Yöneticinin kararı ve cenazedeki söz

GİRİŞ:
2026-10-29
saat ikonu 01:26
|
GÜNCELLEME:
2026-10-29
saat ikonu 01:38

İşine giderken trafiğe yakalanmamak için sabahın 5’inde kalkıp konforlu aracıyla yola çıkan bir yönetici, menziline zamanında varınca kendisini mutlu hissediyor.

Sabah daha 7 olmadan işinin başında olması, onun öğle sonrası 3-4 gibi evinin yolunu tutmasını sağladığından mutluluğu bir adım daha öteye giderek kendisini sanki gün boyu hiç çalışmamış sayıyor.

Eve vardığında eğer onu cıvıl cıvıl bir yuva karşılıyorsa hem çocukları hem de eşiyle günün kalan saatini geçireceğinden sağlıklı, huzurlu bir hayat sürecektir.

Yok eğer normal mesai sonrası yine işe bağlı ziyaretler yapmak zorundaysa güne erken başlamasına rağmen evine dönüşü akşamın darını bulacaktır.

Evinde bekleyen de mesai bitimi sonrası işe bağlı ziyaretler de söz konusu değilse dışarıda “zaman öldürmek” adına eğlence mekânlarında fink atacaksa…

Biz bu yöneticiyle niye bu kadar uğraştık, biraz kenarda beklesin, acelesi yok ya!

* * *

Albert Camus’nun Yabancı’sı şöyle başlar: “Bugün anne öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”

Romanın başkarakteri Meursault, bunları söylerken annesinin ölümüne karşı duyarsızdır. Üstelik idam mahkûmu olmasına karşın cezasını beklerken bir tedirginlik duymaz. Ona göre her şey anlamsız ve saçmadır.

Camus, Marx’ın yabancılaşma kavramından çok daha farklı bir yorumla derdini anlatmaya çalışır. Marx, bir işçinin ürettiğine yabancı kalması üzerinde dururken ortaya çıkarılan ürünün, işçinin değil, sermaye sahibinin sayılmasının çelişkisine dikkat çeker. Camus’nun ise bununla bir alıp veremediği yoktur. Çünkü derdi Marksizmin bir nüvesini romana yansıtmak değil, varoluşçuluğun bir insan hayatındaki hoyrat temsilini vurgulamaktır belki de.

1942’de yayımlanan eser, kent hayatının, modernitenin ve kapitalizmin bir insanı hangi hâle getireceğini yıllar öncesinden görmüştür aslında.

Duyarsız oluşuna kızsak da Meursault'un çoğu tavrı, büyük kentlerde milyonlarca temsilcisini bulmuştur ve işte bugün 3. sayfa haberlerin başkahramanı da biraz onlardır.

* * *

“Yabancı”nın yayımlandığı Fransa’da 1990’lı yılların ortasında yapılan film “Ponette” ise Camus’nun eserindekinin tersine çok acı bir anne özlemini vurgular.

Trafik kazasında annesini yitiren 4 yaşındaki kız çocuğu, babası tarafından teyzesinin yanına bırakılırken öksüz kalışından ötürü akranlarının zorbalığına maruz kalır.

Filmde iki vurucu sahne vardır ki yürek zor dayanır. Kendisine şiddet uygulayan çocuğun “Sen annenin ölümünü hak ettin.” sözü karşısında yürek parçalarcasına ağlayan Ponette, “Eğer annem burada olsaydı bunu söylemeye cesaret edemezdin.” karşılığını verir.

Bir başka sahnede ise annesinin mezarındaki toprağı eşeleyerek “Anne” diye ağlar. İzleyici, öksüz çocuğun yaşadığı kederle kahrolur. Gözyaşı dökemeyense tez zamanda bir kalp doktoruna görünmelidir!

Camus’nun Meursault’u neden Ponette gibi değildir de duyarsızdır? Çünkü o çocukluğunu yitirmiştir, o saflık, temizlik ve ağlayabilme yeteneği artık ondan silinmiştir. Yetişkinliği ise ona belki de “tecrübe” ya da “profesyonellik” adı altında kupkuru bir hissizlik verir. Ağlamayan, gülmeyen, hiçbir şeye tepki vermeyip her şeyi olağan sayan bir insana dönmüştür artık.

Girdiği bunalımın sonucunda henüz 29 yaşındayken canına kıyan şairimiz Nilgün Marmara son mektubunda şöyle demişti: “Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte!”

Bu saf hisler yittikçe ortaya çıkan heykel gibi karakterler, bir ölüm karşısında bile kolay kolay duygulanmaz.

Duygulanmanın ötesinde anneciğinin mezarı başında anlamlı bir dava adına söz veren evlatlar da vardır.

Bugün 103. yılını kutladığımız Cumhuriyet’in kurucusu , annesi Zübeyde Hanım’ın İzmir’deki mezarı başında şöyle seslenmiştir:

“Annemin mezarı önünde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum, bu kadar kan dökerek milletin kazandığı ve elde tuttuğu hâkimiyetin korunması ve savunması için gerekirse annemin yanına gitmekte asla kararsız davranmayacağım. Milli hâkimiyet uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.”

* * *

Annelerin yanında babanın yitişi az mı yıkar insanı? Ünlü bestekâr Selahattin Pınar, babasıyla çok kötü bir tartışma yaşayıp evden gider. Üstat, bazı rivayetlere göre soluğu bu efkârla meyhanede alır ama aklı da evde bıraktığı babasındadır. Bir zaman sonra babasının gönlünü almak için evin yolunu tutar. 

Fakat eve geldiğinde bir baba vardır ama artık bu hayatta değildir. Gözlerini yaşama yummuştur. Yıkılan evlat, durumu arkadaşı Mustafa Nafiz Irmak’la paylaştığında o, durumun vahametini ve kederini yansıtan tesiri hayli yüksek bir söz yazar, Selahattin Pınar da besteler:

Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım / Gittin artık seni ben nerde bulup yalvarayım / Şimdi ben tıpkı şifasız kanayan bir yarayım 

* * *

En yakınlarının gidişine şahit olanların yanında artık kendisi için de zamanın daraldığını fark edenler var.

Bu insanlarımız için en büyük korkuysa geride bırakacakları ihtiyaç sahibi bir eş ya da bir evlattır. “Önce ben ölürsem” kaygısı onları için için yer bitirir.

Kendisini zorunlu bir sürgüne çıkaranlar memleket hasretiyle yanıp tutuşarak acı gerçeğin de kısa süre sonra geleceği tedirginliğindedir. Bu durum Nâzım’ın dizelerinde şöyle anlatılır:

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,

- öyle gibi de görünüyor -

Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni

ve de uyarına gelirse,

tepemde bir de çınar olursa

taş maş da istemez hani...

* * *

Ziya Osman Saba, "Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz." diye bitirdiği ve ahiret inancının güzel bir tasvirini yaptığı şiirinde ise Nâzım'ın kederli hâline inat ümitvardır:

Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz...

Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,

Belki her sabah vakti, belki gece yarısı,

Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz...

Ben artık korkmuyorum, her şeyde bir hikmet var

Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar.

Belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar,

Birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz.

(...)

* * *

Yazının başında bir yöneticimiz vardı. Sabah ezanından önce yola çıkarak trafiğe yakalanmadığı için kendisini mutlu sayıyordu hani.

Eğer bugüne kadar bir yakınını kaybetmediyse hâlâ büyükşehir hayatı içinde aldığı kararların kendisine nasıl olumlu yansıdığının muhasebesini yapmaya devam edip egosunu şişirmeye devam edecektir.

Yok, eğer ölümü çok yakınında görmesine karşın sadece raporlarla yöneticiliğini yapmaya devam ediyorsa daha alması gereken çok yol vardır. Hem de sabah ezanından önce çıktığı yolculuklarla…

Yazımızdaki yöneticiden de Ponette filminden, Camus’dan, Selahattin Pınar’dan ve Nilgün Marmara’dan da habersiz olan bir kişi, Nâzım’ın bahsettiği ağaçları olan bir köy mezarlığındaki cenaze sırasında yanındakine şöyle dedi: “İnsan öleceği zamanı bilse nasıl kafayı yemeden yaşar yahu?”