SON YAZILAR
19.03.2026
Tüm Yazıları

Bir kuşağın kurguya sığmayan boşluğu, gerçeğe yüklediği anlam ve kahraman ihtiyacı...

Toplumlar her dönem kendilerini anlatma ihtiyacı hissetmişlerdir. Ve her devirde kendilerini farklı bir yolla anlatmış; anlatırken aynı zamanda gelecek nesillere kalıcılığı da hedeflemişlerdir. Bazı dönemler destanlarla, bazı dönem hukuk metinleriyle, bazıları dönemler de sanatı bir anlatı aracı olarak seçmişlerdir. Türk toplumunda ise çoğu zaman kahramanları üzerinden anlatmak yolu seçilmiştir. Bazen bir roman kahramanı, bazen bir dizi figürü, bazen de yaşamış bir insan; bir dönemin kırgınlığını, öfkesini, beklentisini ve eksik kalan tarafını kendi üzerinde toplamıştır.

“Polat Alemdar hiç yaşamadı ama Çatlı gerçekti”

Bu cümle, Türk toplumunun kurgu ile gerçek arasında nasıl bir duygusal köprü kurduğunu, neyi özlediğini, neyi kaybettiğini ve hangi boşluğu hâlâ dolduramadığını da ele verir.

Burada ilk bakışta basit bir ayrım vardır: Biri kurgu karakterdir, diğeri yaşamış bir figür. Fakat asıl derinlik, bu ayrımdan ziyade; bu iki ismin neden aynı cümlede buluştuğundadır.

Dilimize yerleşen karşılaştırmalar, bilinçaltının işaret fişekleridir. Alemdar ile Çatlı'yı yan yana getirirken birini diğeriyle kıyaslamayı amaçlamadım. Asıl amacım, her ikisinin de aynı toplumsal ihtiyaca cevap veren iki ayrı biçim olduğunu vurgulamaktır. Biri hayalin içinde üretilmiş cevaptır, diğeri tarihin içinde ortaya çıkmış cevaptır. Biri milletin görmek istediği kudretin estetikleştirilmiş sureti, diğeri aynı arayışın hakikatte karşılık bulmuş, ama bu yüzden daha tartışmalı, daha ağır, daha sarsıcı hâlidir.

Polat Alemdar hiçbir zaman yaşamadı; ama o, durup dururken yaratılmış da değildi. O karakter, bir senaristin masasında kalemle icat edilmedi sadece. Onu var eden şey, toplumsal ruh hâliydi. İnsanların içinde biriken gecikmiş adalet duygusu, korunma arzusu, değersizleştirilme öfkesi, cevapsız kalmış itirazları ve “birisi çıksa da bu dağınıklığı toplasa” isteği, kurguda bir beden buldu. Yani Alemdar, bir televizyon dizisinden öte , toplumun hayal gücünün ürünüdür. Kitleler onu seyrederken bir dizi izlemedi yalnızca; kendi eksiklerini, korkularını ve olmak istedikleri hâli de seyrettiler. Bu yüzden Alemdar’a duyulan ilgi, bir karakter sevgisinden ibaret değildi. O ilgi, aslında “bizde eksik olan nedir?” sorusunun dolaylı cevabıydı.

Fakat kurgu, insana teselli verir; gerçek ise insanı hesaba çeker. İşte Çatlı’nın ağırlığı burada başlar. Çünkü gerçek olan hiçbir figür, kurgudaki kadar temiz, net ve yekpare değildir. Kurgu karakter, izleyicinin ihtiyacına göre biçimlenir; gerçek insan ise hayatın çelişkileri içinde yürür. Onun karanlığı vardır, yükü vardır, fazlalıkları ve eksiklikleri vardır. Bu yüzden Çatlı, Alemdar gibi sevilmez; Alemdar gibi tartışılmaz da. O, daha karmaşık bir duygunun merkezindedir. Bir kesim için savunma refleksinin cisimleşmiş hâlidir, bir kesim için karanlıkla temas eden bir gerçekliktir, bir başkası için ise bir dönemin sembolüdür. Ama bütün bu okumaların ortaklaştığı bir nokta vardır: Çatlı, insanların zihninde biyografik bir kişi olmanın ötesine geçmiş, toplumsal bir imgeye dönüşmüştür.

Bu imgenin merkezinde de “savunma” duygusu vardır. Kullanılan ifadeyle söylersek, milli, manevi ve kültürel Türk insanının savunucusu olma fikri… Burada asıl önemli olan, bunun tarihî ve sosyolojik olarak bire bir doğrulanmasından çok, neden böyle bir algının oluştuğunu anlamaktır. Çünkü toplum, bir figürü çoğu zaman onun bütün gerçekliğiyle algılamaz; kendi ihtiyacı ölçüsünde algılar. İnsanlar, kişileri hayatın tüm ayrıntılarıyla anlamlandırarak büyütmez; kendilerinde eksik olan duygunun tamamlayıcısı olarak büyütürler. Demek ki burada mesele Çatlı’nın kim olduğundan ziyade; toplumun onu niçin böyle görmek istediğidir. Bu da bizi doğrudan şuraya götürür: Bir toplum neden savunucusunu bir figürde arar?

Çünkü toplumlar da insanlar gibi, yaralandıkları yerden sembol üretir. Aşağılandığını hisseden bir toplum, vakar sembolleri üretir. Adaletin olmadığı bir dünyayı hisseden bir toplum, caydırıcılık sembolleri üretir. Dağınık olduğunu hisseden bir toplum, düzen figürleri üretir. İşte Çatlı da, Alemdar da aynı kökten beslenen iki ayrı semboldür. Fark şu: Alemdar, toplumun bilinçli estetik üretimidir; Çatlı ise tarihin sert yüzünde belirmiş, sonradan sembolleştirilmiş bir figürdür. Biri güven duygusunu sahnede temsil eder, diğeri aynı duygunun hayatta bir zamanlar mümkün olduğuna dair inancı taşır.

Burada çok önemli bir düşünsel eşik var: Toplumların kahraman üretmesi, her zaman güçlülük belirtisi olarak ortaya çıkmaz; bazen derin bir eksiklik belirtisidir. Çünkü gerçekten oturmuş bir toplumsal düzen, kurtarıcı figürlere fazla ihtiyaç duymaz. Güven duygusu kurumlarla sağlanır, vakar ortak bilinçle korunur, değerler gündelik hayatın içine dağılmış olur. Ama bunlar eksildiğinde, toplum o dağınık ihtiyacı tek bir isimde toplamak ister. Böylece karmaşık bir ihtiyaç, bir figür üzerinden okunabilir hâle gelir. İnsan zihni de bunu sever. Çünkü dağınık bir toplumsal sorunu çözmek zordur; ama bir kahramanı sevmek kolaydır. Bu yüzden kahraman ihtiyacı çoğu zaman bir çözümden ziyade çözümün ertelenmiş biçimidir.

“Çatlı bugün yaşasaydı Kur’an yakmaya kimse cesaret edemezdi”

Bu cümle düz anlamıyla okunmamalıdır. Bu cümlede yalnızca bir kişiye atfedilen güç yoktur; aynı zamanda bugüne duyulan güvensizlik de vardır. İnsan bu cümleyi kurarken bir insanı çağırmıyor yalnızca; yokluğunu hissettiği bir caydırıcılık iklimini de çağırıyor. Burada özlenen, tek başına bir şahıs değildir. Özlenen şey, değerlere uzanan elin sonuçsuz kalmayacağına dair sarsılmaz inançtır. Yani bu cümlede, biyografik bir özlemden çok psikolojik ve toplumsal bir boşluk varlığıdır. Kutsala dokunulmasının sıradanlaştığı, hakaretin fikir özgürlüğü maskesiyle dolaşıma sokulduğu bir çağda, insanlar bir “karşı ağırlık” arıyor. Bir sınır, bir vakar, bir caydırıcı eşik… Çatlı’nın adı da burada bir kişiden çok o eşiğin metaforuna dönüşüyor.

Ama bu noktada çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü bir toplumu ayakta tutan şey, belirli anlarda ortaya çıkacak sert figürlerin varlığı olarak görülemez. Gerçek medeniyet, özlenen bir kahramanın gelmesi ile kurulamaz; medeniyetler, kahramana ihtiyaç kalmadığında başlar. Mevzu, hayal kahraman yaratmak değildir; içini doldurmaktır. Bu cümle, bütün tartışmanın merkezidir. Biz uzun zamandır suret üretiyoruz ama içerik inşa etmekte zorlanıyoruz. İsimleri büyütüyoruz ama o isimlerin temsil ettiği duyguyu kurumsallaştıramıyoruz. Birini “savunucu” olarak anıyoruz ama savunulması gereken değerleri toplumsal hayatın merkezine aynı kuvvetle yerleştiremiyoruz. O yüzden sorun, kahraman yetiştirememekten ziyade; kahramana mecbur kalmışlıktır.

İçini doldurmak ne demektir? Bu, yalnızca slogan üretmemek demektir. Milli olanı, sadece törenlerde anmamak; manevi olanı, sadece duygusal anlarda hatırlamamak; kültürel olanı, sadece nostaljiye sıkıştırmamak demektir. Eğer bir toplum kendi dilini, hafızasını, kutsalını, haysiyetini ve müşterek duygusunu günlük hayatında canlı tutamıyorsa, sonra onları koruyacak sert figürler aramaya başlar. Çünkü içeride eksilen şey, dışarıda sembolle tamamlanmaya çalışılır. Bu yüzden bir toplumun olgunluğu, kahraman üretme becerisinde aranmaz; olgunluk kahramanlara yüklediği anlamı ortak yaşama dönüştürebilmesindedir.

Alemdar ile Çatlı arasındaki en sarsıcı fark da tam burada çıkar. Alemdar, içi doldurulmamış arzuların estetikleştirilmiş temsilidir. Çatlı ise o arzuların gerçek dünyada ne kadar ağır sonuçlar, çelişkiler ve çatışmalar doğurabileceğini hatırlatan somutluk alanıdır. Biri insana “keşke” dedirtir, diğeri “neden buna ihtiyaç duyduk?” sorusunu sordurur. İşte derin toplumsal analiz yapma ihtiyacı da tam burada başlar. Toplum neden bir dizi karakterinde kendi koruyucu kudretini hayal etti? Neden yaşamış bir figürde, dağılmış duygularını toparlayan bir savunuculuk gördü? Neden bugün bile bazı incinme anlarında kurumları, ilkeleri, ortak aklı değil de isimleri hatırlıyor? Bu soruların cevabı, toplumun duygusal tarihinde saklıdır.

Çünkü bizim toplumumuz, yalnızca olaylara hisler katarak yaşar. Tarihi belgeler kadar sezgilerle, resmi metinler kadar ağızdan ağza aktarılan duygularla da şekillenir. Böyle toplumlarda kahramanlar biyografik anlatı yerine destansı anlatıyla büyür. Bir kişi, bir kuşağın dilinde gerçeğinden daha büyük bir hâle gelir. Çünkü insanlar her döneminde o kişiye yükledikleri ihtiyacı hissederler. Çatlı hakkında söylenenlerin bir kısmı da aslında Çatlı’dan çok onu söyleyen toplumun iç durumunu anlatır. Yani her kahraman anlatısı biraz da anlatıcının itirafıdır.

Buradan bakınca, Çatlı filmi yalnızca bir film değildir. O film, başarılı olursa bir insanı anlatmayacak; bir kuşağın iç hesaplaşmasını anlatacaktır. Neden kurguya bu kadar bağlandığımızı, neden gerçeği mitolojiye dönüştürdüğümüzü, neden bazen hukuktan, kurumdan, müşterek bilinçten önce bir figürün adını andığımızı gösterecektir. Belki de en önemlisi, o film bize şu hakikati düşündürecektir: Kahramanlık ihtiyacı, çoğu zaman toplumsal yaraların estetik maskesidir. İnsanlar yaralarını doğrudan konuşmak yerine, onları kahraman hikâyelerine emanet ederler.

O yüzden burada yapılması gereken, Çatlı’yı yalnızca övmek ya da yalnızca yermek değildir. Asıl yapılması gereken, onun etrafında büyüyen duyguyu anlamaktır. Bu duygu, kaba bir güç hayranlığı değildir sadece. İçinde aşağılanmaya karşı itiraz, savrulmaya karşı toparlanma isteği, değerin görünür olmasını isteme arzusu, kendi kültürel evinin sahipsiz olmadığını hissetme ihtiyacı vardır. Fakat bu duygunun sağlıklı biçimi, tekil figürlerde yapışıp kalmaz. Kendini eğitimde, kültürde, hukukta, gündelik hayatta, estetikte, aile terbiyesinde ve toplumsal duruşta ete kemiğe büründürür. İşte “içini doldurmak” tam olarak budur.

Bir toplumu ayakta tutacak olan geçmişin sert isimlerini bugüne çağırmaktan ziyade bugün ortak bir vakar dili kurabilmektir. Kutsalına yapılan saldırı karşısında öfke üretmek yerine o kutsalı hayata nüfuz etmiş bir medeniyet duygusuyla taşımaktır. Kültürünü savunmayı sadece kriz anlarına bırakmadan, o kültürü gündelik hayatın tabii parçası hâline getirmektir. Milli ve manevi olanı bağırmadan , derinleştirerek yaşatmaktır. Çünkü içi doldurulmayan her değer, bir süre sonra slogana dönüşür; slogan da ilk sert rüzgârda savrulur.

Sonunda yine aynı cümleye dönüyoruz:

Polat Alemdar hiç yaşamadı, Çatlı gerçekti.

Evet. Ama bu cümlenin en ağır tarafı, ne kurguya ne gerçeğe dair kısmıdır. En ağır tarafı şudur: Bir toplum hâlâ kendini anlatmak için destansı isimlere ihtiyaç duyuyorsa, demek ki kendi iç kudretini bütünüyle kuramamıştır. Demek ki mesele kahraman üretmekten ziyade, kahramana ihtiyaç bırakmayacak bir derinlik inşa etmektir. Demek ki savunucu aramaktan ziyade, savunulacak değerleri toplumsal omurgaya dönüştürmektir.

Asıl hesaplaşma da burada başlar. Çatlı üzerine düşünmek, bir insan üzerine düşünmek değildir sadece. Bu, bizim neden hep bir eşik figürüne ihtiyaç duyduğumuz üzerine düşünmektir. Neden kendimizi kurumlarda değil de isimlerde emniyette hissettiğimiz üzerine düşünmektir. Neden hakarete uğrayan kutsalımız için önce içeride ortak bir medeniyet direnci kurmak yerine dışarıda bir sert gölge aradığımız üzerine düşünmektir.

Belki de artık şu soruyu sormanın vakti gelmiştir: Biz gerçekten kahraman mı arıyoruz, yoksa içi boşalmış değerlerimize yeniden ağırlık verecek bir anlam mı? Çünkü bir milletin büyüklüğü, kaç kahraman çıkardığıyla ölçülemez; kahramanlarının temsil ettiği duyguyu ne kadar derin, ne kadar sahici, ne kadar sürekli yaşayabildiğinde anlaşılır.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
19.03.2026
Tüm Yazıları

Anfield’da çeyrek finalin kapısından dönen Galatasaray, Liverpool karşısında varlık gösteremedi ve farklı skorla Şampiyonlar Ligi’ne veda etti. Okan Buruk’un kadro tercihi mücadeleye olumsuz yansıdı. Oyuna sonradan dahil olan isimler de sınıfta kaldı. Bu sene Liverpool’u iki defa mağlup eden sarı-kırmızılı takım, bu kez İngiliz ekibine diş geçiremedi. Galatasaray, mücadele boyunca Liverpool kalesine sadece iki şut atabildi. Bunlardan sadece biri kaleyi buldu. 90 dakika boyunca sarı-kırmızılı takım varlık gösteremedi.

Çakır farkı

Peki ya Uğurcan Çakır olmasaydı? Salah’ın penaltısı dahil ilk yarıda kritik kurtarışlara imza atan Uğurcan, takımın fark yememesi için elinden geleni yapsa da buna engel olamadı. İlk 45 dakikada özellikle kalesinde devleşen Çakır, ikinci yarı takım arkadaşlarının hatalarına yenik düştü. Adeta çaresiz kaldı. Buna rağmen Anfield’da yaptığı kurtarışlarla net olarak akıllarda kaldı.

Acı çektiler

Osimhen ve Lang’ın sakatlanarak acılar içinde oyundan çıkması, sözün bittiği yerdi. Gecenin sonunda eminim ki tüm Galatasaraylı taraftarlar “Canınız sağ olsun” demiştir. Osimhen’in kolunda kırık, Lang’ın ise baş parmağında kopma derecesine yakın derin bir kesik oluştu. Galatasaraylı futbolcular çok talihsiz bir gece yaşadı. Barış ve Eren gibi Galatasaraylı futbolcular, Lang’ı İngiltere’de yalnız bırakmak istemediler. Buradan UEFA yetkililerine seslenmek istiyorum! Lang’ın yaşadığı sakatlığa sebep olan ve stadyum içerisinde reklam panolarını güvenli hale getirmeyen Liverpool’a tarihi ceza kesilmeli. Her ne kadar kaza olarak görünse de bu yaşanan durumun üzerine gidilmeli.

Ayrıca mücadelenin hakemi Marciniak’ın sakatlanmasından dolayı 4. Hakem Raczkowski mücadeleyi yönetti. Adeta Galatasaray’ı doğradı. Bütün takdir haklarını Liverpool’dan yana kullandı. Galatasaray oyun olarak sahada bir tepki ortaya koyamasa da Polonyalı hakem, sarı-kırmızlı takım etkisiz hale getirdi.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
18.03.2026
Tüm Yazıları

Orta Doğu’da ABD-İsrail-İran savaşı, 19. gününde artık bir bölgesel kriz olmaktan çıkarak küresel dengeleri sarsan bir jeopolitik kırılma haline geldi.

İran, kilit isimlerden biri olan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani ve ve Besic güçlerinin Komutanı Gulam Rıza Süleymani'nin saldırılarda öldürüldüğünü açıkladı.

Bu savaş artık sadece füzelerle değil, enerji, ekonomi ve para üzerinden veriliyor.

Ve denklemin kalbi tek bir yerde atıyor: Hürmüz Boğazı.

Küresel enerji krizi demek, enflasyon ve petrol fiyatlarının yükselmesi demektir.

Yani Hürmüz’ü kaybeden, ekonomik savaşı da kaybeder.

Dünyaca ünlü yatırımcı Ray Dalio’nun uyarısı tam da bu noktada alarm veriyor.

Dalio, Hürmüz krizi nedeniyle ABD’nin küresel hegemonyasını kaybedebileceğini savunurken, aslında doların tahtına işaret ediyor.

Eğer Hürmüz’de kontrol kaybedilirse, enerji ticareti kaçınılmaz olarak alternatif para birimlerine kayacak; bu da doların küresel rezerv statüsünün sarsılması anlamına gelecektir.

Savaşın en kritik sinyallerinden biri de cephe genişlememesi.

Kanada ve Yunanistan gibi müttefikleri açık şekilde savaşa dahil olmayacaklarını duyurdu.

Bu ABD’nin beklediği uluslararası destek koalisyonunu kuramadığını gösterir.

Orta Doğu’da kontrolü sağlamak ve İran rejimini köşeye sıkıştırmak hedefiyle yola çıkan ABD, ironik bir şekilde bu süreçte kendi küresel kredisini tüketiyor.

Eğer Hürmüz Boğazı’nda kontrol kaybı yaşanırsa, bu sadece bir askeri geri çekilme olmaz.

Bu, ABD’nin 'süper güç' kimliğinin sorgulanmaya başlanması demektir.

ABD bu savaşı kazanırsa bile, gerçekten kazanmış sayılacak mı?

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
16.03.2026
Tüm Yazıları

Her Şeyiyle Kendimize Kaldık
Akçura’dan Gaspıralı’ya, Zeki Velidi Togan’dan Halil İnalcık’a, oradan İlber Ortaylı’ya uzanan o efsunlu çizgi...

Bu silsile, kadim yurtların içinden süzülüp gelen incelmiş bir düşünme terbiyesinin, sarsıntılarla olgunlaşmış bir insan kalitesinin, sürgünün içinden bile vakar çıkarabilen bir ruh ikliminin bu topraklarda açtığı uzun ve ağır yoldu. Onlar yanlarında sadece bilgi, kültür birikimi getirmediler; bakış açısı, duruş getirdiler, ölçü getirdiler, sözün omuzlarına kültürel bir ağırlık koyan bir iç ciddiyet getirdiler. Kırım’ın, Kazan’ın, Bahçesaray’ın, Türkistan’ın sert rüzgârları; onların cümlelerinde yerleşik bir coğrafya ve yitirilmiş yurtların derinliği, parçalanmış dünyaların öğrettiği sabır, içe işleyen bir seviye olarak dile dönüşüyordu.

Bu yüzden onların kurduğu cümlelerde, bugünün dünyasında dayatma biçimde insanlığa sirayet etmiş çabuk parlayıp sönen bir yüzeysel dil yoktu. Orada daha çok zamanın ağır ağır yoğurduğu bir tortu vardı. Her söz, yaşanmışlığın içinden süzülmüş gibiydi. Kendini gösterme telaşı taşımayan, sesini yükseltmeden tesir eden, bağırmadan yer eden bir tarafları vardı. İnsan, bazı şahsiyetlere baktığında kalite yanında ; bir iklimin yürüyüşünü, bir soyluluğun susuşunu, bir terbiyenin yüzyıllar boyunca nasıl taşındığını da görür. Bu isimler biraz da böyleydi.

Türkiye uzun yıllar boyunca kadim yurtlardan gelen bu ince kanla beslendi. O şahsiyetlerle birlikte bu ülkeye; ufuk geldi, zarafet geldi, kendine dışarıdan bakabilme kudreti geldi. Kendi evinin içinde yaşayan biri bazen duvardaki çatlağı seçemez; dışarıdan gelen ama o eve gönülden bağlanan bir göz ise hem çatlağı görür hem temelin hangi fırtınalara dayandığını sezebilir. Akçura’da, Gaspıralı’da, Togan’da, İnalcık’ta ve son büyük halkalardan biri olarak Ortaylı’da böyle bir dikkat vardı. Türkiye’ye sadece içten bir aidiyetle bağlanmadılar; memleketi yukarı taşıyan ve insanları aynı şevkle yanlarına çağıran bir ses de oldular. Tarihi sloganlaştırmadan konuşabilen, köklerini yük gibi taşımadan onlardan kuvvet devşirebilen, cümleyi kabalaştırmadan sertleşebilen bir çizgiydi bu.

Kırım-Tatar aristokrasisinin Türkiye tecrübesi de bu yüzden yalnızca bir göç hikâyesi sayılamaz. Bu, kaybedilmiş yurtların küllerinden bir seviye çıkarabilen insanların hikâyesidir. Elinden çok şey alınsa da cümlesindeki asaleti koruyanların hikâyesidir. Gürültüye tenezzül etmeden iz bırakan, kendini pazarlamadan derinleşen, köklerinden hamaset değil zarafet üreten insanların hikâyesidir. Onların bakışında yerellik vardı ama daralma yoktu; aidiyet vardı ama hoyratlık yoktu; millî bir damar vardı ama kaba bir gösteriş yoktu. Türkiye, bir bakıma, kendini onların açtığı daha yüksek bir pencereden seyretti.

Şimdi ise o uzun çizginin son kıyısında duruyoruz. Ortaylı ile kapanan şey yalnızca bir kuşağın hikâyesi sayılmaz. Daha derinde, daha eski, daha zarif bir damar çekiliyor. Kırım’dan ya da Türkistan’dan bu topraklara yönelen o vakur düşünce akışı artık aynı kudretle yürümüyor. Ne oralarda o eski aile terbiyesi aynı biçimde sürüyor ne de burada onu karşılayacak iklim eski genişliğini koruyor. Zaman değişti, göçün karakteri değişti, dünyanın dili irileşti, hızlandı, kabalaştı. Derinlik yer yer gösterinin gerisine düştü. Bilginin yerini görünür olma hırsı, emekle yoğrulmuş cümlenin yerini çabuk tüketilen parıltılar aldı. Böyle çağlarda büyük insanlar birdenbire eksilmez; önce onları doğuran zemin yorulur.

Bugün tam da bu yüzden, insanın içini burkan bir gerçekle karşı karşıyayız. Uzun zaman boyunca bizi kendimizden daha yukarı çağıran o zarif el artık omzumuzda yok. Dışarıdan gelen asil dokunuş çekildiğinde, bir toplum kendi sesini ilk kez bütün çıplaklığıyla duyar. Kendi tekrarını, kendi darlığını, kendi eksilen yanlarını daha açık seçer. Çünkü insanı yükselten dış akış durduğunda, geriye kendi içinin hakikati kalır. Orada ne kadar derinlik varsa o görünür; ne kadar sığlık varsa o da.

Mesele burada yalnızca hüzün duymak değildir. Mesele, birkaç büyük ismin ardından methiyeler dizmek hiç değildir. Asıl mesele, onların taşıdığı seviyenin bu topraklarda yeniden doğup doğamayacağıdır. Büyük isimler gökten düşmez. Onları hazırlayan evler olur, sabır olur, okuma ahlâkı olur, yalnız kalabilme kudreti olur, kendini çoğaltmadan derinleşebilme disiplini olur. Bugün belki de en çok eksilen şeylerden biri budur: insanın kendi içini büyütme cehdi. Her şey elimizin altında ama içimiz o kadar dolmuyor. Herkes konuşuyor ama söz pek az yerde kök tutuyor. Çok şey biliyoruz, az şeyi sindiriyoruz. Çabuk hüküm veriyor, geç olgunlaşıyoruz.

Oysa Akçura kuşağından Ortaylı’ya kadar uzanan çizginin ortak tarafı, cümlenin arkasında uzun bir emek bulunmasıydı. Onlar bir fikri yaşar, taşır, zamanın içinden geçirir, sonra önümüze bırakırlardı. Bu yüzden ağırlıkları vardı. Bir cümlenin insanda kalması için sadece doğru olması yetmez; bir hayat tarafından doğrulanmış olması gerekir. İşte o kuşakların bıraktığı etki biraz da buradan geliyordu.

Şimdi önümüzde ağır bir eşik duruyor. Bu topraklar kendi içinden yeniden böyle insanlar çıkarabilecek mi? Yeni bir asalet dili kurulabilecek mi? Çileyi ham bir öfkeye çevirmeden, kaybı ucuz bir slogana dönüştürmeden, düşünceyi yeniden inceltebilecek miyiz? Çünkü bundan sonrası geçmişe saygı cümleleri kurmaktan ibaret bırakılmamalıdır. Bundan sonrası, geleceğin insanını yetiştirme meselesidir. Kendi cümlesini taşıyacak omuz yetiştiremeyen toplumlar, en sonunda başkalarının taklidi gibi yaşamaya başlar.

Belki de şimdi asıl eşikteyiz. İnsan da millet de başkasının gölgesi çekildiğinde kendi boyunu öğrenir. Bize uzun yıllar uzak yurtlardan gelen o ince ruh artık kapımızı aynı güçle çalmıyorsa, bundan sonra yazacağımız her cümle, kuracağımız her kurum, yetiştireceğimiz her çocuk daha büyük bir sorumluluk taşır. Çünkü artık ödünç ışıklarla yürünecek yerde değiliz. Kendi kandilini yakamayanın gecesi uzar. Kendi içinden yön, seviye ve derinlik çıkaramayanın kalabalığı artar ama ufku genişlemez.

Her şeyiyle kendimize kaldık

Bu sözde hem sarsıcı bir yalnızlık hem de insanı silkeleyen bir çağrı var. Kendimize kaldık; yani artık mazeretlerimizin ardına saklanamayacağız. Kendimize kaldık; yani bize dışarıdan yükseklik taşıyan seslerin çekildiği yerde, kendi içimizde ne varsa onunla yüzleşeceğiz. Kendimize kaldık; yani şimdi göreceğiz, içimizde gerçekten ne kadar yurt, ne kadar incelik, ne kadar insan biriktirdik. Bundan sonrası bütünüyle bize ait: ağırlığıyla, çıplaklığıyla, imtihanıyla. Ve belki de bir millet için en hakiki an, tam da budur; artık kimsenin bizi yükseltmeyeceğini anladığımız ve yükselmek için kendi içimizde bir merdiven kurmak zorunda kaldığımız an.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
16.03.2026
Tüm Yazıları

Rambo serisini hatırlarsınız.

Sylvester Stallone’nin hayat verdiği ünlü film karakteri.

Serinin ilk filmi ‘İlk Kan’ adıyla vizyona girmişti. Tam 3 yıl vizyonda kaldığını hatırlıyorum. Kapalı gişe oynayan filme haftalar boyu bilet bulamamıştık. 80 li yıllarda sinemaları kasıp kavurmuştu.

Sonra serisi çekildi.

2, 3 ,4, 5…

Rambo’nun, her bölümde mücadele ettiği bir “kötü adam” vardı.

Filmin 3.’ü serisinde ‘kötü adam’ Sovyetler’di.

Rambo Sovyet işgaline karşı Afganlı mücahitlerle omuz omuza “Kötü Rusları” alt edebilmek için mücadele ediyordu. Ve başarıyordu.

Film bittiğinde perdede şu yazı beliriyordu.

“Bu film Afganistan’ın cesur mücahit savaşçılarına adanmıştır.”

Yıllar sonra ABD, bizzat Afganistan’ı bu kez kendi işgal edince filmin sonundaki yazıda küçük bir değişiklik yaptı.

“Bu film Afganistan’ın yiğit halkına adanmıştır.”

Kötü adam değişmişti.

Bu kez Afganlı mücahitler ‘kötü adam’ koltuğuna oturtulmuştu.

Yani Amerika’nın kötü adam tarifi konjonktürel biçimde değişebilir.

Ramazan Kağan Kurtoğlu hocamızın özlü sözüdür. Hollywood ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bir şubesidir.

***
İran savaşının başladığı günden bu yana aklı başında herkesin aklını kemiren aynı soru aslında..

Amerika, İran’dan ne istiyor?

Bu denli büyük askeri harcamalar yapacak kadar…

Dünyadaki hakimiyetini sarsma pahasına…

Trump’ın savaş istemiyorum diyerek iktidara gelmesine rağmen…

Neden bu savaşa kalkıştılar…?

İran’dan ne istiyorlar….?

Trump’ın ve Savaş Bakanı Hegseth’in açıklamalarına bakarsak Hamaney kötü adamdı…Gitmesi gerekiyordu.

Fakat neden kötü olduğunu bir türlü açıklamadılar.

İlk günkü saldırıda Ali Hamaney öldü…Yerine oğlu Mücteba geçti…Gene anlatamadılar…İran’daki yönetim neden kötü?

İran rejiminin ABD halkını veya Amerikan çıkarlarını nasıl tehdit ettiğini bir türlü açıklamadılar.

***
Bugün savaşın 13.gününde Amerika’nın kötü adamı daha net belirginleşti.

Asıl mesele büyük ve köklü düşman Çin…!

Amerika’nın bu manasız kıyıma kalkışmasının altındaki en güçlü sebep Çin’in bölgesel hegemonyasını kırmak…İran’dan giden enerji hattını kesmek…

Ve en önemlisi… Çin’le önümüzdeki yıllarda yaşanacak olası bir itiş kakışta İran’ı Çin’in yanında görmemek.

Çin’i yalnızlaştırmak…!

(Venezuela darbesini de böyle Çin’in nüfuz alanını dağıtmak olarak görmemiz gerekir.)

Çünkü Çin’in hem ekonomik hem nüfus hem de ölçümlenemeyen bir askeri gücü var…Üstelik Nükleer güce de sahip…

ABD dünya hakimiyet savaşında büyük finalin Çin’le olacağını biliyor.

Zaten bunu açıkladıkları ABD güvenlik belgesinde de duyurdular. Çin’i düşman ülke olarak tanımladılar.

O yüzden Çin’e destek veren ona lojistik sağlayan kim varsa saldırıyorlar, saldıracaklar.

Tüm bu vahşet içinde aklımızı karıştıran aslında katil İsrail oldu. ABD’nin yancısı olarak katliama ortak oldu…Ve tüm İslam coğrafyasının ve mazlum halkların nefretini bir kez daha kazandı.

Harici youtube kanalında konuşan Em. Tuğgeneral Fahri Erenel, programda ABD’li ünlü siyaset bilimci John Mearsheimer’ın şu cümlesini hatırlattı.

“ İsrail büyük bir savaşa girdiğinde mutlaka küçük bir savaş daha açar ve orada işgale kalkışır”

İsrail’in küçük hedefi Lübnan’a girmekti. Bugün kara harekatı haberlerini almaya başladık bile…


***
Uzun lafın kısası…

ABD’nin ‘kötü adamı’ filmin bu bölümünde ‘İran’lı Mollalar’ oldu…

Gelecek bölümde Çinli kötü adamla tanışmaya hazır olun…!

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
16.03.2026
Tüm Yazıları

Ramazan ayı, insanın bedenini ve ruhunu terbiye eden müstesna bir zaman dilimi. Gün boyu süren sabır, nefsi dizginleyen bir irade, akşam ezanıyla açılan mütevazı sofralar ve geceleri süsleyen ibadet…

Tüm bunların ardından gelen bayram ise bir sevinç günü ve aynı zamanda derin bir şükür vakti. Bir ay boyunca sabrın ve paylaşmanın içinden geçen insan, bayram sabahına ulaştığında aslında kendisine lütfedilen bu manevi yolculuğun tamamlanmasına şükreder.

İşte bu yüzden Ramazan’ın ardından gelen bayram, gönüllerde açılan bir bahardır. O sabah camilerden yükselen tekbirler, mahalle aralarında duyulan çocuk sesleri ve evlerden yayılan tatlı kokuları. Her kapının ardında ayrı bir telaş, her mutfakta ayrı bir bereket. Bayram, bir bakıma sofraların yeniden kurulduğu, kalplerin birbirine açıldığı bir buluşma vaktidir.

Tasavvuf büyüklerinden Alvarlı Efe’nin şu mısraları, bayramın manasını ne güzel anlatır:
“Can Bula Cananını Bayram O Bayram Ola”
Dolayısıyla gerçek bayram; kırgınlıkların sona erdiği, kalplerin arındığı, insanın kendisini affa ve merhamete açtığı gündür.
O yüzden bayram bir şükür sofrasıdır.

Bayram ve sofranın hikmeti
Bayram, özel bir sofranın kurulduğu, lezzetlerin bir araya geldiği ve sayılı günlerin olduğu bir dönem. Bu günleri iyi değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Her bayramın kendine özgü bir mutfak kültürü olduğu gibi her bölgenin ve her ilin de asırlardır gelen bir bayram lezzet geleneği bulunur. Bu gelenek, aileleri ve toplulukları bir araya getiren güçlü birer kültür köprüsü.

Anadolu’nun geniş coğrafyasına baktığımızda her şehirde bayramın kendine has bir tadı vardır. Bir yerde baklava tepsileri hazırlanır, diğer tarafta şerbetli tatlıların kokusu sokaklara yayılır. Bir evde sarma hazırlanırken başka bir evde tandırda pişen etler sofrayı süsler.

Ama tüm bu farklılıkların içinde değişmeyen tek bir şey vardır: paylaşmanın bereketi. Çünkü bayram, yemeklerin yansıra hatıraların, duaların ve muhabbetin de paylaşıldığı özel bir sofradır.

Bayram Lezzetleri
Bayramın bereketini ve coşkusunu en güzel anlatan yer, kuşkusuz aile sofraları. Yöreden yöreye değişen geleneksel yemeklerin başrolde olduğu bu sofralar, bir kültürün ve hatıraların buluştuğu bir miras gibidir. Sofrada yerini alan her bir lezzet, aslında geçmişten bugüne taşınan bir hikâyenin, bir geleneğin ve paylaşılan anıların devamını anlatır.

Anneannelerin ellerinden çıkan özel yemekler, babaannelerin sevgiyle hazırladığı tatlılar bayramın unutulmaz tatlarını oluşturur. Özellikle ev baklavası, Ramazan Bayramı’nın en güçlü sembollerinden biri. İncecik açılan yufkalar, aralarına serpiştirilen fıstık ya da ceviz ve üzerine dökülen şerbet…

Uzunca bir süre devam eden açlığın ardından gelen bu lezzet, adeta hayatın yeniden tatlanmasının bir işareti.

Anılar sofrası
Çocukluğumuzun bayram sabahlarını hatırlıyorum. Yeni alınmış bayramlık kıyafetler, erkenden kalkılan sabahlar, bayram namazından dönen babaların getirdiği sıcak simitler ve mutfakta hazırlanan kahvaltılar… işte o sofrada yenilen yemeklerden her bir lokma, geçmişten bugüne uzanan bir hatırayı taşır.

Bayram sofrası paylaşmaktır
Bence en güzel sofra bayramda kurulur. Komşuya uzanan bir tabak, kapıyı çalan misafire veya ihtiyaç sahibine verilen bir tas yemek. Bayram sofrası lezzetin ötesinde gönüllerin de buluştuğu müstesna bir vakit.

Yunus Emre’nin “Bölüşürsek tok oluruz, Bölünürsek yok oluruz” sözleri bayram sofralarının ardındaki hikmeti ne de güzel anlatır. Çünkü paylaşılan lokma çoğalır, paylaşılan sevinç ise büyür.

Anadolu’nun her bir köşesi, kendine özgü bayram lezzetleriyle dolu. Bayram sofralarında yer alan her yiyeceğin ayrı bir anlamı vardır. Bereketi simgeleyen buğday, bolluğun sembolü olan et yemekleri ve tatlılığıyla hayatımıza keyif katan baklava… Dünyanın sayılı mutfakları arasında yer alan Anadolu mutfağı, yüzlerce tarif ve sayısız lezzeti içinde barındırır. Ama en güzel yemek çoğu zaman bayram gününde sofraya gelir. Ev baklavası, yaprak sarması, zeytinyağlılar, börekler, et yemekleri ve nice yöresel tarif… Her biri bayram sofralarını ne de güzel süsler.

Tüm bu lezzetlerin içinde asıl önemli olan şey, sofranın etrafında toplanan insanlar. Çünkü bayram, bir araya gelmenin sofrasıdır.

Bence bayramın hakiki manası, Ramazan’dan sonra geldiği için bir ödül değil, o sabrın ardından gelen bir şükürdür. Bir ay boyunca açlığın ne demek olduğunu anlayan insan, paylaşmanın ve sabrın değerini öğrenir. Bayram sabahı geldiğinde ise şükretmek için o sofraya oturur.

Belki de bayram sofrasının gerçek anlamı burada gizli. O sofrada yenilen her lokma, bir nimetin farkına varmanın ifadesi. Bir ay boyunca sabredip sonunda “Elhamdülillah” diyebilmektir bayram. Gönüllerin nura doyduğu, kalplerin affa açıldığı ve sofraların bereketle kurulduğu bir bayram.

İşte bu yüzden en güzel sofralar bayramda kurulur. Çünkü o sofrada yemek, sevgi, hatıra, dua ve şükür birlikte paylaşılır.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
16.03.2026
Tüm Yazıları

Silivri’de İBB yolsuzluk davasında yargılamaların başladığı ilk günden bu yana CHP kulisleri hareketli.

Silivri’deki duruşmalarda milletvekillerinin, PM - YDK üyelerinin, il başkanlarının ve İstanbul’daki 39 ilçenin görevlendirilmelerine rağmen salonda yeterince kalabalık toplanamadı.

50 bin CHP’liye davet mesajı gönderilse de CHP yönetimi tasarlanan gövde gösterisini gerçekleştiremedi. En kalabalık gün 9 Mart duruşmanın başladığı gündü ardından katılım giderek azaldı.

138 milletvekilinden ancak 40 kadarı Silivri’deki duruşmalara katıldı. Ertesi gün Silivri’deki grup toplantısında da milletvekilleri yoktu.

Mitinglerde istenen kalabalığı toplayamayan parti yönetimi bu kez Silivri duruşmalarında gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı.

Özellikle Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın ilk gün duruşmalara katılmak yerine Malatya valisi Settar Yavuz’la bir araya gelmesi gerilimi yükseltti. Ağbaba çarşamba günkü duruşmaya katılsa da sonuç değişmedi katılım giderek düştü.

“TAYYİP BEY’E DÜŞMANLIK BESLEMİYORUM”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in 22. Dönem TBMM Başkanı Bülent Arınç’la görüşmesi tüm bunların üzerine tansiyonu daha da yükseltti. Özellikle Bülent Arınç’la görüşmenin içeriğine dair yaptığım röportajda geçen ifadeler şok etkisi yarattı.

Görüşmede Özel’in, “Tüm bunlara rağmen ben hala Tayyip beye düşmanlık beslemiyorum. Kavgasız siyaset yapmak istiyorum” sözleri acaba yeni bir pazarlık süreci mi başladı tartışmasını beraberinde getirdi.

“PARTİ YÖNETİMİ İKTİDARLA ANLAŞIYOR MU?”

Görüştüğüm CHP’liler, “Parti yönetimi iktidarla anlaşmanın yolunu mu arıyor?” sorusuna cevap bulmaya çalışıyordu.

Cumartesi günü Bulent Arınç’la yapılan farklı bir röportajla durum kurtarılmaya çalışılsa da artık ok yaydan çıkmıştı. CHP’liler, hem Bülent Arınç’la parti meselelerinin görüşülmesine hem de iktidara yeşil ışık yakılmasına çok büyük tepki gösterdi. En sert açıklamalardan biri İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’den geldi. Üstelik CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın Arınç’la görüşmeye dahil edilmemesi tartışmanın başka bir boyutu.

CHP kulisleri kaynarken bundan sonraki süreçte parti içi muhalefetin artık görünür şekilde hareketlenmesi bekleniyor.

CHP’DEN KONSERLİ MİTİNG ADIMI

Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınışının yıldönümünde 18 Mart akşamı düzenlenecek gece mitingi ile meydanların doldurulması hedefleniyor.

İstediği kalabalıklara toplayamayan CHP yönetiminin bu kez mitinge sanatçıları davet etmesi planlanıyor.

Yani akıllardan geçen “Konserli miting” yapmak!! Böylece düşen vatandaş ve partili desteğini konserlerle toparlamayı hedefliyorlar.

VEKİLLERE MİTİNGE KATILIN TALİMATI

Milletvekillerine de ayrıca katılım konusunda talimat verildi. Parti disiplini nedeniyle duruşmalara daha önce katılmayan isimleri mitingde görmemiz mümkün.

Özgür Özel’in gazeteci Murat Yetkin‘e verdiği röportajda İmamoğlu için kullandığı, “Madem ki sokağa çıkar diye korkuyorlar, ev hapsi versinler. Hiç olmazsa yüksek güvenlikli cezaevinde, tecrit ortamındaki işkence son bulur” sözleri de çok tartışılıyor.

Bu sözleri, ‘İmamoğlu’nun suçunun ve ceza almasının kabullenildiği’ şeklinde yorumlayanlar var.

Ayrıca davaların ‘siyasi’ olduğunu ileri sürerken ‘siyasi bir karar’ için iktidardan talepte bulunmak çelişki olarak değerlendiriliyor. Üstelik talep edilen serbest kalma ya da tahliye değil ev hapsi… Aslında Bülent Arınç’la görüşme dahil tüm bunlara bakıldığında CHP yönetiminin hala iktidarla pazarlık yapmaya çalıştığını görüyoruz. En azından böyle bir algı ortaya çıkıyor. CHP yönetimi tıpkı Terörsüz Türkiye sürecinde olduğu gibi buradan da bir pazarlık yaparak üzerindeki baskıyı sona erdirmeye çalışıyor.

Bu konuyu sorduğum kıdemli bir CHP’li, “Daha önce AK Parti içinde görüştükleri isimlerden artık sonuç alamıyorlar. Bülent Arınç’la görüşmenin arkasında ‘Bir yol bulup iktidar baskısından kurutulabilir miyiz’ motivasyonu var” yorumunu yaptı.

Ancak görünen o ki; yapılan tüm hamleler istenen sonucu üretmiyor ve kendilerini de tartışmalı hale getiriyor.

CHP zorlu bir süreç yaşıyor ve sinirler gergin. Mutlak butlan dahil her türlü senaryo tartışılıyor olasılıklar değerlendiriliyor. Önümüzdeki süreçte şimdi sessiz yapılan bu tartışmaların kamuoyuna yansımalarını görebiliriz.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
15.03.2026
Tüm Yazıları

Galatasaray, şampiyonluk yolunda zorlu fikstürde rakiplerini teker teker geçmeyi başarıyor. Alanyaspor, Beşiktaş ve Başakşehir’i mağlup eden, Şampiyonlar Ligi’nde de Liverpool’u dize getiren sarı-kırmızılı takımın bileği bükülmedi. Mücadelelere yüksek motivasyonla çıkan Galatasaray, ligin iddialı ekiplerinden Başakşehir’e de puan vermedi.

FİŞİ ÇEKTİ

Özellikle ilk 45 dakikada Nuri Şahin, takım savunmasını önde kurdu. Bu nedenle Galatasaray pozisyon bulmakta zorlandı. İkinci yarıda ise Galatasaray fişi çekti. Sallai’nin ayağına basan Ebosele ikinci sarı karttan kırmızı gördü. Lang, duran toptaki ustalığını konuşturdu ve Singo’yu golle buluşturdu. Hollandalı futbolcu, Sane’nin olmadığı haftalarda da takımına katkı sunmaya devam ediyor.

Sakatlıktan dönen Yunus Akgün ise mücadeleyi iki asistle tamamladı. 10 numara pozisyonundan ziyade kendi bölgesinde oynayabilse Yunus performansını daha da artırabilir. Fakat onun bölgesinde de yıldızlar arasında ciddi bir forma rekabeti var.

Osimhen dün gece yine golünü buldu. Yorgun olduğu aşikârdı. Ancak öyle bir an yaşandı ki, gol olsa sezonun hatta Süper Lig tarihinin en iyi gollerinden biri olabilirdi: direğe patlayan yarım vole… Galatasaray’ın genç gözdesi Nhaga ise tabelaya katkı yaparak sevincini takım arkadaşlarıyla paylaştı.

ADIM ADIM ŞAMPİYONLUĞA

İlk yarıda sönük, ikinci yarıda ise alev alan bir Galatasaray, adım adım şampiyonluğa koşuyor. Bu durumdan rahatsız olanlar ise gönül verdikleri takımın kötü performansını görmezden gelip açık aramaya ve başka takımlardan medet ummaya devam ediyor.

Galatasaray durdurulamıyor. Tarihinin en iyi kadrolarından birine sahip olan sarı-kırmızılı ekip, hem ligde hem Avrupa’da engelleri bir bir aşıyor. Başakşehir karşısında alınan kritik galibiyetin ardından Galatasaray, Fenerbahçe ile Trabzonspor’u ikincilik yarışının içine itti. İki takımın puanı eşitlenirken Galatasaray, Fenerbahçe’ye 7 puan fark atmış durumda.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
14.03.2026
Tüm Yazıları

İnternetin o ilk, duru zamanlarını çoğunuz hatırlar. Yani arama çubuğuna gelir, bir soru sorardık ve önümüze serilen o uçsuz bucaksız kütüphanede adeta bir keşif yolculuğuna çıkardık. Bulduğumuz o site de bir yazının derinliğine iner, bazen bir muhabirin heyecanına, bazen usta bir gazetecinin tecrübesiyle küçük dilimizi yutardık. O zamanlar arama yapmak demek herhangi bir sonuca ulaşmak için değil de daha çok insanın kendi merakıyla çıktığı yolculuğun ta kendisiydi…

Şimdi bu kadim alışkanlık gizlice, sessizce hatta bir el çabukluğuna kurban ediliyor dostlar. Nasıl mı? İşte, "Overview" adı verilen bu yeni sistemle yapılıyor! Bu sistemle birlikte, artık kullanıcıların sayfalardan sayfalara geçmesine pek gerek kalmıyor! Zira bu sistem, kapının ardındaki odanın içinden kendine göre seçtiği birkaç bilgiyi vitrine koyup "ben senin için bunu uygun gördüm” ya da “görebileceğin şeyin hepsi bu" diyor. Cevap, bir özet tabelası gibi ekranın en tepesine asılıyor. İlk bakışta “e daha iyi değil mi?”, “büyük bir hız ve kolaylık” diye düşünebilirsiniz ama bu süratin bedelinin, verilen o bilginin haysiyeti olduğunu düşünmezsiniz. Yani size rehberlik etmekle, yolun tamamını kullanıcının yerine yürümek arasında hayati bir fark vardır. Bugün arama motorları artık bize yol göstermekle yetinmiyor; bizim harcımızla, bizim emeğimizle kendi binalarını inşa ediyorlar. Google bilgiye ulaşmada aracı olmaktan çıkıp, cevabın asıl sahibi gibi kendisiymiş gibi tavır takınıyor.

Peki bu hak mı? Adalet mi?

Elbette değil. Ne hak, ne hukuk ne de adalet… Ancak karşımızdaki platform tekel! Ve biz Dijital Varlıklar olarak, bu yeni düzende sadece veri sağlayan kurumlar olarak bulunmak istemiyoruz. Bir haberin, bir makalenin arkasında; sahaya inen muhabirin yuttuğu tozu, editörün kılı kırk yararak yazdığı metni ve kurumun o bilgiyi doğrulamak için harcadığı zamanı ve çabayı görmezden gelinmesini içimize sindiremiyoruz. Eğer bir yazılım, o binbir zahmetle pişmiş yemeğin sadece tadımlık bir kısmını alıp kendi tabağında sunuyorsa; orada mutfağın asıl sahibi olanları kim bilecek, kim görecek? Kullanıcı için pratik görünen bu süreç, yayıncılık için bilginin kaynağından koparılıp anonim bir söze dönüştürülmesi demektir ki bu haksızlığın daniskasıdır.

Bakın, elimizin altındaki tüm makineler bizim verdiğimiz bilgiyi biriktirir, ancak o bilginin neye tekabül ettiğini de ancak o çileyi çeken insan anlatabilir. Bugün coğrafyamızın enerji yolları için verilen o büyük mücadele neyse, dijital evrende bilginin akış yolları için verilen mücadele de bizim için o dur. Bizler gökyüzünü bekleyen yerli ve milli irademizle sahada nasıl varsak, dijital dünyada da kendi mülkiyetimizi ve kalemimizi korumaktan geri durmayacağız.

Biz bu yeni düzende sadece birer içerik ambarı olmayacağız. Bilgiyi yorumlayan, ona can suyu veren ve güven inşa eden genç kalemlerimizle, o ruhsuz sistemlerin sığlığını her defasında aşmayı başaracak sabır, bilgi ve tecrübeye sahibiz hamdolsun. Onlar sıradan her bilgiyi her yerden bulabilirler. Hatta bunu hızla çoğalta da bilirler ama o bilginin ardındaki hikâyeyi, sorumluluğu ve vicdanı bizden başka kimse bilemez.

İnanıyorum ki internetin o bitmek bilmeyen yorucu karmaşasında, insanların hâlâ güvenebilecekleri samimi bir limana ihtiyacı var. Ve aradıkları şey, karşılarında kendilerini anlayan, nefes alan bir ses bulabilmektir. O ses, hiçbir zaman bir kod dizininden ibaret olmayacaktır.

Yarınlarda, bilginin sadece özetini değil, hakikatini kucakladığımız günlerde buluşmak dileğiyle...

Sağlıcakla kalın.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
13.03.2026
Tüm Yazıları

Futbolda sürekli kavgaları, çekişmeleri izlerken, açılan pankart ile birleştirici gücü de hissettik. Demek ki futbolda sadece haftanın en çok konuşulan anı bir gol, bir kırmızı kart olmaz. Bazen de tribünden açılan bir pankart, tüm oyuncuları bir araya getirebilir. Son günlerde konuşulan, Victor Osimhen’in annesi için açılan pankart da tam olarak bunu sağladı.

Rakip futbolcuların kavgaları, diyalogları derken, futbol sadece ezeli rekabetin olduğu bir spor dalı olarak görüldü. Farklı tribünler, farklı renkler ve farklı tezahüratların olduğu karşılaşmaların aslında sadece bir oyun olduğu çoğu zaman unutulur.

Victor Osimhen’in annesine yönelik tribünde açılan o pankart, hem taraftara hem de futbol dünyasındaki insanlara bu gerçeği hatırlattı. Yapılan küçük jest farklı takımlardaki insanları da duygulandırdı. Rakipliklerin, puan hesaplarının, sosyal medyadaki tartışmaların ötesinde; bir futbolcunun hayatındaki en önemli figürlerden birine gösterilen saygı, futbolun insani yönünü yeniden insanlara gösterdi.

Bugün modern futbol çoğu zaman istatistiklerle, transfer bedelleriyle ve şampiyonluk yarışlarıyla konuşulurken yapılan fedakarlıklar, sağlığın, sakatlıkların, ailelerin önemini bir kez daha hatırlatıldı. Mert Müldür'ün nişanlısına edilen küfür, futbolun bir spor dalı unutanları gösterse de Victor Osimhen'e yapılan jest ise birlik beraberliği tekrar hatırlattı.

Açılan pankartın bu kadar konuşulmasının sebebi de aslında futbolun sadece skor tabelasından ibaret olmadığını hatırlattı. Tribünde binlerce kişinin aynı anda bir oyuncunun kişisel hikâyesine saygı duydu, acısına ortak oldu.

Belki de futbola biraz daha oyun olarak bakmaya ihtiyacımız var. Kazananın ve kaybedenin olduğu ama sonunda herkesin aynı sahnenin parçası olduğu bir oyun. Çünkü sahadaki kimse kimsenin düşmanı değil.
Victor Osimhen futbolun yalnızca rekabetten ibaret olmadığını, aynı zamanda empati, saygı ve insanlık barındırdığını gösterdi.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş