Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Halep’teki PKK/YPG varlığının sona ermesi, basit bir askerî yenilgi gibi değerlendirilemez; bu başarı, bir dönemin kapanması, bir stratejik yanılsamanın çökmesi ve Ortadoğu denkleminde sessiz ama derin bir kırılmadır.
Bu gelişme ne anlık bir kararın ne de sadece sahadaki güç dengesinin sonucudur. Aksine; uzun süre beklenmiş, doğru zaman kollanmış, diplomasiyle örülmüş ve psikolojik boyutu iyi hesaplanmış bir sürecin ürünüdür.
Süreci doğru okuyabilmek için sahayı, aktörleri ve niyetleri birlikte görmek gerekir.
Şeyh Maksud’dan Başlayan Hikâye
PKK’nın Suriye’deki ilk güçlü örgütlenme alanlarından biri Halep’teki Şeyh Maksud mahallesiydi. Esad rejimi bu yapıya yıllarca Türkiye’ye karşı bir baskı unsuru olarak göz yumdu. Savaş başladığında ise bu “göz yummanın” yerini fiilî iş birliği aldı.
Rejim-muhalif çatışmasının açtığı boşluk, PKK/YPG’ye benzersiz bir fırsat sundu. Örgüt Esad–Rusya–İran ekseniyle anlaşarak muhaliflerin kuşatılmasına destek verdi; karşılığında Halep’in bazı mahallelerinin fiilî kontrolünü aldı.
Halep böylece bir şehrin değil, bir stratejik pazarlığın nesnesi hâline geldi.
Geçici Uzlaşma, Kalıcı Gerilim
2024 Aralık ayında muhalifler Halep’e girdiğinde YPG’ye saldırılmayacağı mesajı verildi. Açılan koridorla bazı unsurlar çıktı.
1 Nisan’da YPG ile Şam arasında Halep mahallelerine ilişkin özel bir mutabakat yapıldı; 10 Mart’ta ise Suriye geneline dair daha geniş bir anlaşma imzalandı.
Ancak bu uzlaşma baştan itibaren kırılgandı.
Çünkü sahada YPG:
Gizli mühimmat sevkiyatı yaptı,
Militan transferini sürdürdü,
Mutabakatların güvenlik maddelerini fiilen ihlal etti,
Halep’i bir istikrar alanı değil, bir ileri karakol gibi kullandı.
2025 sonlarına gelindiğinde bu durum Şam açısından artık taşınamaz hâle geldi.
Halep Neden Önemliydi?
Şeyh Maksud ve Eşrefiye’nin nüfusu yaklaşık 180–220 bin aralığındaydı. Halep Valiliği’nin açıkladığı 142 bin kişilik tahliye, bu büyüklüğü teyit ediyor. Bu, Rakka’nın nüfusunun üçte birine yakın bir insan kitlesi demektir.
Yani mesele birkaç mahalle değil; bir şehir içinde ikinci bir şehir meselesiydi.
Askerî açıdan YPG’nin Halep yapılanması sınırlıydı:
Ağır silah yoktu
Gelişmiş tünel ağı yoktu
Zırhlı birlik yoktu
FPV kapasitesi düşüktü
Tecrübeli birlik sayısı sınırlıydı
Avantajı ise meskûn mahal ve yüksek sivil yoğunluktu. Stratejileri “sert karşılık vererek caydırmak” üzerine kuruluydu. Ama bu, Şam açısından sadece krizi erteleyen bir tabloydu.
Şam’ın Öğrendiği Ders: Süveyda
Şam, Süveyda tecrübesinden önemli bir ders çıkarmıştı:
Ani ve sert saldırılar istikrarsızlık üretir; kademeli ve diplomasiyle uyumlu baskı sonuç üretir.
Bu yüzden Halep’te şu strateji izlendi:
Kuşatma
Kademeli askerî baskı
Sivil tahliyeye öncelik
Medya ve diplomasiyle eş zamanlı hareket
Uluslararası tepkiyi minimize edecek tempo
Bu döngü birkaç kez tekrarlandı ve YPG’nin savunma hattı çöktü. Bir haftadan kısa sürede çekilmek zorunda kaldılar.
Psikolojik ve Diplomatik Yıkım
YPG açısından bu sadece toprak kaybı değildi.
Talepler karşılık bulmadı
Destek gelmedi
Çekilme geç kaldığı için kayıplar arttı
Örgüt içi ayrışma görünür oldu
PKK kadroları ile yerel Kürt unsurlar arasındaki gerilim açığa çıktı
Bu, bir örgütün askerî yenilgisinden çok meşruiyet ve gelecek kriziydi.
Şam ise ciddi bir uluslararası bedel ödemeden en büyük askerî başarısını elde etti ve iç meşruiyetini güçlendirdi.
Türkiye Açısından
Türkiye açısından süreç sessiz ama stratejik olarak olumlu ilerledi. Ancak bazı resmî açıklamalarda kullanılan “YPG ılımlı davrandı” söylemi sahayı yansıtmıyordu. YPG savaşı yayma blöfü yaptı, destek aradı ve sertleşti.
Halep’in temizlenmesiyle birlikte en önemli sonuç şudur:
Şam’ın “YPG ile anlaşarak hem Türkiye’den hem ABD’den kurtulma” stratejisi şimdilik çökmüştür.
Bu, Türkiye açısından sessiz ama çok değerli bir kazanımdır.
Sonuç: Bir Şehirden Fazlası
Halep’te olan biten bir şehrin el değiştirmesi değil;
Bir denklemin değişmesi, bir stratejinin iflası ve bir dönemin kapanmasıdır.
YPG’nin “yerel aktör”, “kalıcı yapı”, “zorunlu muhatap” iddiaları Halep’te çökmüştür.
Şam ise hem sahada hem diplomaside nadir görülen bir senkron yakalamıştır.
Ve belki de en önemlisi:
Ortadoğu’da bazen en büyük dönüşümler beklenmedik ama önemli yol ayrımında olur.
Halep de Ortadoğu’da o dönüşümlere büyük bir yelpaze açmıştır.
...İlk olarak muhatabım erkekler. Harun Reşit ile ilgili anlatılan bir menkıbeye göre, esir aldığı bir generale sorar “Kadınlar hayatta en çok ne ister”. General sorur soruşturur, bir bilge kadına rastlar ve onunla evlenmek şartıyla sorunun cevabını alır. “Kadınlar en çok kendi iradeleriyle hareket etmek ister” der ve hür olur. Tabi hikâyenin devamı var…
İşte bence “girişimcilik” kadının özgür iradesini ortaya çıkaran bir unsur.
Kadın girişimci kavramı çoğu zaman ekonomik bir rolü tarif eder. Oysa kadın girişimcilik, sermayeden çok cesaretle, ölçekten çok anlamla, kârdan çok iz bırakmakla ilgili. Kadın girişimci; bulunduğu yere değer katan, geçmişle gelecek arasında bir köprü kuran, üretirken dönüştüren ve kazandığını toplumla paylaşmayı bilen bir iradeyi temsil eder.
Kadın Girişimcileri Destekleme Zirvesi
Yeni Arayışlar Girişimi Platformu Derneği’nin sekiz yıldır istikrarlı biçimde düzenlediği “Kadın Girişimcileri Destekleme Zirvesi”, artık bir etkinlik olmanın çok ötesinde, kadın hareketinin hafızasına kazınmış güçlü bir buluşma noktası. 8 Ocak 2026 tarihinde Taksim Elite World Hotel’de gerçekleştirilen zirve, bu yıl “Kültürel Miras” temasını ele aldı.
Türkiye’nin dört bir yanından gelen kadın girişimciler, kendi hikâyelerini anlatırken aynı zamanda ortak bir toplumsal anlatının parçalarını da bir araya getirdiler.
Celal Toprak’ın kadınlara önderliği
Zirvenin açılışında YAPDER Başkanı Celal Toprak’ın sözleri, bu yürüyüşün fikri omurgasını bir kez daha ortaya koydu. “Artık kadınların devri olsun” cümlesi, bir temenniden çok, yaşanan küresel ve yerel krizlere karşı güçlü bir itirazdı. Erkek egemen yönetim anlayışının dünyayı getirdiği noktaya bakıldığında, bu itirazın ne kadar sahici olduğu da ortada.
Bu yoğun katılımın ve güçlü atmosferin ardında, hiç kuşkusuz Celal Toprak’ın kadın meselesine duyduğu samimi inanç da önemli bir yer tutuyor. Gazetecilik mesleğini haber aktarmakla sınırlamayan, toplumsal dönüşümün bir parçası olarak gören bu duruş; kısa süre önce kendisine Ekonomi Gazetecileri Derneği tarafından takdim edilen “Yaşam Boyu Onur Plaketi” ile de taçlandırıldı.
“Kültürel miras, geleceği inşa eden canlı bir kaynak”
Bu iradenin kurumsal mimarlarından biri olan Zirve Başkanı Senur Akın Biçer, kültürel mirası nostaljik bir değer olarak değil de geleceği inşa eden canlı bir kaynak olarak ele aldı. Kadın girişimcilerin yerel bilgiyle, tarihsel hafızayla ve kültürel kodlarla kurduğu bağın; sürdürülebilir, özgün ve kalıcı başarıların anahtarı olduğuna dikkat çekti.
Teknoloji ve yapay zekânın hızla hayatı dönüştürdüğü bir çağda, kadınların girişimlerini bu kültürel derinlikle beslemesi, zirvenin en güçlü düşünsel çağrılarından biri olarak öne çıktı.
Başarı, kollektif bir yolculuğun eseri
Zirve boyunca düzenlenen panellerde; tarımdan gastronomiye, teknolojiden sivil topluma, kırsaldan uluslararası pazarlara uzanan geniş bir yelpazede deneyimler paylaşıldı. Bu paylaşımlar, başarıyı tekil bir zirve noktası değil, kolektif bir yolculuk olarak tarif ediyordu. Kadınların birbirine omuz verdiği, birbirinin hikâyesinde kendi cesaretini bulan bir dayanışma dili hâkimdi.
Kadınların yönettiği ve söz sahibi olduğu bir dünyanın ihtimali, bu zirvede soyut bir fikir olmaktan çıkıp somut bir iradeye dönüştü.
Üreten, yöneten ve dönüştüren irade
Zirve 8. yılında, kadınlar ekonominin olduğu kadar, toplumun vicdanının da kurucu aktörleri olduğunu söylüyor. Geleceği inşa eden bu irade; doğru platformlar, samimi liderlik ve kolektif dayanışmayla buluştuğunda, ortaya güçlü ve kalıcı bir toplumsal yürüyüş çıkıyor.
Ve bu yürüyüş, her geçen yıl daha da büyüyerek devam ediyor.
Ödülü hak eden kadınlar
Gecenin en anlamlı anlarından biri ise ödül töreni. 520 başvuru arasından, alanında yetkin ve benim de olduğum 100 kişilik jüri tarafından seçilen 25 kadın ve bir gençlik komitesi, aslında bireysel başarılarıyla değil; temsil ettikleri değerlerle sahnedeydi. Gazetecilikten bilime, çevreden liderliğe, gastronomiden teknolojiye uzanan bu ödüller; kadın emeğinin ne kadar çok katmanlı ve dönüştürücü olduğunu bir kez daha gösterdi.
Ödül Alan Kadınlar (Alfabetik)
1. Aslı Tanuğur Samancı / Farkındalık Yaratma
2. Ayça Öksüz / Kadın Hareketine Katkı
3. Ayla Taşçıoğlu / Yenilikçi
4. Aylin Şen / Markalaşmada Öncü
5. Ayşe Arman / Jüri Özel Ödülü,
6. Banu Arıduru / Gastronomi Özel Ödülü
7. Berin Kileci / Üretkenlik
8. Dilek Öztiryaki / Gastronomide Başarı
9. Dr. Öykü Korkmaz / Sivil Topluma Katkı
10. Ebru Şener / Yurt Dışında Ülkemize Değer Katma
11. Emine Yılmaz / Bilime Katkı
12. Esra Üzel Yüncüler / Sosyal Girişimcilik
13. Fatma Aydoğdu / Kadın Gazeteciler Özel Ödülü,
14. Fatma Dilek Tecirli / Rol Model Olma
15. Gaye Amus / Çevreye Katkı
16. Gülnur Uluğ / Gastronomi Özel Ödülü
17. Hilal Erben / Kırsalda Başarı
18. Işılay Reis Yorgun / Tarımda Başarı
19. Meryem Betül Özkardeş / Yaratıcılık
20. Nazan Eke / Liderlik
21. Özgen Kart / Teknolojide Başarı
22. Seçil Yurtseven / Sürdürülebilirliğe Katkı
23. Sena Oğuz / Yönetime Katılım
24. Sinem Yılmaz / Topluma Katkı Sağlama
25. Sultan Tepe / Kadın Gazeteciler Özel Ödülü,
26. Zücder Gençlik Komitesi / Sivil Toplum Hareketi
...Geçen yıl İran’daydım. Yaklaşık 20 yıldır da belli sebeplerle ve belli aralıklar iranda bulundum ve oralardan geçtim. Ama geçen yıl gözlem ve analiz amacı da güden bir gezi ile İran'ı bir akademisyen olarak 10 gün boyunca gezdim. Bu gezi boyunca Tahran’dan İsfahan’a, Mahabad’tan Tebriz’e Erdebil'den Reşt'e kadar neredeyse tüm ülkeyi dolaştım. Sokakları, pazarları, üniversiteleri, kahvehaneleri ve insanların gündelik hayatını gördüm. Şunu çok net söyleyebilirim: İran’da değişim zaten başlamıştı. Hem de kimsenin dışarıdan zorlamasına, tehdidine ya da askeri müdahalesine ihtiyaç duymadan. Bugün İran üzerine konuşanların önemli bir kısmı, bu ülkeyi hâlâ 1979’un donmuş bir fotoğrafı üzerinden okuyor. Oysa sahada bambaşka bir İran var. Genç, sorgulayan, dünyayı takip eden, ekonomik olarak bunalmış ama zihinsel olarak kapalı olmayan bir toplum… En önemlisi de değişimi kendi içinden üretmeye çalışan bir toplumsal damar. Dışarıdan bakıldığında İran’daki her toplumsal hareket ya “Batı destekli” ya da “rejimi devirmeye yönelik bir kalkışma” olarak okunuyor. Bu bakış açısı, hem tembel hem de tehlikelidir. Çünkü İran toplumu değişimi bir devrim sloganıyla değil, hayatın içinden, sessiz ama kararlı biçimde inşa ediyor. Kadınların kamusal alandaki görünürlüğünden gençlerin dijital dünyayla kurduğu ilişkiye, kültürel pratiklerden ekonomik taleplere kadar bu değişim zaten akıyor.Yasaklar deliniyor, talepler yayılıyor.
Asıl mesele, İran’daki ekonomik krizdir. Ve bu kriz, dışarıdan sıkça iddia edildiği gibi yalnızca yaptırımların sonucu değildir. Yaptırımlar ağırdır, doğrudur; ama krizin temelinde ekonomik yönetim sorunu, verimsiz devletçilik, şeffaf olmayan kurumlar ve piyasa mekanizmalarının ideolojik kaygılarla bastırılması yatmaktadır. İran, ciddi bir beşeri sermayeye ve doğal kaynak zenginliğine sahip olmasına rağmen, bu potansiyeli etkin biçimde kullanamamaktadır. Enflasyonun kronikleşmesi, genç işsizliğinin artması, gelir dağılımındaki bozulma ve reel alım gücündeki sert düşüş, toplumun neredeyse tüm kesimlerinde hissediliyor. Buna rağmen İran halkı, bu krizi “dış düşman” söylemiyle açıklamanın artık yetersiz olduğunun farkında. İnsanlar daha çok hesap verebilirlik, liyakat ve ekonomik rasyonalite talep ediyor. Bu da değişimin ideolojik değil, ekonomik ve yönetsel bir zorunluluktan doğduğunu gösteriyor. Tam da bu noktada dış müdahale söylemleri devreye giriyor. İran’ı tehdit ederek, ambargoları derinleştirerek ya da askeri baskıyla dönüştürmeye çalışmak, sadece İran toplumunun iç dinamiklerini zayıflatır. Tarih bize çok açık bir şey söylüyor: Dışarıdan dayatılan değişim, içeride ya çöker ya da daha sert bir statükoyu besler. İran gibi güçlü bir tarihsel hafızaya sahip toplumlarda bu etki çok daha keskindir. Üstelik askeri ya da zorlayıcı müdahaleler, İran’daki gerçek dönüşüm aktörlerini de görünmez kılar. Üniversitelerdeki gençler, şehirli orta sınıf, kadınlar, küçük esnaf ve girişimci kesimler… Bunların hiçbiri tankla, bombayla ya da ambargo listeleriyle özgürleşmez. Aksine, dış baskı arttıkça içerideki değişim talebi “güvenlik” gerekçesiyle bastırılır.
İran bugün bir yol ayrımında değildir; bir geçiş sürecindedir. Bu geçiş sancılıdır, yavaştır ama gerçektir. Ekonomik baskılar, toplumu siyasal romantizmden uzaklaştırmış, daha somut taleplere yöneltmiştir. Bu, uzun vadede sağlıklı bir dönüşümün en önemli göstergesidir. Dış güçlerin yapması gereken şey İran’ı “dönüştürmek” değil, İran’ın kendi dönüşümüne alan açmaktır. Ticaret kanallarını tamamen kapatmak yerine şeffaflığı teşvik eden ekonomik ilişkiler, kültürel ve akademik etkileşimler, bölgesel diyalog mekanizmaları… Bunlar bombadan da yaptırımdan da daha etkilidir. Ben İran’da şunu gördüm: Değişim bağırarak gelmiyor. Slogan atmıyor. Ama sessizce yürüyor. Ve en büyük hata, bu değişimi dışarıdan zorla hızlandırmaya çalışmak olur. Çünkü bazı toplumlar dönüştürülmez; kendileri değişir.
...Bir yanda kazanmak için bütün planları yapan Fenerbahçe, diğer yanda ise “nasıl olsa kazanırım” düşüncesiyle sahaya çıkan Galatasaray vardı. Sınıfta kalan bu kez sarı-kırmızılı takım oldu. Fenerbahçe’nin yeni transferleri Guendouzi ve Musaba ayaklarının tozuyla maça çıkarken, millî takımdan dönen Nene de derbiye özel erken gelerek takımına destek oldu. Kısacası bir taraf kazanmayı çok istedi, diğer taraf ise kazanmak için hiçbir şey yapmadı. Galatasaray sahada yoktu.
Sezonun en kötü futbolunu ortaya koydu. Fenerbahçe başarıya aç, kupayı çok isteyen taraftı. Yeni transfer Guendouzi, attığı gol ve ortaya koyduğu oyunla takımının itici gücü oldu. Sarı-lacivertli ekip, Galatasaray’a alan bırakmadı. Orta sahada da üstünlük kurdu. Galatasaray üretmekte zorluk çekti.
Her şeyi bir kenara bırakalım. Geceye damga vuran hareket ise yağmur yerine poşet verilmesiydi. Fenerbahçe yönetimi kendi taraftarına yağmurluk verirken, Galatasaray yönetimi taraftarına poşeti layık gördü. Şaka değil, gerçekten poşet. Mücadele oynanırken saha içerisinde ve tribünlerde ayağımıza takılan poşetler gördük. Meğer bunlar yağmurlukmuş. Gerçekten inanamadım. Taraftarı yağmurdan poşet bile koruyamadı.
Fenerbahçe, gerçekleştirdiği transferleri bekletmeden sahaya sürdü. Galatasaray ise Şampiyonlar Ligi’ni düşünerek 28 Ocak’ta transferde düğmeye basmayı planlıyordu. Bu yenilgi ve Fenerbahçe’nin uygulaması, transfer planlamasını erkene çekebilir. Çabuk aksiyon alınması için bunun mu olması gerekiyordu? Peki, Galatasaray’a gelmek isteyen oyuncular nerede?
...CHP’ye yakın medya ‘Ekrem İmamoğlu’nun uzun süre cezaevinde yatacağını’ manşetlerine taşırken yeniden normalleşme süreci başlatan CHP yönetimi iktidarla pazarlığı sürdürüyor. Pazarlığın ana gündemi tabi ki Ekrem İmamoğlu…
Sözcü Gazetesi, geçtiğimiz günlerde attığı manşetiyle İmamoğlu’nun siyasi kariyerinin en azından seçimlere kadar bittiğini ve 30 yıl yatabileceğini savundu.
Sözcü Gazetesi’nin manşetini gören biraz medya okuryazarlığı olan kişiler ‘İmamoğlu’nun siyasi hayatı bitti’ sübliminal mesajını fark edecektir.
Manşetin yayınladığı gün CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i SZC televizyonunda canlı yayındaydı. Özel, canlı yayında her ne kadar ‘adayımız İmamoğlu’ dese bile hem muhalif medya hem de CHP yönetimi politik gerçekliği kabullenmiş görünüyor.
Özel, kesin bir dille aday değilim demiyor ve şunları söylüyor : “Benim işim doğru adayı belirlemek doğru adayın belirlenmesine katkı sağlamak. Benim işim partiye iktidar yapan genel başkan olmak. (ama o gün doğru aday siz de olabilirsiniz ) ben doğru adayın belirlenmesi için kendimi en en objektif ve bu denklemin dışında bir yerde tutmaya gayret ediyorum. Ve bu pozisyonuma devam ediyorum”
Yani aslına bakarsanız durum kabullenilmiş artık tabana anlatma aşamasına geçilmiş. Meşhur tabirle özetlersek ‘Eski kral öldü yaşadın yeni kral’ durumu.

Bu mesajlar tabana yayılırken Silivri’ye giden CHP’li milletvekillerinin bazılarının Ekrem İmamoğlu’na hiç uğramadıklarını hatırlatalım.
CHP’ye katılımları İmamoğlu sayesinde gerçekleşen isimler bile artık durumu kabullenmiş haldeler. Konuştuğum isimler, ‘O iş bitti. Ekrem başkan hata yaptı’ derken umutların tükendiğini anlatıyorlar.
Bir süre önce kendisiyle yaptığım röportajda “CHP arınmalı” mesajı veren Kemal Kılıçdaroğlu Silivri’ye giden son isimdi ve o da İmamoğlu’na uğramadı.
Ama CHP yönetimi İmamoğlu’nu cezaevinden çıkarmak için çabalamayı sürdürüyor!
TBMM’de “Terörsüz Türkiye’’ amacıyla kurulan komisyon artık rapor yazım aşamasına geldi.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ve iktidar cenahıyla görüşmelerinde ‘Komisyon raporuna destek vereceğiz’ diyen CHP, Ekrem İmamoğlu ve belediye başkanlarının tutuksuz yargılanması konusunun raporda yer almasını talep ediyor.
İnfaz sürelerinin eşitlenmesi önerisine sıcak bakılıyor ancak ortada henüz somutlaşmış bir metin bulunmuyor.
CHP ise “hukuk devletini aşındıran uygulamaların’’ düzeltilmesi amacıyla yasal değişiklik talep ediyor.
Bu değişikliklerin içinde; kamu görevlilerine hakaret suçu, örgütlü suçlar ve belediye başkanlarının yargılanması ile ilgili şartlarla kayyum uygulamalarını zorlaştıran düzenlemeler yer alıyor.
Bu başlıkların rapora girmesi için pazarlık yapan CHP yönetimi umutlu. Ancak daha önce bu taleplerin AK Parti ve MHP’nin tepkisini çektiğini hatırlatalım.
Önerilerinin kabul göreceği beklentisindeki CHP, açılım sürecine olan desteğini arttırdı. Özel her fırsatta sürecin öneminden bahsetmeye başladı.
CHP’nin önerilerinden bazıları şöyle:
- 19 Mart darbe girişimi kapsamında tutuklanmış olan tüm siyasetçi ve bürokratların derhal tahliye edilmesi
- Pişmanlık ve gizli tanık uygulamasına son verilmesi
- Cumhurbaşkanı’na ve kamu görevlisine hakaret suçları kaldırılmalı ve Cumhurbaşkanının suikast ve fiili saldırı suçu yeniden düzenlenmeli
- Kayyum uygulamasına son verilmeli
- Belediye başkanları görevleri sırasında dokunulmaz olmalı
AK Parti cephesi CHP’nin taleplerinin Terörsüz Türkiye hedefiyle örtüşmediği görüşünde.
Taleplerin karşılanması zor görünürken Meclis’te sadece kendini fesh etmiş PKK’ya özel düzenleme yapılması fikri ağır basıyor.
Yani İmamoğlu için çaba gösterilse de aslında sonuç alamayacaklarını CHP yönetimi biliyor.
***
Ekrem İmamoğlu’nun Silivri’de yoğun mesaisi devam ediyor. İlk günden bu yana ziyaretçisi eksik olmuyor. Ama vekillerin anlattığı izlenimler çok çarpıcı. Konuştuğum isimler İmamoğlu’nun cezaevindeki en büyük motivasyonunun sokak hareketlerinin kendisini özgürlüğe ve Cumhurbaşkanlığına taşıyacağı düşüncesi olduğunu söylüyor. Bu motivasyonla direncini koruyan İmamoğlu, sokaklardaki hareketin dava sürecini olumlu etkileyeceği inancını taşıyor. Ziyaret dönüşü konuştuğum isimler bu durumu şöyle yorumluyor:
“Ekrem Başkan, Fransız devrimi olacağına inanıyor. Yeni bir Bastil baskını bekliyor.”
Gazetecilik, bir iletişim işi değildir yalnızca; bir hakikat düzeninin parçasıdır. Bir toplumda neyin gerçek sayıldığını, neyin görünür olduğunu, neyin konuşulabilir kabul edildiğini belirleyen ortak düzenin içindedir. Bu yüzden gazeteci dümdüz bilgiyi aktaran bir misyonla haber yapmaz; bilginin toplumsal hayata nasıl gireceğini belirleyen kişidir.
Gazetecilik, bilgi ve anlam kurma işidir. Hangi bilginin güvenilir, hangi bilginin yapıcı, hangi bilginin yıkıcı olduğu, her yeni durumda yeniden tartılarak gündeme taşınmalıdır. Gazeteci bu tartının başında duran kişidir; elinde bir terazisi vardır; bir kefesinde hakikat, ötekinde insan.
Türk düşüncesinde “hikmet”, bilginin doğru olmasının yanında yerinde ve ölçüsünde olması demektir. “İrfan”, bilginin insanı olgunlaştırmasıdır. “Adalet”, her şeyi yerli yerine koymaktır. Gazetecilik bu üç kavramın kesiştiği yerdedir.
Gazeteci, bilginin hikmetle buluştuğu eşiği tutar.
Bu yüzden gazetecilik tarafsız değildir ama keyfî de değildir. Gazeteci taraf değildir ama konumludur. Konumu, hakikat ile güç arasındadır; rüzgârın en sert estiği yerde duran bir fener gibidir.
Modern toplumlarda ortak gerçeklik dediğimiz şey, basın sayesinde vardır. İnsanlar aynı olaylara aynı yerden bakabildikleri ölçüde toplum olurlar. Bu ortak bakış bozulduğunda herkes kendi gerçeğine çekilir, toplum sessizce çözülmeye başlar.
Gazetecilik, bu ortak gerçekliği diri tutma çabasıdır.
Gazeteci olanı aktarırken olanın yerini de gösterir. Bağlam kurar. Sebep-sonuç ilişkisi kurar. Olayları birbirine bağlayarak anlam üretir. Parçaları bir araya getirir, dağınık olanı bir bütün hâline getirir.
Bu yönüyle gazetecilik tarihle akrabadır. Ama tarih geçmişi anlatır, gazetecilik bugünün hafızasını kurar.
Gazeteci, zamanın yazıcısıdır.
Gazeteci gerçeği saklayan değildir; ama gerçeği olduğu gibi, süzmeden ortaya koyan da değildir. Çünkü süzülmemiş gerçek yaralayıcıdır. İnsanı sarsar, toplumu parçalayabilir. Bu yüzden gazetecilik bir ölçü ve denge işidir.
Bu denge sansür değildir. Emanettir.
Çünkü bilgi bir emanettir. Yanlış elde, yanlış zamanda verildiğinde zarar verir; doğru elde, doğru zamanda verildiğinde iyileştirir.
Gazeteci neyi gizleyeceğini değil, neyi nasıl açacağını düşünür.
Bu yüzden gazetecilik, bilgiye erişim hakkı kadar ulaştığı bilgiyle nasıl davranılacağını bilme sorumluluğudur.
Bugünün dijital çağında herkes sözde yayıncıdır; ama kimse süzgecinin sorumluluğunda değildir. Herkes üretiyor, ama kimse ayıklama sorumluluğunu taşımıyor. İşte hakiki gazetecilik, tam da burada bilginin vicdanı olmalıdır.
Gazeteci “olanı” değil, “olanın neye dönüşeceğini” gözetir.
Bu yüzden gazetecilik, sadece bir meslek olarak sayılmanın ötesinde bir değer pratiği olan duruş dinamiğidir. Her haber dünyaya dair küçük bir “böyle olmalı” cümlesidir; her satır geleceğe bırakılmış bir izdir.
Gazeteci bunun bilincinde olmazsa propaganda yapar, kışkırtır, yanıltır.
Bilincinde olursa, toplumu korur.
Çünkü gazetecilik, kendi toplumuna billur bir ayna tutabilme yeteneğidir.
Ve bir toplum, ancak kendini doğru değerlendirdiği ölçüde ayakta kalır.
Bütün bu sorumluluğu özümsemiş, gazetecilik etiğine sadık tüm meslektaşlarımın;
10 Ocak Gazeteciler gününü kutlarım.
Son aylarda Avrupa başkentlerinden gelen haberleri, Brüksel’in o bitmek bilmeyen regülasyon raporlarını ve prestijli gazetelerin teknoloji eklerini fırsat buldukça takip etmeye çalışıyorum. Ve gerçekten de Avrupa’da garip bir manzara var: Yani bir yanda dünyayı değiştiren bir devrim (Yapay Zeka) gümbür gümbür geliyorken, diğer tarafta bu devrimi sadece "nasıl sınırlandırırız?" diye düşünen, eli ayağına dolaşmış bir Avrupa kıtası...
Gerçekten merak ediyorum bu durumu. Avrupa neden bu kadar korkuyor yapay zekadan? Neden her şeyi bir kalıba sokmadan, üzerine bin tane kural koymadan hareket edemiyor? Bu bilinçli bir strateji mi, yoksa artık iyice hantallaşan bir zihniyetin son çırpınışları mı?
Esasen teknoloji de Amerika bu işin mutfağında! Onlar; "önce yapalım, kırılırsa tamir ederiz" diyen ve kervanı yolda dizen bir topluluk. Yine, Çin’de durum biraz daha merkezi bir hırsla yukarıdan aşağıya inşa edilebiliyor. Avrupa ise olup bitenleri sadece izliyor, tartışıyor ve sonunda yine bir "yasak listesi" yayınlıyor. Sanki herkesin koştuğu bu maratonda, Avrupa kenarda durmuş koşucuların ayakkabı bağcıklarının standartlara uygun olup olmadığını denetliyor gibi hissettiriyor.
Oysa yaşanan bu durum sadece ekonomik bir kayıp değil, bence zihinsel bir tıkanma da yaşanıyor...
Bu tıkanmanın medya dünyasına yansıması ise daha da dramatik. Bugün Avrupa medyasını okuduğunuzda o meşhur "kaliteyi" görüyorsunuz, evet. Ama ruh nerede? Dijital medyada okuduğumuz her metin buz gibi insanı hiç heyecanlandırmıyor! Yeni bir şey yok. Yeni bir şey üretecek takatleri de yok anlaşılan. Ve her şey gereğinden fazla steril, gereğinden fazla güvenli ve bir o kadar da cansız.
Ruhsuz insanların kadavradan ne farkı varsa, risk almayan, heyecan duymayan, sadece "kontrol etmeye" odaklanmış bir medyanın da o soğuk masadaki bedenden farkı yok bence. Şekil yerinde, anatomi doğru ama Avrupa’nın bu hususta nabzı atmıyor.
Korkarım ki Avrupa, her şeyi kontrol altına alma tutkusu yüzünden kendi geleceğini boğmaya çalışıyor. Kim bilir, belki de kaderleri böyle… Bir teknolojinin sadece risklerine odaklanıp potansiyelini ıskalamak, aslında geleceği başkalarının eline teslim etmek olduğunu binlerce kez dile getirdim. Ve Avrupalılar: "Amerikalılar yapsın, biz denetleyelim" kolaycılığına alışmış bir izlenim sunuyor, bu durum bir süre sonra onları tıpkı Türkiye’nin 20-30 sene önceki hali gibi "tüketici" ve "izleyici" yapacağa benziyor.
Bizim açımızdan mesele sadece hıza yetişmek değil. Hatta bu hızın içinde "insan nefesini", "insan ruhunu" koruyabilmek için bir uğraşı var. Zira, medya sadece bir aktarım aracı değil aynı zamanda bir duruştur. Yapay zeka ile ilgili kuralları yazarken, o teknolojinin ruhunu anlamaya çalışmak yerine sadece sınır çizmeye kalkmak, elinizde kalan tek şeyin ruhsuz bir kurallar silsilesi olacağıdır.
Gelecek, sadece kontrol edenlerin değil, kontrollü bir cesaretle "yeniye" entegre edebilenlerin olacaktır. Biz, o masadaki kadavranın soğukluğunu değil, hayatın o karmaşık ve heyecan verici akışını takip etmeye devam edeceğiz. Çünkü medya, ancak bir ruhu olduğunda gerçektir, ötesi laf-ı güzaf…
Haftaya tekrar görüşmek üzere.
Sağlıcakla kalın…
Sosyal medyada geçtiğimiz günlerde herkes Anadolu Yakası’nda çiçek satan genç kızın güzelliğini konuştu. Kimsenin aklına yapay zeka olabileceği asla gelmedi çünkü o kadar gerçekçi bir kareydi ki. Paylaşım kısa sürede binlerce yorum ve beğeni almıştı. Artık insanlar özellikle sosyal medya kullanıcıları yeni bir şey öğrendi. Bu fotoğraf doğru mu yoksa yapay zekanın ürünü mü? Alışmakta biraz güçlük çekiyoruz.
Yapay zekâ ile üretilmiş görüntüler, artık o kadar gerçekçi ki, ayırt etmek neredeyse mümkün değil. Dolayısıyla “gerçeklik” algımızı da zamanla birlikte çok fazla sorgular hale geldik.
Bir diğer nokta ise etik sorumluluk. Bu paylaşımı yapan kullanıcı haberlerde sürekli kendi yapay zekayla oluşturduğu kareyi görünce herkesi kandırdığını itiraf ederek özür diledi. Buradan da anlaşıldığı gibi sosyal medya kullanıcılarına da büyük sorumluluklar düşüyor. Sosyal medya kullanıcıları olarak, gördüğümüz içeriklerin doğruluğunu sorgulamak, yapay zeka ile gerçeğin ayırt edici özelliklerini bilmek gerekli hale geldi.
Yapay zekanın gelişmesiyle en büyük sorunlardan biri de gerçek mi, yapay mı, bunu ayırt edemediğimiz bir dünyada, doğru bilgiye ulaşmak ve sorgulamak en büyük güç olduk. “Çiçekçi kız” bize sadece kandırılmış olmanın şaşkınlığını değil, sosyal medyada dolaşırken, bir haber okurken ne kadar dikkatli olmamızı bir kez daha hatırlattı.
...Hep bir şeylere yetişme hâlindeyken kaçırılmaması gereken çok kıymetli anlar nasıl da çarçur olup gidiyor ellerimizde?
İstanbul’un işten eve dönüş saatindeki tıklım tıkış bir Marmaray treninde 4-5 yaşlarındaki çocuk geze geze para istiyor insanlardan. Buralı mı yoksa ülkesinden çok uzaklara düşüp vatan nedir bilmeden büyüme sorumluluğuyla baş başa kalan bir aileye mi mensup belli değil.
İnsanlar dikkat bile etmiyor. Böyle çocuklardan bazısı, ellerinde bir enstrümanla iyi kötü bir müzik icra edip öyle para topluyor yolculardan. Çav Bella diyorlar, Kum Gibi çalıyorlar, Nazende Sevdiğim’i duymuşluğumuz var, bizi hüzünlere salan bir Azeri türküsü Ayrılık da bazen kulaklarımızla buluşmuştur böyle anlarda.
Bu çocuklardan kimi de hiçbir şey yapmadan olanca sevimliliğiyle para istiyor. İşte bu çocuk, onlardan. Kimsenin umurunda değil. Elinde tuttuğu küçük karton kutuya birkaç kişi küçük meblağlar atıyor. Bense kapı önünde olanları izliyorum.
Kapının hemen yanındaki oturaktaki genç kız, bu çocuğa bir taş veriyor. Taş şekilli, özel bir şeye benziyor. Çocuk buna paradan daha çok sevinerek gülüveriyor ve o sevinçle diğer yolculara doğru ilerliyor.
Genç kız, bu büyükşehir keşmekeşi içinde önemli bir detayı yakalıyor işte. Bu, bir çocuğun gülümsemesi oluyor. Asık suratlı bir gün de böylece akşam olduğunda çiçekleniveriyor.
Kızın yaptığı bu hareket basit değil ama iş yerinde hoşafı çıkmanın hissiyle bir an evvel evine varmak isteyenler ne o çocuğu ne onun bakışını ne de bu kızın çocuğa verdiği taşı fark ediyor. Kim bilir bu insanlar nelerle boğuşuyor, hangi derdinin üstesinden gelemiyor ya da hangi mutluluğun bulutları üzerinde de gözleri kimseyi görmüyor?
“Siz psikolog musunuz?” diye soruyorum kıza. Gülümseyerek “Evet.” diyor. Sormadan gerekçemi sunuyorum: “Çünkü başka kimse böyle bir incelikle uğraşmaz.” Yine gülümsüyor, az sonra durağında iniyor.
* * *
Artık Marmaray treninden inilmiştir. Yakındaki bir marketin kasasında kuyruk… Bekleyenler arasında 2 çocuk da var. Sırası gelen abla ansızın yandaki raftan birer çikolata alıp kasiyer kıza “Bunları kasadan geçirip çocuklara ver.” diyor.
Gülümsüyor kasiyer, ben de hem ablanın hareketine hem çocuklara hem de kasiyerin gülümsemesine gülümsüyorum. Çocuklar şaşkınlık içinde kadına da biraz ürkek bakarak alıyorlar çikolataları. Bu halleriyle güvercinleri andırıyorlar. Belli ki gün, çiçeklenmek için akşam saatini beklemiş, art arda ne güzel şeyler oluyor böyle!
* * *
Bu 2 olaydan çok önce bir yaz sıcağında genç bir adam dükkân dükkân gezip anket yapmaya çalışıyor. Bakkal ve büfelerdeki içecek dolaplarının fotoğrafını çekip esnafa belirli sorular soracaktır ancak aradıklarını bulamıyor, buldukları da anket yapmak istemiyor.
Tüm kazancı, yapılacak anket başına olacağı için genç adam tedirgindir ve eve dönüş için yol parası da bu işe bağlıdır. Bunalmıştır artık, ter su içindedir. İnsanlar umursamadan geçip gitmektedir.
Sabahtan beri gezmekten ayaklarına kara sular inmiştir. Sanki bugün Knut Hamsun’un Açlık romanının başkahramanı olmuştur.
Yolunun üzerindeki bir çay bahçesine girmeden hemen kıyıcığında dinlenmeye çalışır. Hayatının önceki yılları film şeridi gibi zihninden geçer. Sığınacak bir yerinin olmadığına ve artık yaşamanın da pek bir anlam ifade etmediğine inanmaya başlamıştır.
Kısa duvarlarla çevrili bahçenin içinde oyun oynayan çocuklar mutludur, aileler, masaların başında birtakım içecekler ve sohbetlerle meşguldür. Herkes normal bir hayatın içinde gibi görünmektedir.
Bahçenin dibinde bir tutunamayan vardır ama o şu an herhangi bir habere konu olacak noktada değildir. İşte kahramanımızın tam da canından bezdiği, kendisini çok yararsız hissettiği anda çay bahçesine genç bir kız girmiştir.
Yüzünde ne kadar da mütebessim bir ifade vardır. Anlayana “Hayat güzel arkadaşlar, siz yaşamasını bilmiyorsunuz. Küçük şeyleri büyüterek kendinize nefes almayı bile zehir ediyorsunuz.” demektedir âdeta.
Arkasındaki kadın da onun refakatindedir. Çay bahçesindeki masalardan birisine geçmişlerdir ama tek sandalye kullanırlar. Çünkü kız tekerlekli sandalyededir.
İşte o gün, bir kent belki tüm güleç yüzlerden daha da güler yüzlü ve umutlu olmayı bu kızdan öğrenebilirdi ama öğrenmedi. Çünkü kenttekilerin çok işi vardı.
Kafalarını kaldırmadıkları telefonlarıyla pek çok içeriği beğendiler, arka arkaya 77 tane video izlediler, şarjları bitmeye yüz tuttu. Bankalardan yine para çektiler, kuyumculardan değerli takılar aldılar, berbat demlenmiş çayları pahalı fiyatlarla satan moda pastanelerde birbirini tanıma adı altında bir aşk ihtimalini hunharca tüketip durdular ve kimse görmedi asıl görülmesi gerekeni.
İşte çay bahçesinin duvarına ilişen genç adamdı bu detayı fark eden. Fakat ona da talih gülmemişti işte. Kazımıştı ama kazanamamıştı istikbal vadeden kartları, amortisi bile yoktu beyaz güvercinine kanıp aldığı biletlerde. Ağaçtaki kuşlar, tam da o geçerken üstüne işemiş, yerde ona sevimli sevimli yürüyenleriyse bir kedinin ağzında kanlar içinde kalmıştı. Neydi bu dram ya Rabbi?
* * *
Genç adam tutundu yaşamaya. Hem de sıcak bir yaz gününde bir kadının sürdüğü tekerlekli sandalyesiyle çay bahçesine gelen genç kızın yüzündeki tebessümle.
Şimdi ne zaman dara düşse o güler yüzü, o ümitvar bakışı hatırlıyor ve diyor ki “Bir gün insanlık, kendisine dert-keder vermemeyi, güne ve yarına her zaman inanç ve umutla bakmayı bir yaz günü çay bahçesine gelen o kızdan öğrenecek. İşte o an dünyanın bütün kepazeliği son bulacak, belki bundan 10 dakika sonra da İsrafil düdüğünü çalacak.”
ALLAH’A BIRAKILAN BEBEKLER NEREDE?
Haberlerde “Ailesinin beslemediği bebek öldü”, “Sevgilisiyle tartışıp giden genç kızın cesedi gölette ölü bulundu.” diyor. Bizim sonumuzu bu bebeklerle genç kızlar getirecek bilesiniz.
Eskiden yanlış işler yapanlar ya da yoksulluğa düşenler cami avlusuna bıraktıkları bebeği gözyaşları içinde Allah’a emanet ederler, bulanlar da sevinç içinde besleyip büyütürlerdi. Bebek büyüdüğünde de gerçek anasıyla babasını bulsa bile kendisine bakanı ana baba bellerdi.
Bir zaman sevgililer, her an kırılacak ince güzel, şekilli bir cam bardak gibi görülür ve incitip kırmaktan çekinilirdi.
Aşık Tüccari Dü çeşmim kan ağlamaktan gözlerim yaş incidir / Kadir kıymet bilmeyenler yaren yoldaş incidir sözleriyle seslenir, ondan çok önce de Karacaoğlan Hay ağalar böyle m'olur / Hâli yardan ayrılanın / İner ummana dökülür / Seli yardan ayrılanın derdi.
Sonra günümüzde gelinen noktayı Gülten Akın ablamız şöyle özetledi: Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya
Bize de işte bu can yakan gündemin içinde boğulmadan ayakta kalabilme imtihanı düştü.
MADURO MUDUR O?
Dünya, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Madura ile eşinin ülkesinden ABD güçlerince kaçırılmasını konuşurken New York’ta yargılanmaya başlayan esir konumundaki devlet adamı ile eşinin bu ruh hâliyle ne düşündüğü üzerine pek bir yorum yapılmıyor.
Emperyalizmin yeryüzündeki en büyük temsilcisi Donald Trump’ın “başarılı bir operasyon” diye sunduğu Venezuela çıkarması, Maduro’nun en yakınındakilerinin satın alınmasıyla yapılmış bir görüntü veriyor.
ABD’den Avrupa’ya kadar pek çok ülkede Maduro için gösteriler düzenlenirken nedense Venezuela’daki halk tepkisi çok cılız kaldı.
Maduro’yu iktidardan indirerek ABD’ye uyuşturucu girişini keseceğini öne süren Trump, konuyla ilgili ciddi bir kanıt ortaya koyamazken “ABD’li petrol şirketlerini Venezuela’ya sokacağız.” sözleriyle asıl niyetini açık ediyor.
Maduro, 12 yıldır Venezuela’yı yönetiş şeklini, selefi efsane başkan Hugo Chavez’i ve şaibe karıştırdığı iddia edilen seçimleri New York’taki günlerinde düşünür mü bilinmez ama halkının, Maduro’ya bir tepkisi varsa onun yanına da zaten çoğunlukta bulunan ABD karşıtlığının biraz daha kuvvetlenerek eklenmesi hiç şaşırtıcı olmayacak.
Sözü Rize Ardeşen’den bir esnafa bırakalım. Dünya gündemini sarsan bu olayı şöyle özetlemiş:
“3 tane helikopterle git Venezuela'ya, devlet başkanını al. 50 tane helikopterle gelsen Ardeşen'e, kaymakamın ayakkabısını alamazsın la! Bu nasıl devlet ya? Bu nasıl oluyor abi? Bu millet uyuyor muydu? Helikopter ta ta ta diye geziyor, ne oluyor diye bakmadılar mı ya?”
Fennî’den:
Sakın bir dideyi ağlatma handan olmak istersen
Dokunma hâtır-ı mûra Süleyman olmak istersen.
(Gülmek istiyorsan sakın bir gözü ağlatma / Süleyman olmak istiyorsan karıncanın hatırını incitme.)
...
ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu kısa sürede saf dışı bırakması, Washington’un uzun zamandır saklamadığı yeni stratejiyi açık etti.
Bu bir kriz değildi, önceden yazılmış bir hesabın sahaya yansımasıydı.
Maduro bir sonuçtu, asıl hedef Venezuela’ydı: Petrolü, yeraltı kaynakları, jeopolitik konumu ve enerji hakimiyeti.
Ve elbette bu hamle, Çin–Rusya eksenine verilmiş açık bir gözdağıydı.
Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip ülkesi.
ABD için bu sadece enerji meselesi değil; küresel rekabetin sigortası anlamına geliyor.
Rusya–Ukrayna savaşıyla derinleşen enerji krizi, Orta Doğu’daki kırılgan dengeler, Çin’in yükselen küresel etkisi derken…
Tüm bu tablo içinde Washington, masada geriye düşmemek için beklemedi ve saatler içinde kaynağı ele geçirdi.
Bu yüzden Maduro hamlesi sıradan bir operasyon değil, ABD’nin doğrudan güç gösterisidir.
Petrol, nükleer program ve İsrail denklemi ortadayken sıradaki hedef neresi? Yoksa ABD karşıtı blokta yer alan başka bir ülke mi?
ABD’nin verdiği mesaj net: 'Masaya oturmazsanız, masayı deviririz'
...



