Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Her Şeyiyle Kendimize Kaldık
Akçura’dan Gaspıralı’ya, Zeki Velidi Togan’dan Halil İnalcık’a, oradan İlber Ortaylı’ya uzanan o efsunlu çizgi...
Bu silsile, kadim yurtların içinden süzülüp gelen incelmiş bir düşünme terbiyesinin, sarsıntılarla olgunlaşmış bir insan kalitesinin, sürgünün içinden bile vakar çıkarabilen bir ruh ikliminin bu topraklarda açtığı uzun ve ağır yoldu. Onlar yanlarında sadece bilgi, kültür birikimi getirmediler; bakış açısı, duruş getirdiler, ölçü getirdiler, sözün omuzlarına kültürel bir ağırlık koyan bir iç ciddiyet getirdiler. Kırım’ın, Kazan’ın, Bahçesaray’ın, Türkistan’ın sert rüzgârları; onların cümlelerinde yerleşik bir coğrafya ve yitirilmiş yurtların derinliği, parçalanmış dünyaların öğrettiği sabır, içe işleyen bir seviye olarak dile dönüşüyordu.
Bu yüzden onların kurduğu cümlelerde, bugünün dünyasında dayatma biçimde insanlığa sirayet etmiş çabuk parlayıp sönen bir yüzeysel dil yoktu. Orada daha çok zamanın ağır ağır yoğurduğu bir tortu vardı. Her söz, yaşanmışlığın içinden süzülmüş gibiydi. Kendini gösterme telaşı taşımayan, sesini yükseltmeden tesir eden, bağırmadan yer eden bir tarafları vardı. İnsan, bazı şahsiyetlere baktığında kalite yanında ; bir iklimin yürüyüşünü, bir soyluluğun susuşunu, bir terbiyenin yüzyıllar boyunca nasıl taşındığını da görür. Bu isimler biraz da böyleydi.
Türkiye uzun yıllar boyunca kadim yurtlardan gelen bu ince kanla beslendi. O şahsiyetlerle birlikte bu ülkeye; ufuk geldi, zarafet geldi, kendine dışarıdan bakabilme kudreti geldi. Kendi evinin içinde yaşayan biri bazen duvardaki çatlağı seçemez; dışarıdan gelen ama o eve gönülden bağlanan bir göz ise hem çatlağı görür hem temelin hangi fırtınalara dayandığını sezebilir. Akçura’da, Gaspıralı’da, Togan’da, İnalcık’ta ve son büyük halkalardan biri olarak Ortaylı’da böyle bir dikkat vardı. Türkiye’ye sadece içten bir aidiyetle bağlanmadılar; memleketi yukarı taşıyan ve insanları aynı şevkle yanlarına çağıran bir ses de oldular. Tarihi sloganlaştırmadan konuşabilen, köklerini yük gibi taşımadan onlardan kuvvet devşirebilen, cümleyi kabalaştırmadan sertleşebilen bir çizgiydi bu.

Kırım-Tatar aristokrasisinin Türkiye tecrübesi de bu yüzden yalnızca bir göç hikâyesi sayılamaz. Bu, kaybedilmiş yurtların küllerinden bir seviye çıkarabilen insanların hikâyesidir. Elinden çok şey alınsa da cümlesindeki asaleti koruyanların hikâyesidir. Gürültüye tenezzül etmeden iz bırakan, kendini pazarlamadan derinleşen, köklerinden hamaset değil zarafet üreten insanların hikâyesidir. Onların bakışında yerellik vardı ama daralma yoktu; aidiyet vardı ama hoyratlık yoktu; millî bir damar vardı ama kaba bir gösteriş yoktu. Türkiye, bir bakıma, kendini onların açtığı daha yüksek bir pencereden seyretti.
Şimdi ise o uzun çizginin son kıyısında duruyoruz. Ortaylı ile kapanan şey yalnızca bir kuşağın hikâyesi sayılmaz. Daha derinde, daha eski, daha zarif bir damar çekiliyor. Kırım’dan ya da Türkistan’dan bu topraklara yönelen o vakur düşünce akışı artık aynı kudretle yürümüyor. Ne oralarda o eski aile terbiyesi aynı biçimde sürüyor ne de burada onu karşılayacak iklim eski genişliğini koruyor. Zaman değişti, göçün karakteri değişti, dünyanın dili irileşti, hızlandı, kabalaştı. Derinlik yer yer gösterinin gerisine düştü. Bilginin yerini görünür olma hırsı, emekle yoğrulmuş cümlenin yerini çabuk tüketilen parıltılar aldı. Böyle çağlarda büyük insanlar birdenbire eksilmez; önce onları doğuran zemin yorulur.
Bugün tam da bu yüzden, insanın içini burkan bir gerçekle karşı karşıyayız. Uzun zaman boyunca bizi kendimizden daha yukarı çağıran o zarif el artık omzumuzda yok. Dışarıdan gelen asil dokunuş çekildiğinde, bir toplum kendi sesini ilk kez bütün çıplaklığıyla duyar. Kendi tekrarını, kendi darlığını, kendi eksilen yanlarını daha açık seçer. Çünkü insanı yükselten dış akış durduğunda, geriye kendi içinin hakikati kalır. Orada ne kadar derinlik varsa o görünür; ne kadar sığlık varsa o da.
Mesele burada yalnızca hüzün duymak değildir. Mesele, birkaç büyük ismin ardından methiyeler dizmek hiç değildir. Asıl mesele, onların taşıdığı seviyenin bu topraklarda yeniden doğup doğamayacağıdır. Büyük isimler gökten düşmez. Onları hazırlayan evler olur, sabır olur, okuma ahlâkı olur, yalnız kalabilme kudreti olur, kendini çoğaltmadan derinleşebilme disiplini olur. Bugün belki de en çok eksilen şeylerden biri budur: insanın kendi içini büyütme cehdi. Her şey elimizin altında ama içimiz o kadar dolmuyor. Herkes konuşuyor ama söz pek az yerde kök tutuyor. Çok şey biliyoruz, az şeyi sindiriyoruz. Çabuk hüküm veriyor, geç olgunlaşıyoruz.
Oysa Akçura kuşağından Ortaylı’ya kadar uzanan çizginin ortak tarafı, cümlenin arkasında uzun bir emek bulunmasıydı. Onlar bir fikri yaşar, taşır, zamanın içinden geçirir, sonra önümüze bırakırlardı. Bu yüzden ağırlıkları vardı. Bir cümlenin insanda kalması için sadece doğru olması yetmez; bir hayat tarafından doğrulanmış olması gerekir. İşte o kuşakların bıraktığı etki biraz da buradan geliyordu.
Şimdi önümüzde ağır bir eşik duruyor. Bu topraklar kendi içinden yeniden böyle insanlar çıkarabilecek mi? Yeni bir asalet dili kurulabilecek mi? Çileyi ham bir öfkeye çevirmeden, kaybı ucuz bir slogana dönüştürmeden, düşünceyi yeniden inceltebilecek miyiz? Çünkü bundan sonrası geçmişe saygı cümleleri kurmaktan ibaret bırakılmamalıdır. Bundan sonrası, geleceğin insanını yetiştirme meselesidir. Kendi cümlesini taşıyacak omuz yetiştiremeyen toplumlar, en sonunda başkalarının taklidi gibi yaşamaya başlar.
Belki de şimdi asıl eşikteyiz. İnsan da millet de başkasının gölgesi çekildiğinde kendi boyunu öğrenir. Bize uzun yıllar uzak yurtlardan gelen o ince ruh artık kapımızı aynı güçle çalmıyorsa, bundan sonra yazacağımız her cümle, kuracağımız her kurum, yetiştireceğimiz her çocuk daha büyük bir sorumluluk taşır. Çünkü artık ödünç ışıklarla yürünecek yerde değiliz. Kendi kandilini yakamayanın gecesi uzar. Kendi içinden yön, seviye ve derinlik çıkaramayanın kalabalığı artar ama ufku genişlemez.
Bu sözde hem sarsıcı bir yalnızlık hem de insanı silkeleyen bir çağrı var. Kendimize kaldık; yani artık mazeretlerimizin ardına saklanamayacağız. Kendimize kaldık; yani bize dışarıdan yükseklik taşıyan seslerin çekildiği yerde, kendi içimizde ne varsa onunla yüzleşeceğiz. Kendimize kaldık; yani şimdi göreceğiz, içimizde gerçekten ne kadar yurt, ne kadar incelik, ne kadar insan biriktirdik. Bundan sonrası bütünüyle bize ait: ağırlığıyla, çıplaklığıyla, imtihanıyla. Ve belki de bir millet için en hakiki an, tam da budur; artık kimsenin bizi yükseltmeyeceğini anladığımız ve yükselmek için kendi içimizde bir merdiven kurmak zorunda kaldığımız an.
...Rambo serisini hatırlarsınız.
Sylvester Stallone’nin hayat verdiği ünlü film karakteri.
Serinin ilk filmi ‘İlk Kan’ adıyla vizyona girmişti. Tam 3 yıl vizyonda kaldığını hatırlıyorum. Kapalı gişe oynayan filme haftalar boyu bilet bulamamıştık. 80 li yıllarda sinemaları kasıp kavurmuştu.
Sonra serisi çekildi.
2, 3 ,4, 5…
Rambo’nun, her bölümde mücadele ettiği bir “kötü adam” vardı.
Filmin 3.’ü serisinde ‘kötü adam’ Sovyetler’di.
Rambo Sovyet işgaline karşı Afganlı mücahitlerle omuz omuza “Kötü Rusları” alt edebilmek için mücadele ediyordu. Ve başarıyordu.
Film bittiğinde perdede şu yazı beliriyordu.
“Bu film Afganistan’ın cesur mücahit savaşçılarına adanmıştır.”
Yıllar sonra ABD, bizzat Afganistan’ı bu kez kendi işgal edince filmin sonundaki yazıda küçük bir değişiklik yaptı.
“Bu film Afganistan’ın yiğit halkına adanmıştır.”
Kötü adam değişmişti.
Bu kez Afganlı mücahitler ‘kötü adam’ koltuğuna oturtulmuştu.
Yani Amerika’nın kötü adam tarifi konjonktürel biçimde değişebilir.
Ramazan Kağan Kurtoğlu hocamızın özlü sözüdür. Hollywood ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bir şubesidir.
***
İran savaşının başladığı günden bu yana aklı başında herkesin aklını kemiren aynı soru aslında..
Amerika, İran’dan ne istiyor?
Bu denli büyük askeri harcamalar yapacak kadar…
Dünyadaki hakimiyetini sarsma pahasına…
Trump’ın savaş istemiyorum diyerek iktidara gelmesine rağmen…
Neden bu savaşa kalkıştılar…?
İran’dan ne istiyorlar….?
Trump’ın ve Savaş Bakanı Hegseth’in açıklamalarına bakarsak Hamaney kötü adamdı…Gitmesi gerekiyordu.
Fakat neden kötü olduğunu bir türlü açıklamadılar.
İlk günkü saldırıda Ali Hamaney öldü…Yerine oğlu Mücteba geçti…Gene anlatamadılar…İran’daki yönetim neden kötü?
İran rejiminin ABD halkını veya Amerikan çıkarlarını nasıl tehdit ettiğini bir türlü açıklamadılar.
***
Bugün savaşın 13.gününde Amerika’nın kötü adamı daha net belirginleşti.
Asıl mesele büyük ve köklü düşman Çin…!
Amerika’nın bu manasız kıyıma kalkışmasının altındaki en güçlü sebep Çin’in bölgesel hegemonyasını kırmak…İran’dan giden enerji hattını kesmek…
Ve en önemlisi… Çin’le önümüzdeki yıllarda yaşanacak olası bir itiş kakışta İran’ı Çin’in yanında görmemek.
Çin’i yalnızlaştırmak…!
(Venezuela darbesini de böyle Çin’in nüfuz alanını dağıtmak olarak görmemiz gerekir.)
Çünkü Çin’in hem ekonomik hem nüfus hem de ölçümlenemeyen bir askeri gücü var…Üstelik Nükleer güce de sahip…
ABD dünya hakimiyet savaşında büyük finalin Çin’le olacağını biliyor.
Zaten bunu açıkladıkları ABD güvenlik belgesinde de duyurdular. Çin’i düşman ülke olarak tanımladılar.
O yüzden Çin’e destek veren ona lojistik sağlayan kim varsa saldırıyorlar, saldıracaklar.
Tüm bu vahşet içinde aklımızı karıştıran aslında katil İsrail oldu. ABD’nin yancısı olarak katliama ortak oldu…Ve tüm İslam coğrafyasının ve mazlum halkların nefretini bir kez daha kazandı.
Harici youtube kanalında konuşan Em. Tuğgeneral Fahri Erenel, programda ABD’li ünlü siyaset bilimci John Mearsheimer’ın şu cümlesini hatırlattı.
“ İsrail büyük bir savaşa girdiğinde mutlaka küçük bir savaş daha açar ve orada işgale kalkışır”
İsrail’in küçük hedefi Lübnan’a girmekti. Bugün kara harekatı haberlerini almaya başladık bile…
***
Uzun lafın kısası…
ABD’nin ‘kötü adamı’ filmin bu bölümünde ‘İran’lı Mollalar’ oldu…
Gelecek bölümde Çinli kötü adamla tanışmaya hazır olun…!
...Ramazan ayı, insanın bedenini ve ruhunu terbiye eden müstesna bir zaman dilimi. Gün boyu süren sabır, nefsi dizginleyen bir irade, akşam ezanıyla açılan mütevazı sofralar ve geceleri süsleyen ibadet…
Tüm bunların ardından gelen bayram ise bir sevinç günü ve aynı zamanda derin bir şükür vakti. Bir ay boyunca sabrın ve paylaşmanın içinden geçen insan, bayram sabahına ulaştığında aslında kendisine lütfedilen bu manevi yolculuğun tamamlanmasına şükreder.
İşte bu yüzden Ramazan’ın ardından gelen bayram, gönüllerde açılan bir bahardır. O sabah camilerden yükselen tekbirler, mahalle aralarında duyulan çocuk sesleri ve evlerden yayılan tatlı kokuları. Her kapının ardında ayrı bir telaş, her mutfakta ayrı bir bereket. Bayram, bir bakıma sofraların yeniden kurulduğu, kalplerin birbirine açıldığı bir buluşma vaktidir.
Tasavvuf büyüklerinden Alvarlı Efe’nin şu mısraları, bayramın manasını ne güzel anlatır:
“Can Bula Cananını Bayram O Bayram Ola”
Dolayısıyla gerçek bayram; kırgınlıkların sona erdiği, kalplerin arındığı, insanın kendisini affa ve merhamete açtığı gündür.
O yüzden bayram bir şükür sofrasıdır.
Bayram ve sofranın hikmeti
Bayram, özel bir sofranın kurulduğu, lezzetlerin bir araya geldiği ve sayılı günlerin olduğu bir dönem. Bu günleri iyi değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Her bayramın kendine özgü bir mutfak kültürü olduğu gibi her bölgenin ve her ilin de asırlardır gelen bir bayram lezzet geleneği bulunur. Bu gelenek, aileleri ve toplulukları bir araya getiren güçlü birer kültür köprüsü.
Anadolu’nun geniş coğrafyasına baktığımızda her şehirde bayramın kendine has bir tadı vardır. Bir yerde baklava tepsileri hazırlanır, diğer tarafta şerbetli tatlıların kokusu sokaklara yayılır. Bir evde sarma hazırlanırken başka bir evde tandırda pişen etler sofrayı süsler.
Ama tüm bu farklılıkların içinde değişmeyen tek bir şey vardır: paylaşmanın bereketi. Çünkü bayram, yemeklerin yansıra hatıraların, duaların ve muhabbetin de paylaşıldığı özel bir sofradır.
Bayram Lezzetleri
Bayramın bereketini ve coşkusunu en güzel anlatan yer, kuşkusuz aile sofraları. Yöreden yöreye değişen geleneksel yemeklerin başrolde olduğu bu sofralar, bir kültürün ve hatıraların buluştuğu bir miras gibidir. Sofrada yerini alan her bir lezzet, aslında geçmişten bugüne taşınan bir hikâyenin, bir geleneğin ve paylaşılan anıların devamını anlatır.
Anneannelerin ellerinden çıkan özel yemekler, babaannelerin sevgiyle hazırladığı tatlılar bayramın unutulmaz tatlarını oluşturur. Özellikle ev baklavası, Ramazan Bayramı’nın en güçlü sembollerinden biri. İncecik açılan yufkalar, aralarına serpiştirilen fıstık ya da ceviz ve üzerine dökülen şerbet…
Uzunca bir süre devam eden açlığın ardından gelen bu lezzet, adeta hayatın yeniden tatlanmasının bir işareti.
Anılar sofrası
Çocukluğumuzun bayram sabahlarını hatırlıyorum. Yeni alınmış bayramlık kıyafetler, erkenden kalkılan sabahlar, bayram namazından dönen babaların getirdiği sıcak simitler ve mutfakta hazırlanan kahvaltılar… işte o sofrada yenilen yemeklerden her bir lokma, geçmişten bugüne uzanan bir hatırayı taşır.
Bayram sofrası paylaşmaktır
Bence en güzel sofra bayramda kurulur. Komşuya uzanan bir tabak, kapıyı çalan misafire veya ihtiyaç sahibine verilen bir tas yemek. Bayram sofrası lezzetin ötesinde gönüllerin de buluştuğu müstesna bir vakit.
Yunus Emre’nin “Bölüşürsek tok oluruz, Bölünürsek yok oluruz” sözleri bayram sofralarının ardındaki hikmeti ne de güzel anlatır. Çünkü paylaşılan lokma çoğalır, paylaşılan sevinç ise büyür.
Anadolu’nun her bir köşesi, kendine özgü bayram lezzetleriyle dolu. Bayram sofralarında yer alan her yiyeceğin ayrı bir anlamı vardır. Bereketi simgeleyen buğday, bolluğun sembolü olan et yemekleri ve tatlılığıyla hayatımıza keyif katan baklava… Dünyanın sayılı mutfakları arasında yer alan Anadolu mutfağı, yüzlerce tarif ve sayısız lezzeti içinde barındırır. Ama en güzel yemek çoğu zaman bayram gününde sofraya gelir. Ev baklavası, yaprak sarması, zeytinyağlılar, börekler, et yemekleri ve nice yöresel tarif… Her biri bayram sofralarını ne de güzel süsler.
Tüm bu lezzetlerin içinde asıl önemli olan şey, sofranın etrafında toplanan insanlar. Çünkü bayram, bir araya gelmenin sofrasıdır.
Bence bayramın hakiki manası, Ramazan’dan sonra geldiği için bir ödül değil, o sabrın ardından gelen bir şükürdür. Bir ay boyunca açlığın ne demek olduğunu anlayan insan, paylaşmanın ve sabrın değerini öğrenir. Bayram sabahı geldiğinde ise şükretmek için o sofraya oturur.
Belki de bayram sofrasının gerçek anlamı burada gizli. O sofrada yenilen her lokma, bir nimetin farkına varmanın ifadesi. Bir ay boyunca sabredip sonunda “Elhamdülillah” diyebilmektir bayram. Gönüllerin nura doyduğu, kalplerin affa açıldığı ve sofraların bereketle kurulduğu bir bayram.
İşte bu yüzden en güzel sofralar bayramda kurulur. Çünkü o sofrada yemek, sevgi, hatıra, dua ve şükür birlikte paylaşılır.
...Silivri’de İBB yolsuzluk davasında yargılamaların başladığı ilk günden bu yana CHP kulisleri hareketli.
Silivri’deki duruşmalarda milletvekillerinin, PM - YDK üyelerinin, il başkanlarının ve İstanbul’daki 39 ilçenin görevlendirilmelerine rağmen salonda yeterince kalabalık toplanamadı.
50 bin CHP’liye davet mesajı gönderilse de CHP yönetimi tasarlanan gövde gösterisini gerçekleştiremedi. En kalabalık gün 9 Mart duruşmanın başladığı gündü ardından katılım giderek azaldı.
138 milletvekilinden ancak 40 kadarı Silivri’deki duruşmalara katıldı. Ertesi gün Silivri’deki grup toplantısında da milletvekilleri yoktu.
Mitinglerde istenen kalabalığı toplayamayan parti yönetimi bu kez Silivri duruşmalarında gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı.
Özellikle Malatya Milletvekili Veli Ağbaba’nın ilk gün duruşmalara katılmak yerine Malatya valisi Settar Yavuz’la bir araya gelmesi gerilimi yükseltti. Ağbaba çarşamba günkü duruşmaya katılsa da sonuç değişmedi katılım giderek düştü.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in 22. Dönem TBMM Başkanı Bülent Arınç’la görüşmesi tüm bunların üzerine tansiyonu daha da yükseltti. Özellikle Bülent Arınç’la görüşmenin içeriğine dair yaptığım röportajda geçen ifadeler şok etkisi yarattı.
Görüşmede Özel’in, “Tüm bunlara rağmen ben hala Tayyip beye düşmanlık beslemiyorum. Kavgasız siyaset yapmak istiyorum” sözleri acaba yeni bir pazarlık süreci mi başladı tartışmasını beraberinde getirdi.
Görüştüğüm CHP’liler, “Parti yönetimi iktidarla anlaşmanın yolunu mu arıyor?” sorusuna cevap bulmaya çalışıyordu.
Cumartesi günü Bulent Arınç’la yapılan farklı bir röportajla durum kurtarılmaya çalışılsa da artık ok yaydan çıkmıştı. CHP’liler, hem Bülent Arınç’la parti meselelerinin görüşülmesine hem de iktidara yeşil ışık yakılmasına çok büyük tepki gösterdi. En sert açıklamalardan biri İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’den geldi. Üstelik CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın Arınç’la görüşmeye dahil edilmemesi tartışmanın başka bir boyutu.
CHP kulisleri kaynarken bundan sonraki süreçte parti içi muhalefetin artık görünür şekilde hareketlenmesi bekleniyor.
Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınışının yıldönümünde 18 Mart akşamı düzenlenecek gece mitingi ile meydanların doldurulması hedefleniyor.
İstediği kalabalıklara toplayamayan CHP yönetiminin bu kez mitinge sanatçıları davet etmesi planlanıyor.
Yani akıllardan geçen “Konserli miting” yapmak!! Böylece düşen vatandaş ve partili desteğini konserlerle toparlamayı hedefliyorlar.
Milletvekillerine de ayrıca katılım konusunda talimat verildi. Parti disiplini nedeniyle duruşmalara daha önce katılmayan isimleri mitingde görmemiz mümkün.
Özgür Özel’in gazeteci Murat Yetkin‘e verdiği röportajda İmamoğlu için kullandığı, “Madem ki sokağa çıkar diye korkuyorlar, ev hapsi versinler. Hiç olmazsa yüksek güvenlikli cezaevinde, tecrit ortamındaki işkence son bulur” sözleri de çok tartışılıyor.
Bu sözleri, ‘İmamoğlu’nun suçunun ve ceza almasının kabullenildiği’ şeklinde yorumlayanlar var.
Ayrıca davaların ‘siyasi’ olduğunu ileri sürerken ‘siyasi bir karar’ için iktidardan talepte bulunmak çelişki olarak değerlendiriliyor. Üstelik talep edilen serbest kalma ya da tahliye değil ev hapsi… Aslında Bülent Arınç’la görüşme dahil tüm bunlara bakıldığında CHP yönetiminin hala iktidarla pazarlık yapmaya çalıştığını görüyoruz. En azından böyle bir algı ortaya çıkıyor. CHP yönetimi tıpkı Terörsüz Türkiye sürecinde olduğu gibi buradan da bir pazarlık yaparak üzerindeki baskıyı sona erdirmeye çalışıyor.
Bu konuyu sorduğum kıdemli bir CHP’li, “Daha önce AK Parti içinde görüştükleri isimlerden artık sonuç alamıyorlar. Bülent Arınç’la görüşmenin arkasında ‘Bir yol bulup iktidar baskısından kurutulabilir miyiz’ motivasyonu var” yorumunu yaptı.
Ancak görünen o ki; yapılan tüm hamleler istenen sonucu üretmiyor ve kendilerini de tartışmalı hale getiriyor.
CHP zorlu bir süreç yaşıyor ve sinirler gergin. Mutlak butlan dahil her türlü senaryo tartışılıyor olasılıklar değerlendiriliyor. Önümüzdeki süreçte şimdi sessiz yapılan bu tartışmaların kamuoyuna yansımalarını görebiliriz.
...Galatasaray, şampiyonluk yolunda zorlu fikstürde rakiplerini teker teker geçmeyi başarıyor. Alanyaspor, Beşiktaş ve Başakşehir’i mağlup eden, Şampiyonlar Ligi’nde de Liverpool’u dize getiren sarı-kırmızılı takımın bileği bükülmedi. Mücadelelere yüksek motivasyonla çıkan Galatasaray, ligin iddialı ekiplerinden Başakşehir’e de puan vermedi.
Özellikle ilk 45 dakikada Nuri Şahin, takım savunmasını önde kurdu. Bu nedenle Galatasaray pozisyon bulmakta zorlandı. İkinci yarıda ise Galatasaray fişi çekti. Sallai’nin ayağına basan Ebosele ikinci sarı karttan kırmızı gördü. Lang, duran toptaki ustalığını konuşturdu ve Singo’yu golle buluşturdu. Hollandalı futbolcu, Sane’nin olmadığı haftalarda da takımına katkı sunmaya devam ediyor.
Sakatlıktan dönen Yunus Akgün ise mücadeleyi iki asistle tamamladı. 10 numara pozisyonundan ziyade kendi bölgesinde oynayabilse Yunus performansını daha da artırabilir. Fakat onun bölgesinde de yıldızlar arasında ciddi bir forma rekabeti var.
Osimhen dün gece yine golünü buldu. Yorgun olduğu aşikârdı. Ancak öyle bir an yaşandı ki, gol olsa sezonun hatta Süper Lig tarihinin en iyi gollerinden biri olabilirdi: direğe patlayan yarım vole… Galatasaray’ın genç gözdesi Nhaga ise tabelaya katkı yaparak sevincini takım arkadaşlarıyla paylaştı.
İlk yarıda sönük, ikinci yarıda ise alev alan bir Galatasaray, adım adım şampiyonluğa koşuyor. Bu durumdan rahatsız olanlar ise gönül verdikleri takımın kötü performansını görmezden gelip açık aramaya ve başka takımlardan medet ummaya devam ediyor.
Galatasaray durdurulamıyor. Tarihinin en iyi kadrolarından birine sahip olan sarı-kırmızılı ekip, hem ligde hem Avrupa’da engelleri bir bir aşıyor. Başakşehir karşısında alınan kritik galibiyetin ardından Galatasaray, Fenerbahçe ile Trabzonspor’u ikincilik yarışının içine itti. İki takımın puanı eşitlenirken Galatasaray, Fenerbahçe’ye 7 puan fark atmış durumda.
...İnternetin o ilk, duru zamanlarını çoğunuz hatırlar. Yani arama çubuğuna gelir, bir soru sorardık ve önümüze serilen o uçsuz bucaksız kütüphanede adeta bir keşif yolculuğuna çıkardık. Bulduğumuz o site de bir yazının derinliğine iner, bazen bir muhabirin heyecanına, bazen usta bir gazetecinin tecrübesiyle küçük dilimizi yutardık. O zamanlar arama yapmak demek herhangi bir sonuca ulaşmak için değil de daha çok insanın kendi merakıyla çıktığı yolculuğun ta kendisiydi…
Şimdi bu kadim alışkanlık gizlice, sessizce hatta bir el çabukluğuna kurban ediliyor dostlar. Nasıl mı? İşte, "Overview" adı verilen bu yeni sistemle yapılıyor! Bu sistemle birlikte, artık kullanıcıların sayfalardan sayfalara geçmesine pek gerek kalmıyor! Zira bu sistem, kapının ardındaki odanın içinden kendine göre seçtiği birkaç bilgiyi vitrine koyup "ben senin için bunu uygun gördüm” ya da “görebileceğin şeyin hepsi bu" diyor. Cevap, bir özet tabelası gibi ekranın en tepesine asılıyor. İlk bakışta “e daha iyi değil mi?”, “büyük bir hız ve kolaylık” diye düşünebilirsiniz ama bu süratin bedelinin, verilen o bilginin haysiyeti olduğunu düşünmezsiniz. Yani size rehberlik etmekle, yolun tamamını kullanıcının yerine yürümek arasında hayati bir fark vardır. Bugün arama motorları artık bize yol göstermekle yetinmiyor; bizim harcımızla, bizim emeğimizle kendi binalarını inşa ediyorlar. Google bilgiye ulaşmada aracı olmaktan çıkıp, cevabın asıl sahibi gibi kendisiymiş gibi tavır takınıyor.
Peki bu hak mı? Adalet mi?
Elbette değil. Ne hak, ne hukuk ne de adalet… Ancak karşımızdaki platform tekel! Ve biz Dijital Varlıklar olarak, bu yeni düzende sadece veri sağlayan kurumlar olarak bulunmak istemiyoruz. Bir haberin, bir makalenin arkasında; sahaya inen muhabirin yuttuğu tozu, editörün kılı kırk yararak yazdığı metni ve kurumun o bilgiyi doğrulamak için harcadığı zamanı ve çabayı görmezden gelinmesini içimize sindiremiyoruz. Eğer bir yazılım, o binbir zahmetle pişmiş yemeğin sadece tadımlık bir kısmını alıp kendi tabağında sunuyorsa; orada mutfağın asıl sahibi olanları kim bilecek, kim görecek? Kullanıcı için pratik görünen bu süreç, yayıncılık için bilginin kaynağından koparılıp anonim bir söze dönüştürülmesi demektir ki bu haksızlığın daniskasıdır.
Bakın, elimizin altındaki tüm makineler bizim verdiğimiz bilgiyi biriktirir, ancak o bilginin neye tekabül ettiğini de ancak o çileyi çeken insan anlatabilir. Bugün coğrafyamızın enerji yolları için verilen o büyük mücadele neyse, dijital evrende bilginin akış yolları için verilen mücadele de bizim için o dur. Bizler gökyüzünü bekleyen yerli ve milli irademizle sahada nasıl varsak, dijital dünyada da kendi mülkiyetimizi ve kalemimizi korumaktan geri durmayacağız.
Biz bu yeni düzende sadece birer içerik ambarı olmayacağız. Bilgiyi yorumlayan, ona can suyu veren ve güven inşa eden genç kalemlerimizle, o ruhsuz sistemlerin sığlığını her defasında aşmayı başaracak sabır, bilgi ve tecrübeye sahibiz hamdolsun. Onlar sıradan her bilgiyi her yerden bulabilirler. Hatta bunu hızla çoğalta da bilirler ama o bilginin ardındaki hikâyeyi, sorumluluğu ve vicdanı bizden başka kimse bilemez.
İnanıyorum ki internetin o bitmek bilmeyen yorucu karmaşasında, insanların hâlâ güvenebilecekleri samimi bir limana ihtiyacı var. Ve aradıkları şey, karşılarında kendilerini anlayan, nefes alan bir ses bulabilmektir. O ses, hiçbir zaman bir kod dizininden ibaret olmayacaktır.
Yarınlarda, bilginin sadece özetini değil, hakikatini kucakladığımız günlerde buluşmak dileğiyle...
Sağlıcakla kalın.
...Futbolda sürekli kavgaları, çekişmeleri izlerken, açılan pankart ile birleştirici gücü de hissettik. Demek ki futbolda sadece haftanın en çok konuşulan anı bir gol, bir kırmızı kart olmaz. Bazen de tribünden açılan bir pankart, tüm oyuncuları bir araya getirebilir. Son günlerde konuşulan, Victor Osimhen’in annesi için açılan pankart da tam olarak bunu sağladı.
Rakip futbolcuların kavgaları, diyalogları derken, futbol sadece ezeli rekabetin olduğu bir spor dalı olarak görüldü. Farklı tribünler, farklı renkler ve farklı tezahüratların olduğu karşılaşmaların aslında sadece bir oyun olduğu çoğu zaman unutulur.
Victor Osimhen’in annesine yönelik tribünde açılan o pankart, hem taraftara hem de futbol dünyasındaki insanlara bu gerçeği hatırlattı. Yapılan küçük jest farklı takımlardaki insanları da duygulandırdı. Rakipliklerin, puan hesaplarının, sosyal medyadaki tartışmaların ötesinde; bir futbolcunun hayatındaki en önemli figürlerden birine gösterilen saygı, futbolun insani yönünü yeniden insanlara gösterdi.
Bugün modern futbol çoğu zaman istatistiklerle, transfer bedelleriyle ve şampiyonluk yarışlarıyla konuşulurken yapılan fedakarlıklar, sağlığın, sakatlıkların, ailelerin önemini bir kez daha hatırlatıldı. Mert Müldür'ün nişanlısına edilen küfür, futbolun bir spor dalı unutanları gösterse de Victor Osimhen'e yapılan jest ise birlik beraberliği tekrar hatırlattı.
Açılan pankartın bu kadar konuşulmasının sebebi de aslında futbolun sadece skor tabelasından ibaret olmadığını hatırlattı. Tribünde binlerce kişinin aynı anda bir oyuncunun kişisel hikâyesine saygı duydu, acısına ortak oldu.
Belki de futbola biraz daha oyun olarak bakmaya ihtiyacımız var. Kazananın ve kaybedenin olduğu ama sonunda herkesin aynı sahnenin parçası olduğu bir oyun. Çünkü sahadaki kimse kimsenin düşmanı değil.
Victor Osimhen futbolun yalnızca rekabetten ibaret olmadığını, aynı zamanda empati, saygı ve insanlık barındırdığını gösterdi.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İBB duruşmalarının başlamasının ardından çok dikkat çeken bir adım attı ve TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’ı makamında ziyaret etti...Görüşmenin tüm detaylarına ulaştık. Özel görüşmede normalleşme sürecini hatırlatarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ‘düşmanlık’ beslemediğini vurgulayarak ‘kavgasız siyaset yapmak istiyorum’ dedi. Özel’in bu sözleri yeniden normalleşme hamlesi olarak yorumlandı. Bülent Arınç da görüşmede Özel’e “Önce partini barıştır. Hakim ve savcıları hedef gösterme” tavsiyelerinde bulundu.
Bülent Arınç’ın TBMM’deki makamında baş başa gerçekleşen görüşme bir saat 15 dakika sürdü. Arınç’ın daha önce, “Siyaseti beni ilgilendirmez kötü gün dostudur” diye övdüğü Özel ile ne konuştuğu tabi ki merak uyandırdı.
Özel ile görüşmesinin hemen ardından Arınç ile görüşme fırsatı yakaladım ve çok samimi değerlendirmelerde bulundu.
Görüşmeye ilişkin sorularıma dikkatle yanıt verdi çünkü yeni bir siyasi polemik başlatmak istemediği belliydi. Ancak yine de görüşmenin içeriği hayli dikkat çekici. Hem Özel’in söyledikleri açısından hem de yılların siyasetçisi bir isim olan Arınç’ın tavsiyeleri bakımından...

İşte görüşmenin notları....
İMAMOĞLU’NA GİTMEM:
Arınç görüşmede daha önce ‘tutuksuz yargılansın’ dediği İmamoğlu için bu görüşünü tekrarladı ancak bu kez daha temkinliydi ve şunları söyledi:
“Cezaevindeki bazı isimlere gittim hasta olanları ziyaret ettim. Murat Çalık gibi Gaziosmanpaşa Belediye Başkanına da gitmek istiyorum ama Ekrem İmamoğlu'na gitmem. Onun yanında durmam doğru olmaz dedim. ‘Haklısın’ dedi.
Yargılamalarla ilgili 3 temel ilkeyi hatırlattım.
1- Tutuklama cezaya dönüşmemeli. Bunun yanında adli kontrol tedbirleri uygulanabilir. Tutuklama istisnadır, mahkemeler bu konuya dikkat etmeli.
2- Yargılamalarda delilden suça gidilir. Bugün baktığımızda uygulamanın tersine döndüğünü görüyoruz. Önce şahıslar alınıyor sonra delil toplanıyor. Bu durumu yanlış bulurum.
3- AİHM kararları uygulanmalı.”
KRİTİK UYARI:
Tecrübeli siyasetçi Bülent Arınç’ın görüşmede Özel’in siyaset yapış tarzına da eleştirileri oldu...
Arınç, “CHP’nin kişileri hedef göstermesi doğru değil. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in hedef alınması, bakanların yemin törenindeki kepazelikler doğru değil. Kamu görevlilerini hedefe koymayın insanları hedef göstermeyin” uyarısında bulundu.
Silivri’de yargılaması devam eden İmamoğlu duruşmalarında yaşanan gerginlikler de görüşmede ana gündem maddelerinden birini oluşturdu. Arınç konuyla ilgili şu uyarıda bulunmuş:
”Mahkeme süreçlerini şova dönüştürmeyin. Sükuneti muhafaza edin. Hakime karşı ismen suçlamalarda bulunmayın.”
NORMALLEŞME MESAJI:
Özel, görüşmede daha önce başlattığı ancak başarısızlıkla sonuçlanan ve geçtiğimiz günlerde de normalleşmeye geri mi dönülüyor diye yorumlanan mesajının üçüncüsünü bu görüşmede verdi.
Özel’in yeniden ‘normalleşmeye’ işaret eden sözleri aynen şöyle:
“Tayyip beyi ziyaret ettim. 1 Ekim’deki Meclis açılışında CHP grubunu ayağa kaldırdım. Niye ayağa kalkıyoruz diye itirazlar oldu. Parti beni linç etti. Bununla kalmadım Tayyip beyin ziyaretinde parti genel merkezine Cumhurbaşkanlığı forsu çektirdim. Ben bunları yaptım normalleşelim dedim ama onlar ne yaptı? Esenyurt’tan başlayarak belediyelere operasyonlara giriştiler. Tüm bunlara rağmen ben hala Tayyip beye düşmanlık duymuyorum. Kavgasız siyaset yapmak istiyorum. Türkiye’de sıkıntı olmasın diye arzu ediyorum.”
Peki Özel’in ‘normalleşmeden’ kast ettiği şey ne? Bunun siyasi okuması bana göre şöyle;
İmamoğlu tutuksuz yargılansın, belediyelere operasyonlara son verilsin, yargılamalar olmasın, dokunulmazlıklar kalkmasın, CHP’ye mutlak butlan kararı verilmesin.
Tabi en çok merak edilen konulardan biri mutlak butlan konusunun görüşmede gündeme gelip gelmediği. Arınç’a sordum, “Mutlak butlan konusu hiçbir şekilde konuşulmadı” dedi.
PARTİNİ BARIŞTIR:
Arınç, Özel’e parti içi çekişmelere son vermesi, barıştırması gerektiği yönünde de tavsiyelerde bulunduğunu ifade etti. Özel’e “CHP yüzde 30’un bir altında bir üstünde görünüyor. Eski altılı masa dönemindeki arkadaşlarınız sizi terk etti. Şimdi belki biraz DEM Parti’den destek alabilirsiniz. Ama bu oy oranı size Cumhurbaşkanlığını kazandırmaz, Meclis çoğunluğunu da sağlayamazsınız. Ayrıca CHP kendi içinde kavgalı bir görüntü veriyor. Kendi kendinize kavga ediyorsunuz. Kavgalı eve kız vermezler. Kendi içinizde birlikteliği sağlamalısınız” dediğini ifade etti.
İmamoğlu yakın olduğu bilinen CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, görüşmenin başında yer aldı ancak görüşmeye katılmadı. Günaydın görüşme bitmeden son beş dakika ‘yanlış anlaşılma olmasın’ diye Arınç’ın önerisiyle makama tekrar davet edildi.
Görüşmeyle ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi bulunmuyor. Özel de görüşmede ‘şu konuyu iletin’ diye bir talepte bulunmamış. Ama Bülent Arınç bir programda konusu açılırsa görüşmeye dair bilgi verebilir.
Bu görüşme aslında gizli yapılmak isteniyordu çünkü Özel’in programında basına bildirilmedi. Hatta Meclis’te Arınç’ın makamına yakın kapıdan direk geçerek basını da atlatmak istediler. Özel, İBB duruşmalarına katılmaya ara vererek ekibiyle birlikte Ankara’ya geldi. Uçağı kaçıran Özel, kara yolu ile Ankara’ya geldi. Arınç da Özel’in yüksek bir performans gösterdiğini söyledi ama yorgun göründüğünü ifade etti.
...Uzaklardan seni düşlerim, Mardin.
İçine Kudüs düşmüş şehir...
Seni düşler, seni düşünürüm.
Bir Mescid-i Aksa yalnızlığında,
İçimde sen varsın, Mardin.
Ey Mardin…
Taşlarına secde değmiş şehir.
Gecesi dua, gündüzü hatıra kokan şehir.
Minareyle ezanı aynı göğe asmış şehir.
Rüzgârın bir tarih anlatır senin,
Tozun toprağın ebedin hatırasını taşır.
Sen Türkçe’sin, sen Arapça, sen Kürtçe, sen Süryanice…
Sen kelimelerden önce bir ses, dillerden önce bir kalpsin.
Gece gündüz “gel” dersin bana,
Ben her seferinde sana gelirim, Mardin.
Bir taşında peygamber izi,
Bir sokağında çocuk gülüşü,
Bir pencerende asırlık bir bekleyiş vardır.
Gölgen uzun düşer mescide,
Hatıran ağırdır dilime,
Misafir olursun hep gönlüme.
Sen bir zaman, bir dua, bir öğütsün insana.
Uzaklardan seni düşlerim, Mardin.
Karadeniz’in yakamoz bakışlı kıyılarında,
Gecenin maviye vurduğu saatlerde...
Dalga dalga ışık vururken iskele taşlarına,
İçimde sen yanarsın;
Bir kandil gibi, bir harita gibi, bir yön gibi…
Deniz tuzu karışır avuçlarıma,
Hasretin prangadır aklıma.
Sen her daim ayla göğünde parla,
Sen karanlıkları aydınlatansın,
Çünkü sen ışığını içeriden yakarsın.
İçine Kudüs düşmüş şehir…
Sırtında dünya, kalbinde ahiret taşıyan şehir.
Bir yanı sürgün, bir yanı sabır,
Bir yanı yara, bir yanı merhem olan şehir.
Sana bakanlar taş görmez tekten,
İnsan hikâyesisin baştan sona, hepten.
Uzaklardan seni düşlerim, Mardin;
Biraz çocuk, biraz yolcu...
Uzun bir dua olur taşarım senin durağına.
Ey Mardin…
Seni düşlerim, seni söylerim.
İçine Kudüs düşmüş şehir.
Aşık Kerkük-ü Güngör Yavuzaslan
Henüz bir ilkokul öğrencisiyken İstiklâl Marşı’mızın 4. kıtasında geçen “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” mısraına kafayı takmıştım.
Bu mısradan önce gelense “Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar” sorusuydu. Şair, millete apaçık güvence veriyordu: "Sen öyle bir iman ve inanç sahibisin ki seni tehdit eden 'medeniyet' görünümlü düşman hiçbir şey yapamaz."
Elbette o yaşta bu detayın peşine düşememiştik ama Atatürk’ün 1933’te okuduğu Onuncu Yıl Nutku’nda geçen “Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” sözünün İstiklâl Marşı’mızda geçen “Tek dişi kalmış canavar” olarak nitelenen medeniyetle çeliştiğini ortaokul çağında fark etmek hayli şaşırtmıştı.
İstiklâl Marşı’mız sınıflardaki yazı tahtasının üzerinde, Atatürk’ün fotoğrafı ve Gençliğe Hitabe’nin yanında dururken bu “medeniyet” meselesini çok da kurcalamazdık.
Marşın şairi Mehmet Âkif 27 Aralık 1936’da hayatını kaybettiğinde cenazesine bir tane devlet yetkilisinin katılmadığını öğrendiğimdeyse o “medeniyet” çelişkisini daha iyi anlamıştım.

Aslında Gazi’nin bahsettiği “medeniyet” de emperyalizmin sevimli yüzü olan değildi. Çünkü o, ta 1 Aralık 1921’deki Meclis konuşmasında şöyle demişti:
“Efendiler! Biz bu hakkımızı saklı bulundurmak, bağımsızlığımızı güven altına almak için toplumumuzca, milletimizce bizi yok etmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe mücadeleyi uygun gören bir mesleği takip eden insanlarız.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri / Atatürk Araştırma Merkezi)

Bu sözlerde Milli Mücadele’yi destekleyen Sovyet Rusya’yla olan yakın ilişkilerin etkisi vardı muhakkak ve Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi Başkanı Mustafa Suphi ile 14 arkadaşının Karadeniz açıklarında öldürülmelerinin üzerinden henüz 11 ay geçmişti.
* * *
Âkif o gün genç Cumhuriyet’in yönetim kadrolarında yer alsaydı ve fikirleri kıymet görseydi bugünkü gündemimiz de siyasi tartışmalarımız da belki çok daha farklı olacaktı.

Âkif’in Ankara’daki Taceddin Dergâhı’nda yüreğinden çıkan dizelerle diğer ülkelerin marşlarındaki sözleri kıyasladığınızda Milli Mücadele’nin nasıl bir anlam taşıdığını çok daha iyi fark edersiniz.
Şair öyle yüce bir karaktere sahipti ki para ödülü konulduğu için ilk başta girmediği marş yarışmasına davetle katılmış, marşın kabul edilmesiyle de hak ettiği 500 lirayı Darü’l Mesai isimli bir yardım kurumuna bağışlamıştı.
“TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR” BOMBA YAĞDIRIYOR
İstiklâl Marşı’mızın 12 Mart 1921’de Meclis’te kabulünün 105. yıl dönümünde Türkiye’nin komşuları başta olmak üzere dünyadaki nice ülkeler istiklâlin kıymetini, emperyalizmin savaş uçaklarının yağdırdığı bombalarla ve yönetimlerinin âdeta sessiz kukla liderlere dönüştürülmesiyle çok daha yakından gördü.
Şairin “Tek dişi kalmış canavar” olarak nitelediği sözde “medeniyet” savaş uçaklarıyla ülkelere bomba yağdırırken bahanesini de her fırsatta yineliyor: Demokrasi ve özgürlük getirmek
Hasta yatağında “Acaba bir daha mı yazılsa“ denilen koca yürekli şairimizin “Allah bir daha bu millete İstiklâl Marşı yazdırmasın.” sözünü ve bir şiirini hatırlayarak ona da Milli Mücadele kahramanları başta olmak üzere tüm şehitlerimize de rahmet ve saygıyla:
Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da er, geç, silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?
...




