlü üretim alanlarından biri arıcılık. Bu alanda kadın girişimcilerin hikâyeleri de dikkat çekici.
· Kadın girişimci Aslı Elif Tanuğur Samancı’nın öncülüğünde İstanbul Teknik Üniversitesi ARI Teknokent’te yürütülen bir Ar-Ge projesiyle kurulan Bee’o Propolis, arıcılık konusunda ülkemizin yüz akı bir marka.
· Ağrı’nın Taşlıçay ilçesine bağlı İkiyamaç Köyü’nde Emekli sınıf öğretmeni Suzan Sürmeli, eşiyle birlikte başladığı küçük arıcılık faaliyetini zamanla Türkiye’nin farklı şehirlerine ulaşan bir üretime dönüştürüyor.
Türkiye’de gastronomi alanındaki en önemli dönüşümlerden biri de kadın kooperatifleri aracılığıyla gerçekleşiyor.
Türkiye’nin farklı bölgelerinde kurulan yüzlerce kooperatifin yerel ürünleri şehir pazarlarına ulaşabilmekte ve dolayısıyla kırsal kalkınma desteklenmektedir. Ticaret Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de farklı bölgelerde faaliyet gösteren birçok kadın kooperatifi bir araya gelerek üretim ve pazarlama alanında iş birliği ağları kuruyor.
Ordu’da kurulan 19 kadın kooperatifi ve Adana’da da kadın kooperatiflerinin oluşturdukları birlik gibi oluşumlar sayesinde kadın üreticiler ürünlerini doğrudan tüketiciyle buluşturabiliyor. Benzer şekilde İstanbul Erguvan Kooperatifi, Domaniç Kadın Girişimci Kooperatifi, Maraş Koza, Mezopotamya Kadın Girişim Kooperatifi gibi birçok girişim Anadolu’nun yerel ürünlerini ekonomiye kazandırıyor.
Türkiye’nin farklı bölgelerinde faaliyet gösteren birçok kadın üretici, gastronomiyi tarımsal üretimle birleştirerek sürdürülebilir bir model ortaya koyuyor.
· İlknur Tunç’un butik zeytinliğinde üretilen zeytinyağı ve zeytin ürünleri, küçük ölçekli ama nitelikli üretimin gastronomide nasıl değer oluşturduğunu gösteriyor.
· Gluten intoleransı yaşayan Hafize Kayış’ın kurduğu Ema Gourmet markası ise ürettiği ürünlerle özel beslenme ihtiyaçlarına yönelik olmanın önemini vurguluyor.
Gastronomi: bir yemekten çok daha fazlası
Kadın, gastronomide katkısı yüksek sosyal bir dönüşüm oluşturuyor. Bir kadın üretici çoğu zaman kendi işini kurmakla birlikte bulunduğu çevreye yeni fırsatlar açıyor. Kooperatif kuruyor, yerel üreticiyi destekliyor ve gençlere ilham kaynağı oluyor. İşte Türkiye’nin dört bir yanında yükselen kadın girişimciler aslında sessiz ama güçlü bir dönüşümün de habercisi.
Anadolu’nun bereketli topraklarında kadın eliyle büyüyen üretim hareketi aslında bir gastronomi hikâyesinden çok daha fazlası.
...Kamuoyunda İBB davası olarak bilinen 402 sanıklı Ekrem İmamoğlu Suç Örgütü davası bugün Silivri’de başlıyor.
3 bin 800 sayfalık iddianamede; 143 suç eylemi, 160 milyarlık kamu zararı, 16 şikayetçi iş insanı, itirafçılar, rüşvet verenler, örgütün şeması, somut deliller ve daha fazlası ne ararsanız bulabilirsiniz.
Eylemler, İmamoğlu’nun 2014’te Beylikdüzü Belediye Başkanı seçilmesiyle başlıyor ve günümüze kadar geliyor.
CHP yönetimi “Arkadaşlarımız tertemiz” dese de ilginç olan kısım; İmamoğlu’na çok yakın ve her şeye tanık olan isimlerin itirafçı olması.
Aslında her şey CHP İstanbul İl binasının satın alınması sırasında ortaya çıkan para kuleleriyle başladı. İddiaların hedefindeki isimler para kulesi görüntülerine açıklama getiremedi. Ardından genişleyen soruşturma Boğaziçi’ne, reklam şirketlerine ve hafriyat alanlarına uzandı.
Havada uçuşan İstanbullunun milyonları, keyfini sürenler ‘Sistemin Adamları’ idi.
Her şeyi inkar ettiler, sütte leke var bizde yok dediler, itiraflara iftira dediler ama nihayetinde o gün geldi çattı.
Artık deliller, belgeler ve kanıtlar konuşacak. Bugüne kadar susan İmamoğlu ne yapar dersiniz? Bence susmaya ve inkara devam edecektir. CHP ve İmamoğlu susabilir ama günü geldiğinde 40. Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla konuşacak.
İmamoğlu’nun siyasi bir savunma yapması bekleniyor. Suçlamaların içeriğine girmeden, iddialara yanıt vermeden, yapılan operasyonların ‘siyasi’ olduğunu, kendisinin Cumhurbaşkanı adayı olmasından kaynaklı tutuklandığını ifade etmesi bekleniyor. Suçlamalara yanıt vermeden nasıl aklanacak göreceğiz.
Siyasi tarihe geçecek yolsuzluk
Diploma davasına ve hakkındaki suçlamalara rağmen Cumhurbaşkanı adaylığındaki ısrarının devam etmesi ve CHP’yi de peşinden sürüklemesinin siyasi tarihe geçeceği kesin.
Tüm bunların sonunda yolsuzluk iddialarıyla lekelenen CHP kendisini bu algıdan arındırabilecek mi? Herkes gibi CHP’lilerin de yanıt verilmesini beklediği asıl soru bu..
İddianamede Kim kimdir?
EKREM İMAMOĞLU: Halkın kaynaklarını kendi siyasi hırsları için kullanmakla suçlanıyor. Sistemin kurucusu, örgütü kuran ve yöneten kişi.
FATİH KELEŞ: İmamoğlu yapılanması içinde ona en yakın ve en eski tanıyan kişi olarak biliniyor.
Savcılara göre Keleş, İmamoğlu’nun “gizli kasası” ve örgütte “ikinci adam” konumunda.
İBB’deki önemli ihalelerin kimlere verileceğinde söz sahibi olduğu gibi kimden ve hangi işten ne kadar rüşvet alınacağını da belirlediği iddia ediliyor.
MURAT ONGUN: İmamoğlu’nun en yakınındaki isimlerden medya ayağının sorumlusu. Milyonlarca liralık ihalelerin verildiği Medya AŞ ve Kültür AŞ’de tek söz sahibi olduğu iddia ediliyor.
Resmi kayıtlara göre belediyedeki görevlerinden 350 bin lira maaş aldığı, buna karşın aylık yaklaşık 300 bin lira kira ödeyerek Acarkent’te lüks bir villada oturuyor.
MURAT GÜLİBRAHİMOĞLU: Cebeci’deki hafriyat döküm sahalarının yöneticisi. Kamuoyundakismiyle “İstanbul’un Hafriyat Kralı”
Özel jetler ve çeşitli ilişkileriyle de gündeme gelen Gülibrahimoğlu halen firari durumda.
ADEM SOYTEKİN: “İnşaat kalfası” olarak başladığı kariyerinin İmamoğlu ile tanışmasının ardından farklı bir boyuta ulaştığı belirtilmektedir. Savcılara göre Beylikdüzü döneminden itibaren birçok rüşvetin aracısı veya tarafı olarak biliniyor.
İtirafçı isimlerden biri.
YAKUP ÖNER: İBB’nin Boğaziçi İmar Müdürlüğü biriminde mühendis olarak görev yapıyordu. Boğaziçi’ndeki rüşvet iddialarının merkezindeki isim.
ALİ NUHOĞLU: İflas aşamasında olduğu bir dönemde İmamoğlu ve ekibinin müdahalesiyle işlerinin hızla büyüdüğü ileri sürülüyor. İBB’nin Kiptaş ve İsfalt şirketlerinden milyonlarca liralık ihale aldığı ifade edilmektedir.
Boğaz sırtlarında yer alan ve değeri milyonlarla ifade edilen bazı villaların değerinin çok altında bir bedelle İmamoğlu’nun şirketine devrettiği biliniyor.
ERTAN YILDIZ: Soruşturmadaki en önemli itirafçılardan biri. İmamoğlu ile Beylikdüzü döneminden beri birlikte çalışıyor.
Doğrudan İmamoğlu’nu suçlayan ve İBB’deki yolsuzluk ağıyla ilgili detaylı bilgiler veren ilk isim.
İddialar ilk ortaya atıldığı günden beri soruşturmanın siyasi olduğunu ileri süren CHP, Silivri’ye kamp kuracak.
CHP yönetimi, yargılamalar kesintisiz devam edeceği için milletvekillerinin duruşmalara katılımını sağlamak için nöbet çizelgesi hazırladı.
Sadece vekiller değil il ilçe örgütleri ve belediyeler de orada olacak.
İlk duruşmanın yapılacağı 9 Mart Pazartesi günü Silivri’deki organizasyon için Tekirdağ il örgütü ve İstanbul’un 39 ilçe yönetimi görevlendirildi.
İlk duruşmaya grup başkanvekili, genel başkan yardımcıları, PM ve YDK üyeleriyle birlikte 81 il başkanı katılacak.
Her gün devam etmesi beklenen duruşmalar için hazırlanan nöbet listesi milletvekillerine gönderildi.
...İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaşın 8 günü sonrası, tahminlere göre:
ABD ve İsrail,İran'da yaklaşık 4500 saldırı gerçekleştirdi.
İran ise 350 saldırı yaptı, bunlardan yaklaşık 905'i füzeydi.
ABD ve İsrail'in İran üzerinde hava üstünlüğüne sahip olmasına rağmen İran'dan gelen saldırılar devam ediyor ve bazı ABD üslerinde hasar oluşuyor.
Başlangıçta saldırıların etkisi sınırlıydı (Batı ve Körfez ülkeleri hariç), ancak daha sonra İran daha gelişmiş füzeler kullanarak dört AN/TPY-2 THAAD radarını hedef aldı ve bölgedeki hava savunma sistemini aksatmayı başardı.
Patriot füzelerinin yoğun tüketimi, bunların tükenebileceği endişelerini uyandırıyor.
Öte yandan, ABD-İsrail hava ve deniz kampanyası yoğun bir şekilde devam ediyor.
İran'daki çoğu üs yıkıldı, Deniz Kuvvetleri ciddi kayıplar verdi ve askeri ve siyasi liderlik açıkça etkilendi.
Haftalık bombardımanların ardından ABD ve İsrail'in İran üzerinde neredeyse tam hava üstünlüğü elde ettiği açıktı, ancak bu savaşın sonu anlamına gelmiyordu.
İran'a yapılan saldırılar çoğunlukla hassas oldu ve İran'daki çoğu hedef vuruldu, füze rampaları sürekli hedef alındı ve İran'ın karşılık verme kabiliyeti aşağılandı.
Öte yandan, geniş İran toprakları ve dağlık yapısı, karşı saldırılara olanak veriyor.
İran'ın ana hedefi şimdi savaşı sonlandırmak için yeterli baskı oluşturulmasıdır.
Bu strateji dahilinde:
Hürmüz Boğazı'nı kapatmak
Körfez'deki petrol ve gaz tesislerini hedef almak
Sivil havaalanlarını ve ulaşım rotalarını hedef almak
ABD ve İsrail üslerini ve gemilerini hedef alması
Savaşın başlamasından bir hafta sonra İran, kendisini bir geri dönüşü olmayan noktada buluyor ve ekonomik ve su ve enerji altyapısına saldırarak savaşın maliyetini artırmayı hedefliyor.
Öte yandan, Amerikalılar ve İsrailliler, savaşa devam etmek için yeterli mermiye sahip olursa devam edeceklerdir.
İran'da, devrim muhafızları hala büyük bir güce sahip ve yüz binlerce savaşçıya sahip.
Önümüzdeki hafta kritik olacak:
ABD-İsrail koalisyonunun yeterli mermisi var mı savaşa devam etmek için?
İran, füzelerle ve saldırılarla karşılık vermeye devam edebilecek mi?
Ülke içinde bir rejim karşıtı hareket başlayacak mı?
Öte yandan, bölge büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya ve özellikle petrol, ticaret ve istikrar açısından Körfez ülkeleri etkilenecek.
ABD ayrıca Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmayı ve petrol rotalarını güvenli hale getirmeyi hedefliyor.
Bu amaçla, USS Gerald Ford uçağı taşıma gemisi, Süveyş Kanalı'ndan geçip Doğu Akdeniz'e doğru ilerliyor, Fransa'nın Charles de Gaulle uçağı taşıma gemisi ise Doğu Akdeniz'de ve Kıbrıs'ta koruma sağlıyor.
Fransa ayrıca, RAF ile işbirliği yapan Almanya, Hollanda ve İspanya ile birlikte NATO komutasında Doğu Akdeniz'de bir güç oluşturuyor.
Ayrıca, bir başka ABD uçak gemisi daha, George Bush komutasında güçleri güçlendirmek için gönderildi.
Öte yandan, Britanya, ABD ve İsrail'in bölgeye giriş yapmadığı için eleştiriliyor, ancak büyük sayıda RAF uçağı bölgeye gönderildi.




