Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Geçen hafta masamda bir rapor vardı. Kullanıcılar nereye girmiş, neye bakmış, sitede ne kadar kalmış, ne zaman çıkmış, hepsi tek tek yazılıydı. Rakamlar önemli elbette. Ama o raporda insanların ne yaşadığına, ne hissettiğine dair tek satır yoktu. Olması da beklenmez zaten. Artık istediğimiz raporu, istediğimiz biçimde yapay zekâdan alabiliyoruz. Rapor üretmek bu kadar kolaylaşınca, raporun söyleyemediği şey daha da değerli hâle geliyor.
Yanlış anlaşılmasın, ben de bu işin içindeyim. Günümün büyük kısmı bu verilerin arasında geçiyor. Hangi haber okunmuş, hangisi paylaşılmış, hangi başlık tutmuş, hangisi yerinde saymış, hepsine bakarım. "Ölçmeden yönetemezsin" lafı da boşuna çıkmadı. Verilere bakmadan karar vermek, bugünün işini dünün gözlüğüyle yapmak gibi bir şey.
Ama aynı habere tıklayan iki kişi aynı şeyi aramıyor olabilir. Biri sadece merak ettiği için açar. Öteki yakınının başına gelen bir şeyi hatırladığı için. Sistem ikisine de aynı gözle bakıyor, "tıklama" diyor. Oysa her birinin o haberle yaşadığı şey bambaşka.
Medyada yıllardır bunu görüyorum. Bir içerik neden tuttu diye uğraşırız. Eski performanslara bakarız, benzerleriyle kıyaslarız, bütün işaretler ortadadır. Sonra bir bakarsın hiç beklemediğimiz bir şey olmuş. İşte o an şaşırırız. Teknolojinin bizden henüz alamadığı şeylerden biri de bu şaşırma hali.
İyi bir yönetici yalnız doğru cevabı aramaz, yanlışı da merak eder. Tablo "doğru bu" derken içindeki tecrübe "dur bir dakika" diyebiliyorsa, orada durup soluklanmak gerekir. O ikinci sesi kaybetmemeliyiz. Yapay zekâ ve veri sistemleri bu kadar güçlenmişken, o sese her zamankinden fazla ihtiyacımız var.
Elimizdeki bilgi çoğaldı, evet. Ama bilgi çoğaldı diye sezgiye ihtiyacımızın azalacağını düşünmüyorum. Hatta tam tersi olabilir. Önümüze bu kadar veri yığılınca hangisinin gerçekten önemli olduğunu ayıracak biri lazım olacak. Onu da ancak tecrübe yapar.
Hani o meşhur hikâye vardır. Köroğlu'na bir tüfek mermisi göstermişler, "Bu küçücük delikli demir uzaktaki adamı saniyeler içinde yere seriyor" demişler. Ömrü göz göze, kılıç kılıca geçmiş Köroğlu o tarihi sözü söylemiş: "Tüfek bulundu, mertlik bozuldu."
Biz kimseyi vurmuyoruz elbette. Ama insana artık uzaktan bakıyoruz. Önümüze mühendisleri bile kıskandıracak kusursuzlukta çizilmiş, yapılmış tablolar düşüyor, karşımızdaki insanın hikâyesi ise bu tabloların içinde resmen kayboluyor.
Sonuçta bir müşteri, satın alma ihtimalinden ibaret değil. Bir okur bir tıklama değil. Bir çalışan da performans grafiğindeki bir çizgi değil. Bunu hepimiz biliyoruz zaten. Ama işin telaşında önümüze konan tablolar bu basit şeyi arada unutturuyor.
Teknoloji bize insanı daha yakından görme imkânı verdi. Bence bu hoş bir imkân. Yeter ki ekrana bakarken, karşısında kimin oturduğunu unutmayalım.
Haftaya tekrar görüşmek üzere, sağlıcakla kalın…
