200 yıl sonra yaşasaydık daha mı mutlu olurduk?

GİRİŞ:
2026-11-05
saat ikonu 00:57
|
GÜNCELLEME:
2026-11-05
saat ikonu 00:57

Sabah uyanabilmenin, aileyle bir kahvaltı masasında olabilmenin ve gün içinde yapılması gerekenlerin sorumluluğunu taşımanın aslında büyük bir nimet olduğunu bilmeden yaşamak günümüz insanının kötü alışkanlıkları arasına girdiğinden beridir çoğu işi rast gitmiyor.

Nimetin külfet olduğunu sayalı, hastaneyle psikologlardan da çıkamaz oldu. O yüzden yüksek yapılarla katledilen ve aldığı yaralardan ötürü feryadı duyulmayan kentlerin reklam panolarında “Gelin, sizi iyileştirelim.” sloganlı özel hastane tanıtımları pıtrak gibi çoğalmaya başladı.

Psikologların ve avukatların sayısının artması da hem davranışlarımızda hem de adalet sistemimizde bir şeylerin alarm verdiğini gösterir gibi.

Peki tüm yaşananların faturasını bu çağın insanına mı çıkarmalı yoksa çağın kendisine mi?

ÇEHOV’UN İŞARET ETTİĞİ YILLARA AZ KALDI

Çehov “Altıncı Koğuş” öyküsünde Andrey Yefimiç isimli doktora şöyle söyletir: “Asıl sorumlu yaşadığımız bu zamanlar… İki yüzyıl sonra doğmuş olsaydım bambaşka bir insan olabilirdim.”

Çehov’un öyküsünün yayımlanmasının üzerinden 134 sene geçti. İşaret edilen yıl ise 2092 oluyor.

Bugün de Yefimiç gibi çağın buhranını yaşadığını söyleyenler var. Onlar farklı olarak daha ilerideki yıllar yerine eski zamanlarda yaşasalardı hayatlarında pek çok şeyin daha iyi olacağı düşüncesini taşıyor.

İnanışımıza göre bu çağın da dünyanın da bir sonu var. Dünyaya da nam salmış bir türkümüzde “Ölüm varsa şu dünyada zulüm var” diyor.

EN SON TÜRKÜ NE ZAMAN YAKILDI?

Dünyanın ne olduğundan, ölümün de zulmün de varlığından bahseden bir türkünün en son ne zaman yakıldığı ortaya çıkınca ülkemizin kentleşme, sanayileşme ve kalkınma hikâyesi de kendini ele verecek.

Epey bir süredir, var olanları söylemekten ileri gitmeyip yeni türküler yakamaz olduk. Filmlerimizde saz çalanlarımız, duvarında bağlama asılı olan evlerimiz gittikçe azaldı. Üniversitelerimizin Edebiyat ve Sosyoloji bölümlerinde bu konu üzerinde de durulmuyordur Allah bilir.

Kimin ne düşündüğünü ve hangi önemli konuların araştırılmadığını bir kenara bıraktığımızda çağın da dünyanın sonunu da bu bıraktıklarımızın yanına koyarsak…

İşte o zaman kendi sonumuzu düşünmek gibi bir durum usulca görünüverir. Bu da büyük kederlere gark eder bizi.

Büyük kentlerdeki lüks mekânlar ve AVM’ler, insanın içinden çıkamadığı konuları aklına getirdiğinde çok şeyi saklıyor. Ama akşam olduğunda ışıkları yanan evlerin çekili perdelerinin ardında yaşananlar hiçbir kayda düşmüyor.

DERT EDİLEN ŞEYLER YA HİÇ OLMASAYDI?..

Bugün insanın kendine dert ettiği şeyler belki de onun hakkında bilinmedik hayırları saklıyor içinde. Bunun ilmi insana verilmediğinden herhangi bir hastanenin ilgili bölümünden randevu günü aranıyor.

Çehov’un bahsettiği 200 yıl sonrasına şurada 66 yıl kalmışken belki o günü görenler bugünün dert edilen şeylerinin ne kadar komik ya da çaresi bulunmayan hastalıkların nasıl basit olduğunun ilmine varacaklardır kim bilir?

Aramızdan o günleri görenler şöyle derse şaşırmamalı: “Biz 2020’leri yaşarken o yıllarda insanlığın çok ileri buluşlarından, uzaya ve Ay’a gitmesinden, tıbbın çok ilerlediğinden bahsediliyordu. Oysaki insanlık ne kadar gerideymiş de haberimiz yokmuş!”

Eğer bugünden bir 200 yıl sayarsak 2226 yılının gündemini tahmin etmemiz pek de kolay değil gibi görünüyor.

İnşallah o kadar beklemeden sevgili ülkemizin ve dünyanın gündemi daha umut veren şeylerden oluşur da bugünkü tablo, Çehov’un öyküsünde işaret edilen 2092’ye ya da bugünden 200 yıl sonrası olan 2226 yılına gelinmeden “Ne yaşadık, nelerle uğraştık ama?” diye sormamıza vesile olur!

Yoksa hiçbir şey değişmezse o yıllara ulaşanlar, bugünleri aramadığı bir zamanı yaşadığında bizim hâlimize acıyıp “Garipler ne yaşamış be.” diyebilir!