SON YAZILAR
02.02.2026
Tüm Yazıları

Her şey 1 Ekim 2024 günü MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis açılışında DEM Partili Tuncer Bakırhan ve diğer yöneticilerin ellerini sıkmasıyla başladı. Gerçekten böyle mi? Yoksa bu tokalaşma üzerinde uzun uzun düşünülmüş bir stratejinin sonucu mu?

HDP’nin kapatılması için adeta kampanya başlatan Devlet Bahçeli’nin uzattığı el herkesi şaşırtırken asıl tarihi tersine döndüren sözler grup toplantısında geldi. Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan için umut hakkından söz etmiş “Gerekirse gelsin DEM Parti grubunda konuşsun” şeklinde ezber bozan cümleler kurmuştu. Kimsenin beklemediği bu çıkış en çok da MHP’lileri ve DEM Partilileri şaşırttı.

Hala bu süreci anlamaya çalışıyoruz ve üzerine birçok teori kurmak mümkün… Ancak net olan bir şey var. Türkiye’nin geleceği açısından ezber bozan bir süreç yaşandı ve elini taşın altına koyması gereken herkes gereken refleksi gösterdi…

2023 yılı sonlarında ABD yönetimi Suriye ve SDG konularında kafa karışıklığı yaşıyor ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Biden yönetimindeki Beyaz Saray Türkiye karşıtıydı ama Trump’a yakın olduğu düşünülen bazı çevreler Ankara’ya, “Biz bölgeden çıkmayı düşünüyoruz. Kürtlerin hamisi siz olun” diye özetlenebilecek ham haldeki formülü aktarıyordu.

Suriye kaynaklı terör tehdidi bertaraf edilmeden Türkiye’nin bunu kabul etmesi mümkün değildi. Ayrıca ABD’nin ne yapacağını kestirmek de zordu. Ancak ülkeyi terör belasından kurtaracak stratejik hazırlık o günlerde başladı. Gelecek günleri gören Ankara, kendi stratejisini uygulamaya koydu.

Yeni bir açılım süreci başladı. Ezbere konuşan muhalefetin ilk söylemi, ‘önceki açılım süreçlerini gördük ve ne değişti’ oldu… Aslında her şey değişmişti…Harita değişti, ABD Başkanı değişti kurallara dayalı dünya sistemi değişti..

En önemli aktör olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dışında tek bir adım atılması mümkün değil tabi ki. Olayların gelişimine bakılınca, yürütülen diplomatik hamleler ve iç politikanın seyri bunun en büyük ispatı.

Adım adım planlanmış biz stratejiden devreye alındı.

Terörsüz Türkiye olarak belirlenen sürecin aslında Erdoğan’ın Malazgirt konuşmasıyla başladığı anlaşıldı.

O günlerde muhalefet başta olmak üzere Ak Parti içinden de en çok yükselen itiraz “PKK Türkiye’de kıpırdayamıyor terör zaten bitti. Böyle bir sürece ne gerek var. Kuzey Suriye’de askeri operasyon yapılsın terör belası bitirilsin” şeklindeydi. Pek çok kişi bu sürecin bir Kürt devleti doğuracağını düşünüyor bölünme endişesi hat safhada dile geliyordu.

2024 yılının ortalarında Suriye’ye askeri harekat beklentisi yüksek sesle dile getiriliyordu. Meclis kulisinde yakaladığım Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise, “Biz her gün operasyon yapıyoruz! Operasyonlar hiç durmadı” diyerek aslında PYD /YPG’ye karşı geniş çaplı operasyon yapılmayacağını belirtmişti.

Türkiye’nin tercihi diplomatik zafer

Medyada askeri operasyon gündemi tartışılırken Türkiye içeride hazırlanan planı devreye soktu. Topyekun süreç kademeli olarak yani iç kulvarda MHP, diplomaside Erdoğan, istihbarat ve stratejide yine Erdoğan’ın kontrolündeki MİT ve Dışişleri Bakanlığı….Emniyeti, askeri herkes ‘Hazır ol’ da sürecin sabırla olgunlaşmasını bekledi.

Esad devrildi stratejik plan hızlandı

Süreç Esad rejiminin devrilmesiyle daha da hızlandı. Ahmet El Şara’ya açık destek veren Ankara, Nusayri ve Dürzi ayaklanmalarının bastırılmasında Şam yönetimine yardımcı oldu.

Suriye’de güvenlik sağlanırken çok yönlü diplomasi uygulandı. Türkiye içinde İmralı-DEM-Kandil-SDG ile silah bırakma görüşmeleri yapılırken dışarıda Suriye yönetiminin uluslararası meşruiyeti için diplomasi trafiği yürütüldü.

Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki süreçte aynı anda çift yönlü ilerleme sağlandı. Devlet Bahçeli yaptığı her açıklamayla şaşırtıyor çıtayı daha da yukarı taşıyordu. Ve ilk sonuçlar alınmaya başlandı. Öcalan’ın çağrısıyla terör örgütü fesih ve silah bırakma açıklaması yaparken diğer taraftan Suriye üzerindeki yaptırımlar kaldırılıyordu.

“Türkiye’nin güvenlik endişelerini giderin”

Diplomasi satrancında Ankara’nın stratejik hamleleri planlanmıştı. Türkiye bir yandan Suriye ordusu subaylarını yetiştirirken yeni Devlet Başkanı Ahmet Şara’yı ABD Başkanı Trump’la buluşturuyordu ve görüşmeye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan katılıyordu.

Trump kurmaylarına, “Türkiye’nin güvenlik endişelerini giderin” talimatı veriyordu.

Yaptırımlar kalktı Şara meşru aktör oldu

Nihayetinde ABD, Suriye üzerindeki tüm yaptırımları kaldırdı. Bu süreci başından beri doğru değerlendiremeyen CHP Genel Başkanı Özgür Özel’le görüşmeyen AB liderleri Şam’da Şara ile biraraya geldi. Yani Şara artık dünyanın tanıdığı Suriye’nin meşru Devlet Başkanıydı.

Ankara bu stratejik hamleleri tamamlarken Ahmet Şara ve Mazlum Abdi’nin imzaladığı 10 Mart mutabakatı uygulanmıyor ve yıl sonu için verilen süre doluyordu. Bu sırada ABD’den beklediği desteği bulamayan SDG, İsrail ile yakınlaştı. Türkiye içinde ise, “Çok geç kalındı terör devleti kuruldu” söylemi yüksek sesle dile getiriliyordu.

ABD parasıyla devrimcilik oyunu

Fakat sahadaki gerçeklik muhalefetin söylediği gibi değil Türkiye’nin planladığı gibi gelişti. ABD parasıyla devrimcilik oyununda sona gelindi. Amerikan desteği kesilen SDG gözyaşlarıyla yalvarırken Suriye ordusu haritayı yeşile çevirdi.

Muhalefetin beklemediği bir şey daha gerçekleşti. Ankara’nın Suriye stratejisi başarıyla sonuçlandı ve Ankara 40 yıllık terör bataklığını kuruttu.

Sıcak gelişmeler nedeniyle henüz bu fark edilmese de ülkemizin ve çocuklarımızın geleceği kurtarıldı. Sınırımızda bir terör devleti kurulması ve Türkiye’nin bölünme endişesi ortadan kaldırıldı.

Türkiye için yeni bir dönem başlıyor

29 Ocak‘ta imzalanan anlaşmayla hem Suriye hem de Türkiye için yeni bir dönemin kapıları açılmış oldu.

Umarım; “1 yılda ne değişti terör yokken niye açılım süreci başlatıldı?” diye soranlar şimdi cevaplarını almıştır. Yani “Bu bir Amerikan projesi” diyenler yanıldı her şey Türkiye’nin etrafındaki kuşatmayı yarmak için Ankara’da tek tek planlamıştı.

Ancak bu aşamaya gelinmesi son noktanın konduğu anlamına gelmiyor. Bundan sonraki süreç dikkatle ve titizlikle yürütülmeli ki kazanımlar kalıcı olsun. Ankara tüm enerjisini ve mesaisini bunun üzerine kurmuş durumda. Konuştuğum; sürece emek vermiş, stresini yaşamış Ankara’daki kaynaklarda bir zafer sarhoşluğu ya da rehavet söz konusu değil. Pür dikkat politikası devam ediyor.

Olumlu her gelişmenin sonuçlarını orta ve uzun vadede gerek çocuklarımızın geleceği gerek ülke kalkınması üzerindeki etkilerini göreceğiz. En azından tüm çaba bu yönde…

İYİ Parti’den CHP’ye “DEM uyarısı Cumhuriyet hatırlatması”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in DEM Parti eş başkanlarıyla yaptığı basın toplantısında kullandığı sözler çok tartışıldı. Özel, “Suriye’de insanlık dramı yaşanıyor. HTŞ’ye kravat taktırmakla rejim kurulmaz” gibi ifadeleri SDG’ye açık destek olarak yorumlanmıştı.

İktidar cenahı Özgür Özel’e tepki gösterirken asıl dikkat çeken çıkış İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’ndan geldi. Bu tepkinin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kurulmak istenen ittifakın sınırları açısından ayrıca önem taşıdığına dikkat çekmek isterim…

Özel yeniden Genel Başkanlığa seçilen Dervişoğlu’nu kutlamak için İyi Parti Genel Merkezini ziyaret etti. Ancak Dervişoğlu, DEM ve SDG’ye mesajları destek veren Özel’in bu sözlerinden hoşnut olmamıştı.

Kulislere yansıyanlara göre Dervişoğlu, CHP Genel Başkanı Özel’i sadece kameraların önünde değil baş başa yapılan görüşmede DEM konusunda uyardı, eleştirilerini sıraladı. Siyasetin durması gereken yeri işaret etti.

DEM’lilerin hoşuna gidecek cümleler kuran Özel, Dervişoğlu’nun yanında bu konulara girmedi. Ama Dervişoğlu içeride söylediklerini kameralar önünde tekrar etti. “İmralı Partisinin Türkiye’nin toplumsal hatlarına döşediği mayınlara ortak olmamak gerekmektedir. Herkes tarafından cumhuriyete dair hassasiyetlerimizin önemsenmesini temenni ediyorum.”

Dervişoğlu’nun Özel’in yüzüne karşı kameraların önünde söylediği sözler CHP’de rahatsızlığa sebep oldu. CHP Genel Başkan Yardımcıları ‘bu kadarı biraz ağır oldu’ siteminde bile bulundu. Cumhuriyeti kurduğunu sık sık tekrar eden CHP yönetimi DEM Partiye destek mesajları verirken Cumhuriyete sahip çıkma ve bunu CHP’lilere hatırlatma görevi İYİ Parti tarafından yerine getirildi.

Bu durumun siyasi okuması şöyle….CHP seçimlere giderken ittifakı kiminle kuracağını bilmiyor ve bu tutarsız söylemleri nedeniyle de her iki cephe arasında bir çekim merkezi olmaktan gittikçe uzaklaşıyor.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
02.02.2026
Tüm Yazıları

Restorana oturduğumuzda önümüze gelen her bir yemek, uzun bir emeğin, bir kültürün, bir geleneğin ve görünmez bir alın terinin karşılığı. Bu mekanlarda yıllardır süregelen “servis ücreti”, “masa ücreti” ve “kuver bedeli” tartışmaları da işte tam bu görünmez emeğin etrafında dönüp duruyor.

Ticaret Bakanlığı’nın geçen hafta 30 Ocak 2026 tarihinde yayımladığı yeni düzenlemeye göre, restoran, lokanta, kafe ve benzeri işletmeler, servis bedeli, masa ücreti ya da kuver talep edemeyecekler.

Bu düzenleme bahşişe kapı mı aralıyor?
Evet, tüketici sipariş ettiği yiyecek ve içeceğin dışında başkaca ödemeyi tamamen gönüllü yapabilecek. Yani sahne yeniden gönülden verilen bahşişe açılıyor.

Bu karar, ilk bakışta sade bir mevzuat düzenlemesi gibi görünebilir. Oysa derinlerine inildiğinde, Türkiye’de yeme içme kültürünün, tüketici haklarının ve hizmet sektöründeki çalışma düzeninin kalbine dokunan önemli bir dönüşümün habercisi bence.

Küçük ama maliyetli sürprizler
Yıllardır birçok restoranda, menüyü eline alan misafirler küçük yazılarla karşılaşırdı: “Servis ücreti yüzde 10’dur”, “Kuver ücreti kişi başı şu kadardır”, “Masa hizmet bedeli ayrıca alınır.” Bazen sipariş verilmeden masaya bırakılan birkaç zeytin, biraz zeytinyağı, tulumpeyniri, tereyağı, bir sepet ekmek ya da bir şişe su vs. hesap geldiğinde küçük ikramlar bir sürprize dönüşürdü.

Bu uygulamalar bazı işletmeler için meşru bir gelir kalemi gibi görünse de bazı müşteriler içinse can sıkıcı. Çünkü çoğu zaman tüketici hangi hizmet karşılığında bu ek ücreti ödediğini tam olarak bilmiyordu. Yeni düzenlemede artık tüketici sipariş etmediği hiçbir şeyin bedelini ödemeyecek.

Peki ama madalyonun öteki yüzünde ne var?

Bir restoranı ayakta tutan lezzetli yemeklerin ötesinde o yemekleri mutfakta hazırlayan aşçılar, tabakları masaya taşıyan garsonlar, masayı toplayan komiler, bulaşıkhanede çalışan emekçiler, gün boyu ayakta koşturan onlarca insan var.
Bu kişilere “Hizmet sektörünün görünmez kahramanları” diyebiliriz.

Servis ücreti ve kuver bedeli, çoğu işletmede bu çalışanların gelirine dolaylı yoldan bir katkı sağlıyor. Şimdi bu kalemler kalkınca, hizmet sektörünün gelir dengesinde kaçınılmaz bir boşluk oluşacak.

Yeni düzenin muhtemel etkileri
Servis ücreti ve kuverin kaldırılması, kısa vadede tüketicinin lehine gibi görünse de uzun vadede işletmeler farklı çözümler üretmek zorunda kalabilir.

Muhtemelen birçok restoran, artan maliyeti menüye yansıtacak. Bu da bazı ürünlerin görünürde daha pahalı hale gelmesine yol açabilir. Ancak en azından ödenen bedelin ne için ödendiği daha net olacak, sürpriz hesaplar tarihe karışacak.

İşte tam bu noktada, kültürümüzün en zarif geleneklerinden biri yeniden önem kazanıyor: bahşiş.

Bahşişin Zarafeti
Bahşiş, memnuniyetin bir ifadesi. “Beni iyi ağırladın, emeğine teşekkür ederim” cümlesinin sessiz bir hali.

Gastronominin büyülü dünyasında her tabak bir eser; ama o eseri gerçek anlamda tamamlayan, sunumun nezaketidir. Kibar bir selam, zamanında gelen bir servis, güler yüzlü bir karşılama… Tüm bunların ardından verilen bahşiş, adeta sahnenin sonunda sanatçıya uzatılan bir buket çiçek gibi.

Ne var ki, ideal olan her zaman pratikte kolay gerçekleşmiyor. Hayat pahalılığı, alım gücünün düşmesi vs. Bugün restoran hesapları zaten kabarık. Yeme içme fiyatlarındaki artış, tüketiciyi temkinli davranmaya itiyor.

Birçok müşteri artık cebinde nakit dahi taşımıyor. Kartla ödenen hesapların ardından bahşiş bırakmak artık eskisi kadar kolay değil. Bir zamanlar masalarda bırakılan cömert teşekkürler, yerini daha mütevazı jestlere bırakıyor.

Bahşiş kültürünü yeniden hatırlamak
Türkiye’de bahşiş verme alışkanlığı geçmişten beri var olsa da hiçbir zaman sistematik bir düzene kavuşmadı. Bu dönem çalışanlar açısından bahşişin önemi hiç olmadığı kadar artacak. Bu durum hizmet kalitesini yükseltebilir. Yeni dönem, belki de bu kültürümüzü yeniden canlandırmak için bir fırsat olabilir. İşletmeler, kartla ödeme sırasında bahşiş seçeneği dahi sunabilir.

Ticaret Bakanlığı’nın düzenlemesi son derece yerinde bir adım. Fakat adalet, tüketiciyle birlikte hizmeti üreten emekçilerin de korunmasıyla tamamlanır. Bu nedenle toplum olarak bahşişi bir lütuf değil, kaliteli hizmetin doğal bir karşılığı olarak görmemiz gerekir.

Restoran masalarında buluşmalar yaşanır, dostluklar kurulur, anılar birikir. Her hesap fişi, aslında o anların küçük bir belgesi niteliğinde. Şimdi ise bu tablonun en zarif tamamlayıcısı ise bahşiş olacak gibi.

Bahşiş, gastronomi dünyasının görünmez bir alkışı bence, gönüllülükle verildiğinde anlam kazanıyor. Güzel bir yemeğin sonunda, masaya bırakılan minik bir teşekkür, çok kıymetli bence.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
31.01.2026
Tüm Yazıları

Düsseldorf sokaklarında yürürken insan ister istemez bir saatin dişlileri arasında dolaşıyormuş gibi hissediyor. Her şey tıkır tıkır, her şey olması gerektiği gibi. Ama bu sistem daha ne kadar böyle devam edebilir bunu kestirmek çok zor. Görüyorum ki Avrupa dijitalleşme trenini kaçırmak üzere. Sistem var ama dijitalleşen bu dünyada çok da yavaş işliyor. Bu yüzden Türkiye’de İş Dünyası dergimiz bu yıl temasını Dijitalleşme üzerine belirledi. Gerçekleştirdiğimiz bu zirvede istedik ki Almanya’da masanın etrafına Türk İş insanları olsun, dijitalleşen dünyada Türk gençleri daha fazla yer bulsun. Bu yüzden dijitali bir dil olarak belirledik: “Dijitalleşme: Yeni Çağın Dili.”

Güzel bir başlık, peki ama bu dilin alfabesinde "insan" nerede?

Zirve boyunca iş dünyasının kıymetli isimlerini dinlerken şunu fark ettim; biz dijitalleşmeyi hala sadece bir "cihaz" ya da "yazılım" meselesi sanıyoruz. Oysa o masada gördüğüm tablo bana başka bir şey anlattı. Alman dostlarımız işi aşılması zor bir "sistem ve hukuk" kalesi gibi inşa ediyorlar. Öyle ki, bazen o kalenin duvarları arasında kayboluyor, üç ayda bir şirket kuramamanın yavaşlığına takılıyorlar. Biz ise tam tersiyiz; kanımız kaynıyor, yerimizde duramıyoruz. Bir günde şirket kurup, ikinci haftada dünyayı fethetmeye niyetleniyoruz.

Hız mı, Hazım mı?

İşte bu nedenle dergimiz yurt dışı organizasyonları ile Türk iş insanlarını sadece Türkiye sınırlarında değil, sınırımızın dışında ki başarıları daha geniş kitlelere duyurma stratejisinin bir parçası olan Almanya Zirvesi, bu yıl geçmişteki tüm organizasyonlardan çok daha fazla ses getirdi. Bu süreçte büyük emeği olan İhlas Medya Yöneticilerinden Sn. Tuba Gençay’ın dergimize verdiği destek ise yatsınamaz. Türkiye’de İş Dünyası dergisinin o samimi atmosferinde, dergimizin Genel Yayın Yönetmeni Sn. Celal Toprak’ın açılışta vurguladığı "yeni çağın dili" meselesi aslında bir tercüme meselesi. Onlar "güven" diyor, biz "çeviklik". Onlar "sürdürülebilirlik" diyor, biz "başarı". İhlas Medya olarak bizim durduğumuz yer tam da bu iki dünyanın kesişim kümesi. Aylık 2,5 milyar görüntülenmeye ulaşan devasa bir dijital gücü yönetirken şunu öğrendik: Eğer yaptığınız işin içinde bir "ruh" yoksa, o sadece ekrandaki soğuk bir rakamdan ibarettir.

Yapay zeka ile çalışan kendi yazılımlarımızı geliştiriyoruz, yazılımlarımız okuru, izleyiciyi, yani insanı anlasın diye gece gündüz kafa patlatıyoruz. Ama amacımız insanı devre dışı bırakmak değil; insanın o eşsiz ferasetini, teknolojinin hızıyla kanatlandırmak. Zirvede de üzerine basa basa söyledim: Gelecek, sadece kod yazanların değil, o kodun içine "vicdan" ve "hikâye" yerleştirenlerin olacak.

Masa Başı Notlarım

Düsseldorf Başkonsolosumuz Ali İhsan İzbul'un ticaret hedeflerini dinlerken son dönemde Almanya’ya gelen gençlerimizin hem eğitimli hem de girişimci ruhları ile fark oluşturduklarını, ATİAD Başkanı Sn. Aziz Sarıyar’ın "Almanya’da bürokrasi hala kağıt üstünde" serzenişine hak vermemek elde değil. Dünyanın teknoloji devlerinden biri, milyarlarca Euroyu hala "evrak işi" için harcıyor. İşte Türkiye’nin, bizim ve pırlanta gibi yazılımcılarımızın fırsatı tam burada yatıyor. Biz o yavaşlığı
delip geçecek dijital kaslara sahibiz.

Kıymetli iş insanı Sn. Adil Üstündağ gençliğinde şu an birçok insanın yapmak istemediği işleri yaptığını, bugüne uzanan o müthiş yolculuğunu bize anlatırken şunu düşündüm; dijitalleşme dediğimiz şey aslında bir "imkan" kapısıdır. Malatya’dan çıkan o çocuk, bugün olsaydı teknoloji çağında kim bilir neler yapardı? Şu anda da isteği eğitimli gençlerimizim girişimci olmaları ve Türkiye’ye önemli kazanımlar getirmeleri yönündeydi.

Hollanda’da büyük işler yapan ayrıca DTİK Hollanda ve Avrupa Başkanı Sn. Turgut Torunoğulları konuşmasında Avrupa’da bulunan Türklerin hizmet sektöründe çok iyi olduklarını ama bunu daha fazla teknoloji alanına kaymasını gerektiğini Avrupalıların ise bu alanda Türklerin güçlü olmalarını istemediğini, bu yüzden de Avrupa'da çalışan eğitimli beyaz yaka geçlere girişimci olmaları konusunda yol gösterici olduklarını belirtti.

Gelelim Bize...

Almanya gezisinden cebimde kalan en kıymetli not şu: Dünya artık sadece "akıllı" sistemler değil, "anlayan" sistemler bekliyor. Dijital Varlıklar olarak küresel pazara açılma hazırlığımızın kalbinde de bu var. Teknolojimiz yerli, ufkumuz küresel ama dilimiz her zaman insan odaklı kalacak.

Düsseldorf’un o düzenli sessizliğinden, Türkiye’nin o bereketli hareketliliğine dönerken içim rahat. Biz hızımızı, onların sistem disipliniyle birleştirdiğimizde; sadece dijitalleşmiş olmayacağız, bu yeniçağın kitabını bizzat biz yazacağız.

Unutmayalım; ekran ne kadar parlak olursa olsun, ona bakan bir göz, o gözün arkasında atan bir kalp yoksa hepsi karanlıktır.
Haftaya yeni gözlemlerde, yeni yollarda buluşmak üzere.
Kalın sağlıcakla.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
31.01.2026
Tüm Yazıları

Son dönemde dizi sektöründe yaşanan değişimler zaman zaman gündeme geliyor. Dizi sektöründe belirlenen kuralların, keskin çizgilerin esnetilebileceğini son günlerde gördük. Aynı set içinde bambaşka teraziler çalışabiliyor. Tabi ki yapımı kötü etkiliyor, kötü örnek oluyorsa diziden çıkarılmasına kanal karar verir. Ancak bu kurallar tüm oyuncuları kapsamalıdır. Kötü örnek olan her kim varsa alınan karar hepsine uygulanmalıdır.

Hızlı, kesin ve geri dönülmez kararlar bir gün içinde alınabiliyor. Ancak kanal hassasiyeti, yapımın imajı hemen etki edemeyebiliyor. Ancak hafızalarda aynı projede yer alan başka bir oyuncunun da aynı suçlamayla karşı karşıya kaldığını unutmamak lazım. “Kurumsal duruş” herkese aynı oranda uygulanmadığı zaman gelen eleştiriler de bir o kadar fazla olabiliyor. Bir oyuncunun durumunda sessiz kalınmış diğer oyuncu için ise hemen aksiyon alınmış ise sektör içinde de çatışma yaşanır.

Aslında sette daha önce de buna benzer durumlar gündeme gelmiş ve kimse herhangi bir açıklama yapmamıştı. Sessizlik tercih edilmişti. Bazen yanlış olan durumda alınacak kararlar, oyuncunun kimi tanıdığı, konumuna göre şekillendiğinde doğru kararda da eleştiriler olabiliyor.

Artık izleyicinin hiçbir şeyi unutmadığını, aylar veya yıllar önce çıkan haberlerin bir tık kadar uzağımızda olduğunu unutmamak lazım. Dizi sektöründe yaşananlar artık sosyal medyada eleştiri oklarının hedefi oluyor.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
30.01.2026
Tüm Yazıları

Sabetay Varol ismini duymuş muydunuz?

Bundan 10 yıl önce haber kanalı izleyenlerin kulağı aşinaydı bu isme.

CNNTÜRK’ün Paris temsilcisiydi.

Sanırım şimdi emekli olmuş köşesine çekilmiştir…

Sabetay Varol, 68 kuşağındandır…Deniz Gezmiş’in yakın arkadaşıydı. 68’deki öğrenci olaylarının merkezindeydi.

Devrimci gençliğin Filistin’e destek için kamplara koşup İsrail’e karşı silah tuttukları dönem…

Sabetay’da Filistin’in yolunu tuttu. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Cihan Alptekin ile beraber Filistin’deki kampa gitti.

Kamp girişinde FKÖ’lüler karşıladılar.

Kimlik kontrolü yaparken Sabetay’ın Yahudi kökenli olduğunu fark ettiler. Sabetay Varol Türk yahudisiydi.

Filistinli komutanın yüzü ekşidi.

“Bizim kimlerle çatıştığımızı, kime silah sıktığımızı biliyorsunuz değil mi?” diyerek baktı…

Devrimci gençler şaşkınca birbirlerine baktılar.

“Evet biliyoruz..İşgalci İsrail’e…” dediler.

Filistinli komutan ısrarla sordu.

“Eee nasıl olacak?”

Denizler neyi kastettiğini anlamışlardı.

“Merak etmeyin…Sabetay sapına kadar devrimcidir…Sonuna kadar anti emperyalisttir! Bizimle yanyana omuz omuza çatışır…! ”

***

Türk solunun mayası anti-emperyalizmle karılmıştır.

Sadece 6.filo eylemi veya Denizlerin CIA elemanlarını kaçırmalarından ibaret düşünmeyin.

Solun tüm renkleri anti emperyalisttir. Devrimci örgütlerden tutun TİP’e kadar, Nato subaylarının başına çuval geçiren Vatan Partisine kadar solun istisnasız birleştiği tek şey anti-emperyalizmdir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluş programında anti-emperyalizm vardır. Ecevit’in haşhaş direnişi, Kıbrıs çıkarmasındaki meydan okuma hep Amerikan emperyalizmine karşıdır.

Bu arada...Anti emperyalizm derken sadece Amerika değil İsrail karşıtlığı da vardır.

İsrail başkonsolosu Elrom’un kaçırılması, ABD’nin Ankara Balgat üssünden kaçırılan 4 subay aynı tip eylemdir.

***

Peki dünyanın en fazla silahlı adamına sahip terör örgütü PKK ne yaptı…?

Bir Amerikan sineğine silah doğrulttu mu acaba?

Yoksa Yozgat’tan Çorum’dan Trabzon’dan çıkan tertemiz Mehmetçiğimize mi haince pusu kurdu?

Tek bir Amerikan tesisine…Tek bir İsrail tankına saldırdılar mı?

Mavi Çarşı’da diri diri masum sivilleri yakan bu örgüt acaba tek bir Amerikan zırhlısına mantar tabancası patlatabildi mi?

Elbette hayır…

Bırakın saldırmayı…Bir de üstüne Centcom’dan maaş aldılar.

Evet…

Silahlı adam başına 800 dolar maaş aldıklarını örgütün (YPG/SDG) eski yöneticilerinden Ahmet Osman söylüyor. Ahmet Osman ayrıca örgütün ABD'yi şişirilmiş kadro sayılarıyla dolandırdığını da açık açık anlatıyor. 35 bin civarında olan adam sayısını 100 bin göstererek maaş almışlar.

Centcom’dan maaş alan gerilla mı olur?

***

PKK’nın ABD ve İsrail’le olan ilişkisine dikkat çeken ilk yazar merhum Uğur Mumcu’ydu. Mumcu öldürülmeden 2 hafta önce yazdığı yazısı “Mossad ve Barzani” adını taşıyordu.

“Ortadoğu’nun karanlık bir kuyu olduğu her gün biraz daha anlaşılıyor.

Kanıtlanan son ilişki Mossad-Barzani ilişkisidir. Mossad, İsrail’in gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt lideri Molla Mustafa Barzani ile ilişkileri olduğu söylense daha önce kim inanırdı?

Barzani’nin CIA ile ilişkisi artık belgelendi.

Kimse bu ilişkiye, ‘Hayır olmadı’ diyemiyor. CIA-Barzani ilişkileri biliniyordu da Mossad-Barzani ilişkileri bilinmiyordu.

Mossad’ın Barzani ile ilişkileri Londra ve Sydney’de yayınlanan ‘Israel’s Secret Wars-A History of Israel’s Intelligence Services’ adlı kitapta sergileniyor…

‘Bu kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanıyor.

Kitapta 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra, Mossad’ın Kürtlerle ilişki kurduğu, Mısırlı ünlü gazeteci Hasan el-Heykel’in İsrailli subayların Kürtler aracılığıyla Irak’tan radyo bağlantıları kurduğunu 1971 yılında açıkladığı anlatılıyor.

1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanıyor.

1972 yılında imzalanan Sovyet- Irak Dostluk Antlaşması’ndan sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yapıyor; bu gizli görüşmeden sonra CIA tarafından “Kürdistan Demokratik Partisi”ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderiliyor.

70’li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürüyor mu?

Baba Molla Mustafa ile kurulan ilişkiler, şimdi de oğul Mesud Barzani ile sürüyor. Mossad, Barzani’ye Avrupa kahvehanelerinde çekler vererek bu desteği sürdürüyor.

Kitapta, Mesud Barzani’nin gizlice İsrail’e giderek yardım istediği de yazıyor.

Bu ilişkiler; sürüyor ve öyle anlaşılıyor ki daha da sürecek. Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek…

***

Uğur Mumcu’nun bugün yaşananları tam 33 yıl önceden yazabilmesi ne kadar kudretli bir öngörü değil mi?

O Barzani üzerinden Mossad-Cia bağını kurmuştu.

Bugün biz Centcom ile YPG’nin bağını okuyoruz.

***

Üzgünüm Heval…! Deniz bitti.

Artık ABD’nin dış politikasında hiçbir rasyonel hesaba denk düşmüyorsunuz.

İdeolojik takıntılarından vazgeçen ‘Yeni Amerikan Siyaseti’ sizden elini eteğini çekti. Yaptığı kar-zarar hesabında size milyar dolar akıtmanın anlamsızlığını gördü.

Askeri desteğini çekti…Parayı kesti…

Sizde kimlik siyasetinin kuyruğuna takılmış (bir kısım) solcuyla beraber ‘Kel Osman’ın apalak ikizleri’ gibi ortalıkta kalakaldınız.

Emperyalizmin apartı olmanın büyük günahıyla…

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
30.01.2026
Tüm Yazıları

Prof.Dr. Ruhi Ersoy anlatıyor:

Türkçede bazı kelimeler vardır; bir söz olmaktan çıkar, bir hafızaya dönüşür. “Kömek”, dara düşenin sesine koşmaktır. Uzak coğrafyalarda bile “yanındayım” demenin adıdır. Kömek, aynı soydan gelenlerin, en karanlık zamanlarda birbirine tuttuğu ışıktır. Bu kelime, millet olma bilincinin tarih boyunca aldığı en sahici biçimlerden birini taşır.

“Bizim hikâyemiz; tek ve büyük bir milletin, iki güçlü devlet olarak varoluşunun meşakkatli ve gururlu hikâyesidir. Zor günlerde her zaman omuz omuza vermiş Azerbaycan ve Türkiye’nin ezeli ve ebedi kardeşliğinin hikâyesidir.”

Bu cümle, TRT AVAZ’ın hazırladığı Kardaş Kömeği Belgeselinin ruhunu özetler niteliktedir. Anadolu ile Kafkasya arasında kurulan bağ, bu yapımda duygusal bir yakınlık yanında tarih, siyaset ve jeopolitik gerçekliklerle örülü bir kader ortaklığı olarak karşımıza çıkar.

Belgesel, I. Dünya Savaşı yıllarında Rus-Ermeni ittifakının Kars, Ardahan, Artvin, Acara, Erzurum, Bakü ve Şamahı’da gerçekleştirdiği katliamları; Nargin Adası’nda yaşanan insanlık dışı mezalimi tarihsel belgeler ışığında gün yüzüne çıkarıyor. Bu anlatı, Türk varlığının Kafkasya’dan ve Doğu Anadolu’dan silinmesine yönelik uzun soluklu bir kuşatmanın tarihsel izlerini de açık biçimde ortaya koyuyor.

Ancak Kardaş Kömeği Belgeseli, yalnızca karanlık sayfaları açmakla kalmıyor. Aynı zamanda Türk dünyasının zor zamanlarda nasıl kenetlendiğini, nasıl ayağa kalktığını da gösteriyor. Bakü Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi’nin Anadolu Türklüğüne uzattığı kardeşlik eli; Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü ve Dağıstan’ı kurtarmaya yönelik harekâtı, millet refleksinin tarih sahnesindeki güçlü karşılığı olarak anlatılıyor. Bu harekât, Bakü’nün kurtuluşuyla birlikte Hazar havzasından Anadolu’ya uzanan stratejik hattın korunmasına da işaret ediyor.

Hasan Bey Zerdabi’nin öncülüğünde, Hacı Zeynelabidin Tağıyev’in maddî desteğiyle yetişen aydın, sanatçı ve siyasî kadroların; ağır baskılar altında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’ni kurma iradesi, belgeselin omurgasını oluşturan tarihî bir diriliş hikâyesi olarak aktarılıyor. Bu kadrolar, Türk dünyasında modern devlet aklının ve siyasal bilincin şekillenmesine yön veren bir kuşağın temsilcileri olarak öne çıkıyor.

Bakü’nün kurtuluşunun ardından, Kafkas İslam Ordusu Komutanı Nuri Paşa’nın Gence’de onuruna verilen veda yemeğinde yaptığı konuşma; Enver Paşa ve Turan ideali etrafında şekillenen sözleriyle, yüz yıl öncesinden bugüne uzanan ortak ülküyü ve stratejik ufku hatırlatıyor. Bu sahne, Türk dünyasının parçalı coğrafyasını bir kader ve hedef bütünlüğü içinde okuma iradesini güçlü biçimde yansıtıyor.

Kardaş Kömeği Belgeseli, Türk milletinin hangi coğrafyalarda hangi bedelleri ödediğini, hangi hatların korunmasının hayati anlam taşıdığını ve kardeşliğin tarih boyunca nasıl bir varlık ve güvenlik meselesi olarak şekillendiğini güçlü bir hafıza diliyle hatırlatıyor. Bu yönüyle yapım, geçmişi anlatırken geleceğin yönünü de işaret eden bir bilinç metni niteliği taşıyor.

Bu kıymetli çalışmayla Türk milletinin tarihî sürekliliğine ve ortak hafızasına katkı sunan TRT AVAZ’a teşekkür etmek, bir medya başarısının ötesinde, tarih bilincine sahip çıkan bir duruşa teşekkür etmek anlamı taşır.

Aynı şekilde, Kardaş Kömeği kitabını uzun soluklu ve büyük bir özveriyle kaleme alan; bu eserin belgesel olarak hayata geçirilmesi sürecinde bilgi birikimi, emeği ve katkılarıyla belirleyici rol oynayan Sayın Hayati Tek’e, Türk milletinin hafızasına ve Türk dünyasının ortak vicdanına sunduğu kıymetli katkılar için ayrıca teşekkür etmek gerekir.

Çünkü bazı yapımlar cam ekranlardan taşarak milletin hafızasında yer eder.

Kardaş Kömeği, işte o yerin adıdır.

Bu yapımı kutluyor ve hafızamıza tuttuğu bu büyük aynayı milletimize emanet ediyorum.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
29.01.2026
Tüm Yazıları

Galatasaray, Premier Lig’in devlerinden biri karşısında mücadele etmeye çalıştı. Manchester City’nin nasıl bir takım olduğu, bu sezon aldığı sürpriz sonuçlara rağmen unutulmamalı. Savunmadan başlayarak sahanın her yerinde senkronize hareket eden bir Manchester City vardı. Osimhen zaman zaman pozisyon bulsa da bunları iyi değerlendiremedi. City’nin ip gibi dizili ve sürekli aynı tempoyla öne çıkan savunmasının arasında Osimhen kayboldu. Savunma arkasına toplar atılsa da sonuca gidilemedi.

Sonuç değişmezdi

Galatasaray’da Torreira sakat olmayıp ilk 11’de başlasaydı oyun belki daha keyifli olabilirdi. Sonuç değişir miydi? Bence hayır. Sané, eski takımına karşı adeta sahada savaştı ve mücadele boyunca etkisini gösterdi. Sara, pas trafiğinde ve attığı uzun toplarla kalitesini ortaya koydu. Barış ise dün gece sahada kayboldu. Barış, Premier Lig gerçeğini gördü.

Pep bırakmadı

Pep Guardiola, mücadele boyunca disiplinden kopmadı. Takımı 2-0 öndeyken bile her oyun durduğunda takımını yanına çağırıp direktifler verdi. Futbolun ciddi bir oyun olduğunu bizlere bir kez daha hatırlattı.

2 önemli madde

Okan Hoca’nın kadro tercihi eleştiriliyor fakat gerçekler unutuluyor. Birincisi: Rakibiniz Manchester City. İkincisi: Sakatlıklar ve ağrılar nedeniyle yapılan zorunlu tercihler. Kısacası Galatasaray ilk yarı kötüydü. İkinci yarıda ise ayağı daha sağlam yere basan bir Galatasaray gördük. City, maça o kadar asılmadı. Kaçan net pozisyonlar golle sonuçlansa her şey çok daha şiddetli olabilirdi. Uğurcan defalarca City gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Şimdi ise merak edilen rakibin kim olacağı. Yarın büyük gün.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
29.01.2026
Tüm Yazıları

Antarktika’da 2007’de çekilen bir belgeselde sürüden ayrılıp dağlara doğru giden penguenin farkına yeni varabildi büyük insanlık.

“Şimdi nerede, ne yapıyor?” diye soranlar onu bekleyen acı sonun çok geçmeden geldiğini düşünedursun ben bu meşhur penguene gece vakti Bolu’daki bir dinlenme tesisinde rastladım.

Onu gördüğüme şaşırdım ama nedense gecenin içinde uykusuz kalan kalabalık, pengueni fark etmiyor, onu da herkes gibi bir insan sanıyordu. Üzerindeki trençkotla başındaki kasketin ve o koca perdeli ayaklarına nasıl sığdırdıysa giydiği botların bunda etkisi vardı belki de.

Görür görmez selam verdim, çok iyi Türkçe konuşması beni tekrar şaşkınlığa uğratırken yemek ısmarlama teklifimi, yeni yediğini söyleyerek geri çevirdi ama demli bir çaya hayır diyemeyeceğini de eklemeyi ihmal etmedi.

* * *

İnsanlar gecenin bir vakti mecburi otobüs yolculukları içinde gözlerinden uykusuzluk aktığı bir hâlde anonsları verilen otobüslerine kalkmadan yetişmeye çalışıyor, belki bir cenazeye yetişmek belki de büyükşehirlerden kaçış için özel araçlarıyla burada mola veren insanlar da bundan sonra hayat yolculuğunda nelerle karşılaşacaklarını asla düşünmeden dinlenmeye çalışıyordu.

Penguenle bir masaya geçtik, söylediğim çaylar geldi. Şeker atmadan içtiğini fark ederken “Herkes seni konuşuyor, haberin vardır herhâlde.” diyorum. Der demez tebessüm ediyor ve başlıyor konuşmaya:

“Siz insanlar o kadar yoğunsunuz ki 19 yıl önceki olayı yeni fark edebildiniz. Ne çekiyorsunuz be? Hele siz sanki daha bir yük sahibisiniz.”

Siz derken benden mi yoksa Türkiye’den mi bahsetti, orayı tam kestiremedim ama bu güzel sohbeti bölmemek adına bunu sormadım.

“Sayın penguen seni o kararı almaya iten sebep neydi? Şu işin aslını bir açıkla da mesele çözülsün.” dedim.

Çayından bir fırt daha alıp sakince cevapladı: “Bazen gitmek gerekir, işte o kadar.”

Biraz sustu, ben de devamını getirmesini bekledim, evet açıklayacaktı:

“Beni o karara iten 2 sebep var. Biz topu topu 15-20 yıl kadar yaşıyoruz bu yalan dünyayı. Ama benim sülalemden 30’u deviren de var. Söz meclisten dışarı, dünyanın dengesini bozan bazı insanlar yüzünden bir bela zuhur etti. Siz buna küresel ısınma diyorsunuz, biz insanın doymazlığı. Ama haber bültenlerinizde bizim dediklerimiz yazmıyor.”

Bu kadar filozofça konuşan penguen, acaba 19 yıldır geziyor muydu? Hem bu hesaba göre sürüden ayrılıp kendisini dağlara vurduğunda 5 yaşında olsa bile nereden bakılırsa bakılsın en az 24 yaşında olmalıydı. İç sesimi duymuşçasına konuştu:

“Şaşırıyorsun değil mi? 1 haftadır ülkenizdeyim ama televizyondan haber izlemeyi burada öğrendim, izlediklerimden sonra burada da kalmamaya karar verdim.

Çok gezen mi bilir, okuyan mı diye yüzyıllardır kendinizi paralar durursunuz. Ben okuduğumdan çok gezdim ama okumayı da ihmal etmedim. Evet, beni sürüden 2 şey ayırdı: Birisi yeni evlendiğim eşimin ölümü, diğeri de artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı düşüncesi.”

Bunları söyler söylemez gözünden birkaç damla yaş düştüğünü gördüm, çayını bitirmişti, bir tane daha söylemeye yeltenirken teşekkür etti.

“Sevdiğim yitti, bir evladım dahi yok. Geçen Antarktika’daki akrabalarıma telefon ettim, küresel ısınma onların üremelerini de olumsuz etkiliyormuş, ‘Nerede o eski heyecanlı günlerimiz?’ diyorlar. Şimdi bana el ele tutuşan insan-hayvan bir çift ya da bebek görünce bir tebessümün yanında yürekteki yaranın kendini hatırlatması kaldı.”

Masayı tutarak hüzünlü bir şekilde sandalyesinden kalktı. Çay için tekrar teşekkür etti. Gitmeden bir şeyler daha söyleyecekti:

“Şimdi benim yıllar önce yaptığım hareketle kendisine ders çıkaran insanlar oluyordur, tahmin ediyorum. Bazen gitmek gerekiyor ama hayvan ya da insan her canlıyı gitmeye sürükleyen de bir nedene ihtiyaç var. Kimi, bunu fark edip benim gibi hep gidiyor, kimi de olduğu yerde çakılıp acısıyla barışık yaşıyor. Her halükârda dünyadaki varlıkların işi zor ama insan olmak, Antarktika’da penguen olup eşini yitirdikten sonra acısına katlanmaktan daha da zor.”

Bu kez ben de hüzünlenmiştim. Fark edince eliyle omzuma dokunarak teselli edercesine şunları da söyledi:

“Bu dünyanın çivisi çıktı, onu çıkaranlar fark etmese de insan-hayvan hep birlikte sona doğru gidiyoruz. Bizim için hava hoş, Mevla bizi hesapla sorumlu tutmamış ama sizinki o kadar kolay olmayacak. Biraz daha böyle giderse…”

Devam etmedi, gülümseyip Bolu’daki dinlenme tesisinin arkasındaki dağlara doğru yürümeye başladı. Hem de o meşhur videodaki yürüyüşüyle…

Bense ardından bakarken Birhan Keskin’in şiirinin bir kısmını hatırlıyorum:

Penguen

benim de içimde saklı tuttuğum

buzlu kıyılar, çığlık hatıraları

ben de senin kadar kaçkınım ve yaralı.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
28.01.2026
Tüm Yazıları

Sosyal medyada günlerdir, 2007 yılında Werner Herzog’un çektiği Encounters at the End of the World adlı penguen belgeselinden kısa bir sahneyi konuşuyoruz.

Birkaç saniyelik bir görüntü insanı durdurup sorgulatmayı başardı.

Binlerce penguen aynı yöne yürürken, içlerinden sadece biri sürüden ayrılıyor: 'Nihilist Penguen'

Hem de hiç tereddüt etmeden tek başına, yiyeceğin ve hatta hayatın olmadığı bir yöne doğru ilerliyor.

İzleyen herkes ne olacağını biliyor. Yanlış yön, yanlış karar ve kaçınılmaz son...

Penguen metaforu aslında sürüden kopmaya cesaret edebilen insanın ta kendisi.

Etrafımız çok kalabalık ama kimse kimseyi dinlemiyor, duymuyor, anlamıyor. Herkes tükenmiş durumda.

Herkes, her an erişilebilir ama kimse gerçekten ulaşılabilir değil.

İnsanlar sürüden ayrılıyor, çünkü sadece özgür olmak istedikleri için değil; anlaşılmadıkları için, duyulmadıkları için ve tutunacak bir dal bulamadıkları için.

Yalnızlık artık dramatik bir çöküş değil. Sessiz bir kopuş.

Kimseye çarpmadan, kimseye dokunmadan... Yanlış bile olsa bildiği o yöne yürümek…

Peki, asıl cesaret kalabalıktan kopmak mı? Yoksa yanlış olduğunu bildiğin bir yöne yürürken durabilme ve yön değiştirme gücünü göstermek mi?

Belki de soruyu en baştan sormak gerekiyor: Sürüden ayrılan penguen olmaya mı cesaretiniz var, yoksa kalabalığın içinde kaybolmamaya mı?

Çünkü bazen hayatta kalmak, ayrılmakla değil; doğru yerde ve zamanda durabilmekle, doğru kararı verebilmekle mümkün.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
26.01.2026
Tüm Yazıları

Başlığı görüp “Yahu Ay’da da mı gecekondular başladı?” diye düşünenler olabilir.
Rahat olun.
Bu yazı tarih içerikli değil. 1969’da ne oldu, kim indi, kim inmedi tartışması hiç değil.
Ay’da çarpık kentleşme derken ne takvimden bahsediyor, ne de bizim genlerimize işlemiş beton sevgisinden.

Yani yok, "Şuraya da bir rezidans diksek”, “Manzarası krater ama yatırımcıyı kaçırmaz”, “Bir AVM koyalım, Ay halkı alışır” kafasında değilim.
Yani en azından, henüz. Vakti zamanında nft arazi yatırımımız hariç :) Şaka şaka orada da müteahhitdik zaten .
Şaka bir yana o henüz kelimesi beni tedirgin ediyor.

Çünkü biz dünyada bir şeye henüz diyorsak, genelde beş yıl sonra “nasıl bu hale geldi?” diye soruyoruz.
Ay neden birden bu kadar kıymetli oldu? Uzay romantik bir masal olmaktan çıktı. Uzay artık jeopolitik bir alan ve Ay da bu oyunun merkezi.

Çünkü Ay, uzayın lojistik merkezi. Yerçekimi düşük, kaynak potansiyeli var, enerji üretimi için ideal, derin uzay görevleri için mükemmel bir sıçrama tahtası.
Ay’a hakim olan, sadece Ay’a değil, geleceğin uzay ekonomisine hakim oluyor. O yüzden bugün Ay’a gidenler bilim insanları değil sadece.
Arkasında devletler, konsorsiyumlar, savunma sanayileri, özel şirketler var. Peki; ay kimin?

Henüz kimsenin. Ama bu cevap geçici. Kağıt üzerinde Ay hiç kimsenin. Bu konularda uluslararası anlaşmalar var. “Hiçbir ülke Ay’ı sahiplenemez” deniyor.
Ama pratikte işler hep kağıt üzerinde kalır. Çok uzağa gitmeye gerek yok, Dünyada da böyle olmadı mı?

Önce keşifler yaptık, sonra üsler kurduk, sonra geçici kullanım, güvenlik gerekçesi vb derken burası artık stratejik alan.
Bir bakmışsın; Ay’da sınırlar konuşuluyor. Ay’da burası benim çalışma alanım tabelaları dikiliyor. Bayraklar belki sembolik, ama hak iddiaları hiç sembolik olmaz.

Çarpık kentleşme burada başlamıyor mu zaten? Çarpık kentleşme dediğimde aklınıza sadece imar ve binalar mı geliyor?
Asıl çarpıklık, kimin karar verdiği belli olmayan alanlarda başlıyor. Ay’da kim karar verecek? Hangi ülke nerede üs kuracak? Hangi şirket hangi krateri kullanacak? Hangi kaynak kime ait olacak?

Bugün bu soruların net olarak cevabı yok. Ama cevap arayanlar var, sessizce.
Arge bütçeleriyle, savunma projeleriyle, Bilim başlığı altında. Ve insanlık olarak bizim geçmiş performansımız pek iç açıcı değil.

Ay’ı da dünyaya mı benzeteceğiz? Ne yalan söyleyeyim en çok korktuğum şey bu.
Ay’a giderken hep şunu söylüyoruz: “Yeni bir başlangıç.”, “İnsanlık için yeni bir sayfa.”, “Daha bilinçli, daha ortak, daha adil.”
Ama dünyaya bakınca içimden şu geçiyor: Yemem?

Biz dünyada ne yaptık? Kaynağı hoyratça kullandık, alanları paylaştık, sınır çizdik, beton döktük.
Sonra da “burası yaşanmaz oldu” deyip başka yerlere göz diktik.

Şimdi Ay’da su bulunca ne olacak? “Ortak miras” mı diyeceğiz, yoksa “ilk gelen alır” mı?
Güneş enerjisi tesisleri kurulunca “hepimizin” mi olacak, yoksa birkaç gücün mü? Ay’da çarpık kentleşme betonla değil, zihniyetle olur
Ay’da gecekondu olmaz belki. Ama hak gaspları, görünmez sınırlar, erişim eşitsizliği olur.
Ve bu, beton dökmeden yapılan bir çarpık kentleşmedir.

Bugün “uzay herkesindir” diyenlerin, yarın “güvenlik gerekçesiyle erişim kısıtlandı” demesi hiç sürpriz olmaz.
Çünkü tarih bunu defalarca yazdı. Ders alabilecek miyiz inanın ben de bilmiyorum. Sanırım ay, insanlık için bir test alanı olacak.
Teknolojik değil, etik bir test.

Oraya giderken yanımıza sadece roket almıyoruz. Zihniyetimizi de götürüyoruz. Açgözlülüğümüzü, rekabetimizi, kontrol arzumuzu da.
Eğer Ay’da da dünyadaki reflekslerle hareket edersek, orada kuracağımız ilk şey bir üs değil, yeni bir problem olur.
Umarım bu kez farklı olur. Umarım Ay, bize dünyada yapamadığımızı öğretir. Umarım yukarı çıkarken, aşağıda yaptığımız hataları yanımıza almayız.

Ama insanlık tarihine meraklı biri olarak şunu da söylemeden edemem: Biz genelde yeni yerlere eski alışkanlıklarımızla gideriz.
Hem daha durun hele, bunun Ay'ı var, Mars'ı vaaar...
ve tabi insanı var!

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş