SON YAZILAR
12.02.2026
Tüm Yazıları

Dünya ekonomisi bazen fazla karizmatik bir dizi gibi sanki! Herkes “faiz ne olacak?” diye teoriler yazıyor, merkez bankaları renk vermiyor, borsalar bir gün uçuyor, ertesi gün “ben aslında uçmamıştım” diye geri geliyor. Ama bizde gerçek hayatın ekonometrik göstergesi daha net: Kadın Günleri :)

Çünkü Kadın Günleri, ekonominin duygu, gelenek, bütçe, risk algısı karışımını tek karede gösteren bir röntgen. Ve bu röntgende iki karakter asla eksik olmaz: dolar ve altın. Biri global rezerv para, diğeri yerli ve milli huzur deposu.
Ve ikisi de aynı anda tek bir şeyi temsil eder: Belirsizliğe karşı sigorta.

Şimdi gelelim kısır döngü meselesine. Ama önce kısırı düzgün tanımlayalım: Kısır, bu topraklarda yan ürün falan değil. Kısır; toplumsal rezervdir. Her evde bulunması gerekmeyen ama bulunduğu evde huzur veren, kriz anında devreye giren, “ben bunu yaparım” güveni sağlayan bir şey.

"Kısırın konumuzla ne ilgisi var? kelime esprisi yapacağım diye ekonomi karşılığı ne? dediğini duyar gibiyim. Ama otur iki dakika dinle, oku yada.
Kadın Günlerinde rezerv enstrüman kısırdır. Nasıl dolar dünyada herkes tuttuğu için tutuluyorsa, kısır da Kadınlar Günü’nde herkes yaptığı için yapılır. Network etkisi, ama limonla.
Kısır = Kadın Günlerinin rezerv parası
Kadın Günleri yaklaşınca toplum iki şey birden yapar: Sevgi gösterir, Risk yönetimi yapar.

Bu durumu çok da romantikleştirmeyeyim ama sevgi gösterisi kadar, sosyal diplomasi de var. Kadın Günleri, ilişkilerde “kredi notu güncellemesi” gibi çalışır. Kredi notun iyi mi? Çiçek mi, takı mı, yoksa “ben sana çok farklı bir şey aldım: düşüncemi” mi?

İşte kısır devreye giriyor. Çünkü kısır şudur
“Ben buradayım, unutmadım, emek verdim” mesajıdır.
Dolar gibi: “Ben varım, herkes kabul ediyor.”
Kısır gibi: “Ben varım, herkes yer.”

Doların “kısır döngüsü” tam olarak şu: Dolar yükseliyor diye insanlar dolara kaçıyor, dolara kaçıldığı için talep artıyor, talep arttığı için dolar daha da yükseliyor… Sonra biri çıkıp “Dolar neden yükseliyor?” diye soruyor.
Cevap: Çünkü siz dolara kaçtınız.
Bu, ekonomik versiyonuyla “kendi kendini doğrulayan kehanet.”Buna “tavuk-yumurta” deniyor; piyasalar buna “panik” diyor, bizim evdeki karşılığı ise “kısır bitti mi?”
Bitti.
Neden?
Çünkü herkes yedi.
Niye herkes yedi?
Çünkü kısır vardı.

Doların döngüsü de aynısı:
“Dolar var mı?”
Var.
“Niye var?”
Çünkü herkes tutuyor.
“Niye herkes tutuyor?”
Çünkü dolar var.

Bu yüzden doların rezerv para hegemonyası kolay terk edilmiyor. Rezerv para olmak “en iyi para” olmaktan çok, “en yaygın kabul” ve “en likit çıkış kapısı” olmaktır. Krizde herkes aynı kapıya yığılır. Kapı dolar.
Kadın Günlerinde de aynı şey: Herkes aynı güvenli limana yığılır. Kapı kısır.

Altın da bu tabloda “hediye” kılığında bir finans enstrümanı. Günde altın alan insanların bir kısmı gerçekten jest yapıyor, evet. Ama bir kısmı da şunu satın alıyor:
somut değer + uzun vadeli güven + yarın ne olur ne olmaz planı.
Malum bir de gram altın çıktı. Öyle hafife almayın, gram altın, bizde duygu barometresidir. Gram yükselince “aşk” azalmıyor; bütçe daralıyor.
Takı küçülüyor ama niyet değişmiyor “Ben geldim, buradayım.”
Kısır da aynı: Bütçe daralınca menü minimalleşir; ama kısır asla masadan kalkmaz. Çünkü kısır “olmazsa olmaz”dır. Tıpkı dolar gibi.

Dünya ekonomisinin nabzını nereden tutarsın? PMI, CPI, CDS falan değil mi? ama bizim gerçek zamanlı göstergelerimiz var: şu soru hiç sekmez :)
“Gram kaç oldu?”
Döviz bürosunun trafiği, marketten bulgur ve nar ekşisi stoklama davranışı, “Ben takı sevmiyorum” cümlesinin kaç kez kurulduğu (sevenler daha çok söylüyor)
Bu göstergeler şunu anlatır: İnsanlar geleceğe güveniyorsa harcama daha rahat olur, hediye daha premiuma kayar. Güven azalırsa herkes rezerve döner: dolar, altın, kısır.
Evet, kısır da rezerv. Hem de en hızlı likidite: 10 dakikada servise hazır. (Merkez bankaları bunu okuyunca kıskançlıktan faiz indirir.)

Kadın Günleri tehlikede mi?

Doların kısır döngüsü ekonomiyi yorar; ama kısırın döngüsü toplumu bir arada tutar.
Dolar yükselince stres artar. Kısır gelince stres düşer.
Biri “risk”, diğeri “riskin üstüne limon sıkmak.”

O yüzden dünya ekonomisinin nabzını tutmak istiyorsan, Bloomberg terminaline değil; Kadın Günü haftasına bak.
Altın kuyruğu uzuyorsa, döviz trafiği artıyorsa, kısır masanın baş köşesine kurulmuşsa… şunu bil: Kadın günleri tehlikede olabilir. Çünkü herkes rezerv enstrümanlara dönmüş demektir.

Ve rezerv davranışı bir şeyi söyler:
Gelecek sisliyse, insanlar güvenli limana koşar.

Doların kısır döngüsü de zaten burada başlar. Kısır ise orada biter: Herkes yedi, herkes sakin.
Dünya ekonomisi böyle bir mekanizmayı keşfederse, IMF raporlarına “Bulgur Tabanlı İstikrar Modeli” diye bir bölüm eklenirse hiç şaşırmam.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
12.02.2026
Tüm Yazıları

Milliyetçilik ve Kırılgan Dünyada Liderlik Anlayışı

Yol yürümek, siyasette hızdan çok duruş meselesidir.

“Durma, yürü” diye seslenilen liderler çoktur; asıl mesele, o yürüyüşün ardında yürüyenlerin kim olduğu, neye inandığı ve hangi yarını omuzladığıdır. Türkiye gibi hafızası derin, yarası da umudu da kalabalık bir ülkede liderlik, kalabalık seslerin üstüne çıkmaktan ziyade gürültüyü yatıştıracak bir istikameti sabırla işaret edebilmektir.

Milliyetçi Hareket Partisi, tam 57 yıldır, bir siyasi parti olmanın ötesinde; Türkiye’nin varlık kaygılarını, devlet refleksini ve tarihsel hafızasını siyasal dile tercüme eden bir düşünce hattıdır. MHP’nin taşıdığı milliyetçilik, dar bir kimlik siyaseti olarak okunamaz; MHP milliyetçiliğini, devlet fikrini, ülke bütünlüğünü ve toplumsal sürekliliği birlikte korumayı amaçlayan bir çerçeve olarak okumak gerekir. Türkiye gibi jeopolitiği sert, tarihsel kırılmaları yoğun bir ülkede milliyetçilik çoğu zaman ideolojik bir sloganın ötesine geçerek hayatta kalma aklı olarak tezahür eder.

Bu çizginin teorik omurgası, Alparslan Türkeş’in “millet-devlet sürekliliği” fikrinde şekillenen düşünce mirasına dayanır. Türkeş’in milliyetçiliği, romantik bir hamaset değil; disiplinli bir devlet aklı, kurumsal süreklilik ve toplumsal seferberlik fikridir. Bu miras, MHP’nin siyasal reflekslerinde zaman zaman sert, zaman zaman temkinli ama çoğu zaman devleti merkeze alan bir süreklilik bilinci olarak görünür. Partinin 57 yıllık yürüyüşü, bu omurgayı farklı dönemlerin rüzgârı içinde koruma çabasıdır.

Bugün dünya, milliyetçilik kavramını yeniden keşfediyor. Küreselleşmenin sınırsızlık vaadi; pandemiyle, savaşlarla, tedarik zinciri kırılmalarıyla ve güvenlik krizleriyle ağır biçimde sarsıldı. Ulus-devletlerin “gereksizleştiği” iddiası, yerini “ulusal kapasite olmadan küresel dayanıklılık olmaz” gerçeğine bıraktı.

ABD’de “önce ülke” söylemi, Avrupa’da yükselen sağ-popülist akımlar, Rusya ve Çin’in sert devlet merkezli stratejileri; hepsi, kırılganlaşan dünyada toplumların yeniden kendi kimliğine, sınırına ve güvenliğine yaslanma ihtiyacı duyduğunu gösteriyor. Bu tablo, milliyetçiliğin, yalnızca Türkiye’ye özgü bir refleks olmadığını; küresel ölçekte savunma dili hâline geldiğini anlatıyor.

Türkiye açısından milliyetçilik, tarih boyunca iki eksende şekillendi:

Biri kurucu akıl olarak milletin ve devletin birlikte varlığını savunan damar;

diğeri dış tehditler ve iç çözülmeler karşısında toplumu ayakta tutan koruyucu refleks.

MHP’nin stratejik değeri, bu iki hattı siyasal zeminde diri tutma iddiasında yatar. MHP, milliyetçiliği, kimlik vurgusu, beka, güvenlik, kurumların sürekliliği ve devlet kapasitesi üzerinden okuyan bir çizgi üretmiştir.

Devlet Bahçeli’nin siyaset sahnesindeki varlığı, bu milliyetçilik anlayışının liderlik biçimine dönüşmüş hâlidir: İstikrar ve yön duygusu etrafında örülmüş bir duruş… Kimi zaman sert, kimi zaman suskun; fakat çoğu zaman aynı hattı muhafaza eden bir çizgi. Bu tutarlılık, destekleyenler için güven üretirken; eleştirenler için tartışılması gereken bir siyasal tavır doğurur. Ancak tartışmanın merkezine kişisel sempatizanlıktan ziyade ortaya çıkan stratejik sonuçları koymak gerekir.

Türkiye’nin son yıllardaki kırılgan jeopolitiği, milliyetçiliğin pratik karşılığını daha görünür kıldı: Sınırlarımızın ötesindeki savaşlar, göç dalgaları, terör tehdidi, içeride artan ekonomik kaygılar ve toplumsal gerilimler… Böylesi bir iklimde milliyetçilik, “biz” duygusunu kabartırken aynı zamanda devletin refleksini diri tutmak, kurumsal dağılmayı önlemek ve toplumsal çözülmeye set çekmek anlamına da gelir.

Bahçeli’nin ittifak siyasetindeki rolü, bu bağlamda milliyetçiliğin pratikte aldığı bir biçimdir: Devleti merkeze alan, güvenlik söylemini önceleyen, kırılganlık karşısında sertleşmeyi meşru gören bir denge siyaseti. Bu çizgi, bir kesim için “istikrarın teminatı”; bir kesim için “siyasetin daralması”dır. Hakikat ise, ülkenin somut güvenlik ihtiyaçlarıyla kurumların sürdürülebilirliği arasında kurulan denge arayışında saklıdır.

MHP’nin 57 yıllık yürüyüşü, milliyetçiliğin yalnızca sloganla ayakta kalamayacağını da gösterir. Milliyetçilik, milletin onurunu korumak kadar; milletin refahını, adaletini ve yarınını da korumayı gerektirir. Kurumla, hukukla ve toplumsal vicdanla beslenmeyen milliyetçilik, içeride yaraya dönüşür. Bu yüzden MHP’nin Türkiye açısından misyonu, milliyetçiliği devlet aklıyla kurumsallaştırma iddiasında anlam kazanır.

Bir liderin arkasında yürüyen “evlatlar”, siyasetin yetiştirdiği genç zihinlerdir. Bugünün gençleri, dünyayı güvensiz, parçalı ve öngörülemez görüyor. Bu kırılganlık duygusu, onları ya köksüz bir küresel savrulmaya ya da aşırı kimlikçi sertleşmelere itiyor. Milliyetçilik, bu iki uç arasında kimlik ile evrensellik arasında denge kurabildiği ölçüde toplumu bir arada tutar. Gençlere “yürü” demekten önce, yürünen yolun adaletini ve nedenini gösterebilmek gerekir.

Türkiye’nin ihtiyacı, kişilere duyulan tutkuyu ilkelere duyulan sadakatle dengeleyen bir siyasal dildir. Liderler gelip geçer; milliyetçilik kalıcı bir fikirdir. Ancak o fikir, hukukla, kurumla ve vicdanla beslendiğinde koruyucu bir çerçeveye dönüşür; aksi hâlde sert bir kabuğa hapsolur. MHP’nin çizgisi, milliyetçiliği kişisel yüceltiden çok devletin sürekliliği ve toplumsal dayanıklılık üzerinden okuduğunda anlam kazanır.

Bugün dünya, kırılganlık çağından geçiyor. Bu çağda milliyetçilik, saldırgan bir üstünlük dili gibi okunmamalıdır; şu anda olan şey, Milliyetçiliğin koruyucu bir çerçeve olarak yeniden tanımlanıyor olmasıdır. Liderliğin değeri, kriz anlarında tek bir tonu dayatmaktan çok; farklı tonları aynı melodide buluşturabilmektir.

Siyasette sevgi mümkündür; fakat asıl ihtiyaç, serinkanlı bir bağlılıktır: İlkeye, akla ve memleketin yararına bağlılık…

Bir lideri alkışlamak kolaydır; milliyetçiliğin ülkeye ne kazandırdığını sorgulamak ise gerçek yurttaşlık refleksidir.

Yürümek, ancak yön belliyse anlamlıdır.

Ve MHP’nin 57. yılında soru şudur:

Milliyetçilik, sloganın değil; sorumluluğun dili olabildi mi?

Elbette evet .

Bugün geriye dönüp bakıldığında;

yön belli, yurt belli, lider belli.

Asıl mesele, bu yürüyüşün yarınlardan hangi yükü aldığıdır. Yani yolumuzdaki dikenler doğru bir Milliyetçilik anlayışı, istikrarlı liderlik anlayışı ile bir bir temizlendi.

Yürü Devlet’im; evlatların arkanda…

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
12.02.2026
Tüm Yazıları

Ülkemizin gündemi insanın akıl ve ruh sağlığını bozmasının yanında neredeyse ince hastalıklara da davetiye çıkaracak türden konu ve olaylarla hız kesmeden şekilleniyor. Bize de bu çılgın kalabalığın eylemlerine şahit olmak yükünü sırtlamak düşüyor ama bu iş hiç de öyle kolay değil.

TÜVTÜRK Ankara İvedik Araç Muayene İstasyonu’nda polis memuru Melih Okan Keskin’in, stop lambasının yanmadığı gerekçesiyle aracının muayeneden geçmemesi üzerine başlayan tartışmada kurumdaki 20-30 kişilik çalışan grubunun saldırısına uğraması ve hastanede hayatını kaybetmesi bir ülke için nasıl normal bir haber olabilir mesela?

Her akşam gerekli gereksiz tüm politik gelişmeleri “Aldığım kulis bilgilerine göre…” diye aktararak büyük bir iş yaptığını sanan kerli ferli amcalar, teyzeler nedense bu konuyu tartışmadı bile.

2 tutuklamanın olduğu olayla ilgili İçişleri, Adalet ile Sanayi ve Ticaret bakanlıkları başmüfettiş görevlendirildiğini bildirdi. Sonra bu bildirimi yapanlardan 2 bakanımız görevi yeni isimlere devretti.

* * *

1’i Türk 3’ü yabancı 4 şirketin ortak yönettiği TÜVTÜRK’le ilgili araç sahibi vatandaşların yıllardan beri şikâyetleri var. Bunun ne boyutta olduğunu şikâyet yorumlarına bakarak bile anlayabiliyorsunuz.

Bunlar arasında cam filmi olmayan arabaya filmden kusur yazıldığı, 3 yaşındaki temiz bir arabanın muayeneden geçemediği gibi örnekler var. Üstelik muayeneden çıkan aracınızın fotoğraf ya da videosunu çekmeye çalıştığınızda istasyonlardaki görevlilerin yüksek tondan ağızlarından çıkardıkları "Çekemezsiniz" uyarısıyla karşılaşmanız da cabası.

Aracını muayeneye getiren vatandaşların yaka silktiği bu kurumla ilgili mesele sadece bir Ankara istasyonundan ibaret değil. Bugün orada 20-30 kişilik bir grupla polisi öldürebilen bir eşkıyalık yarın daha da ileri seviyelere çıkabilecektir.

Milyonlarca aracın trafikte olduğu bir kurum neden kamu yönetiminde değil de güven vermeyen ve hizmetiyle kendisinden nefret ettiren şirketlerdedir anlamak mümkün değil.

Bir eşkıyalık ve bir ölüm daha yaşanmadan kurumun baştan sona işleyişinin değişmesi, hatta kamulaştırılmasının bile düşünülmesi çok zor olmasa gerek.

SATILIK OLMAYAN ADAM

Onu ilk kez bir ana haber bülteninde görmüş, yazdığı “Yılgın Türkler” kitabını da bu vesileyle okumuştum. Sonra Zeytinburnu Kültür Sanat’taki söyleşilerine katılarak zihnindeki harika detay bilgileri esprili ve güzel anlatımıyla karşısındakilere anlattığına yakından şahit olmuştum.

Nelerden bahsetmiyordu ki? Nietzsche’den, Gogol’dan, Orhan Gencebay’ın “Cevap Ver” albümüyle çizgisini değiştirdiğinden, Neşet Ertaş’ın yokluğunda Aleyna Tilki’ye maruz kalışımızdan, bir kişinin sosyal medyada gün boyu 10 tane fotoğraf paylaşmasının zavallılığından, dalağımızın nerede olduğunu bilemeyişimize karşı “Bilmiyorum” yerine cevap verme gayretimizden, güzel ve etkili konuşmaya inat güzel ve etkili susma sanatından…

Kitaplarının adında da popüler kültüre muzipçe bir eleştiri seziliyordu: Öğlen Namazına Nasıl Kalkılır, İçinizdeki Öküze Oha Deyin, Cinnetim Cennetimdir…

“Felsefeden Acil Çıkış” kitabını gören, bir de içini karıştırdığında gülme krizine tutulabilirdi. Çünkü kitap “Felsefeden Acil Çıkış Kitabına Mütevazı Bir Giriş” ile “Felsefeden Çıkmadan Önceki Son Çıkış” diye 2 bölümden oluşuyor ve sayfalarda hiçbir şey yazmıyordu.

Ön sözde ise şöyle diyordu: “Şimdi sizi 15 bin kitap okuyarak ulaştığım zirve kitabımla baş başa bırakıyorum. Gidersem benden sonra bu boşluğu kim dolduracak? İşte onu çok merak ediyorum doğrusu.”

* * *

Bülent Akyürek’in vefatını bir Ankara yolculuğunda öğrendim. Üstelik 14 yıl aranın ardından çıkan “Satılık Adam” romanını okuduğum sıra yazarını kaybetmenin dramı düşmüştü bize. İşte hayat buydu! Uzun süredir mücadele ettiği kanser, okurlarına “Felsefeden Acil Çıkış” kitabındakinden daha büyük bir boşluk bırakmıştı.

Son kitabı “Satılık Adam”da da Dert Babası isimli bir karakter, ünlü bir yazarken her şeyden kaçarak kedi ve köpekleriyle yaşayan Deli Behiye’nin olduğu mahallede köfte ekmek satmaya çalışıyordu. Üstelik sattığı ürünlerin parasına elini sürmek istemediği için müşterilerin kutuya atmalarını ve para üstlerini de kendi almalarını istiyordu.

Dert Babası’nın ününden sıyrılması, komşularının, ölen bir üniversiteli kız için annesine teselli verecek söz bulmasını ondan istemesiyle olmuştu ve Dert Babası olarak bilinen ünlü yazar ne “Allah rahmet eylesin” diyebiliyor ne de cennetten, ahiretten bahsedebiliyordu, çünkü inançsızdı. İşte o zamana kadar okuduğu kitaplardan utanmış, içinde boğulduğu hayattan kendisini sokaklara atarak kurtulmuştu.

Bülent Akyürek’in kendi hayatında da benzer bir durum vardı ve bu olayı aslında kendisi yaşamıştı. Ateistken Allah inancıyla tanışmış, hatta “Edison Müslüman değil ama o da cennete girmeli.” diyenlere “Ampulü icat ederek Müslümanların gece vakti fitne fücur işlerle uğraşmasına neden olan bir adam nasıl cennetlik olur?” sorusunu sormuştu.

Kişisel gelişimcilerin bol keseden vaatlerine kızmış, “Söylediklerinin hepsi Kur’an’ın tersine.” sözüyle manifestosunu “İçinizdeki Öküze Oha Deyin”le ilan etmişti ve o aslında kitabının adındaki gibi asla satılık bir adam olmamıştı.

Bugüne kadar Akyürek’in eserlerine ve anlattıklarına yolunuz düşmediyse onunla ilgili ne buluyorsanız temin edin. Yazıları, kitapları, söyleşi videoları. En azından “büyük yazar” hegemonyasında fabrikasyon bir üretime dönüşen ve yıldan yıla gittikçe sığlaşan yazın hayatımızda gerçek edebiyatın farkına varır, belki kendinzile ilgili de hayırlı bir çıkış yolu bulursunuz.

2 İMAMLI NAMAZ

Kardan beyaza bürünmüş kente vardığımda dünyaya bir mola vermek isteğiyle ikindi vakti yolumun üstündeki camiye giriyorum.

Kışı soğuk geçen her memleket camisinde olduğu gibi Kastamonu’da da cemaatin azlığı ve ısınmanın daha kolay olması sebebiyle küçük bir bölümde ibadet ediliyordu. Bunun için de caminin alt katı uygun görülmüştü.

Kapıdan girerken orta boylu bir amca da bir şeyler söyleyerek yukarı çıkıyor fakat dediklerini anlayamıyordum. Ezan okunup namaza geçileceği sıra, o gördüğüm amca da imamın yanında namaza durmuştu. Farzda da imamla beraber sanki cemaate namaz kıldırmaya çalışıyordu.

Namaz bittiğinde, ilk kez girdiğim bu caminin imamına amcanın hikâyesini sordum. Burası memleketim olmasına rağmen yıllardır İstanbul’da yaşamak, bu kentle ilgili belki de herkesin bildiği bir kişiyi tanımaktan alıkoymuştu beni.

* * *

Geçtiğimiz cuma günü acı bir haber geldi. Kastamonu merkezde yaşlı bir adama kargo kamyonu çarpmış, hastanede hayatını kaybetmişti. Bu kişi, 1 ay önce camide görüp hikayesini imama sorduğum amcaydı.

Cami imamı bana şunları söylemişti: “Pır Seyin ismiyle bilinen bu adam, özellikle tarihi camileri gezerek namaz kılar. Hatta şöyle de bir şey anlatılır, bir gün zamanın valisinden çorba ısmarlamasını ister ama vali tersler, gece valinin rüyasına girerek onu kavak ağacının üstüne çıkarır. Vali, o gün Pır Seyin’i gördüğünde rüyanın etkisiyle çorba ısmarlamak ister ama duyduklarına şaşırır. Seyin amca ona ‘Kavak ağacının üstü çok mu esiyordu?’ der.”

“Deli görünümlü veli” olarak bilinen Hüseyin Ekici’nin Kastamonu Nasrullah Meydanı’ndaki cenazesindeki kalabalık, kentte ne kadar sevildiğinin göstergesiydi.

Ancak benim 1 ay önce namaz çıkışı hakkında bilgi almaya çalıştığım Pır Seyin amcayla ilgili cemaatten birisi de şunları söylemişti: “Bir zaman onun hâline aldırmayıp dövenler olmuş. Çok üzülmüştüm. Yapanları görüp bulsaydım…”

Anadolu’da hiç kimseye zararı olmayan deli görünümlü velilerin de çoğu işte böyle böyle yitiyor. “O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler.” diyor ya yazar, aynen öyle. Şimdi artık ne deli ne veli olan ne de bunları fark edip değerini bilen, sadece bu çağın insanlıktan çıkmış insanları var, bir de her şeye rağmen bu rezil görüntüye direnenleri. Direncimiz mübarek olsun.

Yahya Kemal’den:

Sevdiklerim göçüp gidiyorlar birer birer

Ay geçmiyor ki almayayım gamlı bir haber.

Kalbim zaman zaman bu haberlerle burkulu;

Zihnim düşünceden dağınık, gözlerim dolu.

Kaybetti asrımızda ölüm eski hüznünü,

Lakayd olan mühimsemiyor gamlı bir günü.

(..)

İlmin derin görüşleri, aklın hükümleri

Doldurmuyor boşalmış olan hisli bir yeri.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
11.02.2026
Tüm Yazıları

Kış aylarında yakamızı bırakmayan grip, her yıl aynı mevsimlerde yatak döşek hasta ediyor.

Influenza A, influenza B, mutasyona uğrayan virüsler, düşen bağışıklık…

Aşılar var ama etkisi ve korunma süresi sınırlı.

İşte tam bu noktada bilim dünyasında ezber bozan bir gelişme yaşandı.

Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu araştırmacıları, CR9114 adı verilen ve burun yoluyla uygulanan anti-grip antikoru geliştirdi.

Tek bir burun spreyiyle, virüs daha vücuda girmeden etkisiz hale getirmek…

Araştırmaya göre, burundan uygulanan bu antikor sprey, virüsü ilk temas noktasında yakalıyor ve bağlanarak nötralize ediyor.

Yani virüs, daha yayılmadan durduruluyor.

Toplam 143 katılımcıyla yapılan iki ayrı klinik denemede, burun spreyi formundaki antikorun güvenli olduğu, ciddi bir yan etkiye yol açmadığı tespit edildi.

Makak maymunu üzerinde farklı dozlarla yapılan deneylerde de benzer koruyucu etki gözlemlendi.

Ancak kritik bir detay var.

Antikorlar, virüsün vücuda ilk girdiği burun bölgesinde yoğunlaşıyor ve bu durum yöntemi güçlü kılıyor.

Ancak bu etkinin kalıcı olmadığı görülüyor, çünkü antikorlar yaklaşık üç saat içinde burun yüzeyinden temizleniyor.

Bu nedenle sprey, uzun vadeli bir bağışıklık değil, kısa süreli ama etkili bir koruma sağlıyor.

Bilim insanları, spreyin günde iki kez uygulanması halinde hem influenza A hem de influenza B virüslerine karşı en güçlü korumanın elde edildiğini belirtiyor.

Çalışmayı değerlendiren uzmanlardan Dr. Isabelle Montgomerie, burun yoluyla uygulamanın en büyük avantajının, damar yoluyla yapılan klasik antikor tedavilerine kıyasla çok daha düşük dozlarla, virüsün giriş noktasında yüksek antikor seviyeleri oluşturması olduğunu vurguluyor.

Ancak Montgomerie’ye göre en büyük dezavantaj, antikorların burun yüzeyinde hızla temizlenmesi.

Eğer etki süresi uzatılır ve günlük kullanım kolaylaştırılabilirse, gripten daha kolay ve etkili bir yöntemle korunmuş oluruz.

Siz ne düşünüyorsunuz? Bu sprey yöntemi gripte aşı kadar etkili olur mu, yoksa salgın dönemlerinde kısa vadeli korunma kalkanı mı olur?

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
09.02.2026
Tüm Yazıları

Geçen gün Prof. Dr. Hasan Aydın’ın bir değerlendirmesinde, yoğurdun şeker hastalığına iyi geldiği ve özellikle Tip 2 diyabeti önlemeye yardımcı olduğu sözlerini duydum. Bunu (FDA) Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlaç Dairesi’nin çalışmalarına dayandırıyordu.

Açıkçası ben de bir süredir bu yönde bazı duyumlar alıyordum; ancak bunu saygın bir bilim insanının ağzından duymak çok iyi oldu. Çünkü ben de Tip 2 diyabetle yaşayan milyonlarca insandan biriyim.

Yoğurdun Sessiz Hikâyesi

Evde yapılan, emekle mayalanan o sade yoğurdun sağlığımıza fayda sağlayabileceği düşüncesi beni çok ilgilendiriyor. Çünkü çocukluğumun sofralarını hatırlatan, doğal ve mütevazı bir besinin, uluslararası bilimsel araştırmalara konu olması çok değerli.

Demek ki annelerimizin yıllardır sezgisel olarak bildiği bazı gerçekler, bugün laboratuvarlarda da karşılık buluyor.

Elbette hiçbir gıda tek başına mucize değil. Ama yine de yoğurdun, dengeli bir beslenme düzeninin bir parçası olarak diyabetle mücadelede küçük de olsa bir destek sunabileceğini bilmek ve bilimin bu yönde çalışmalar yapıyor olması, geleceğe dair umutları tazeliyor.

Belki de şifa bazen karmaşık formüllerde değil; soframızdaki sade bir kâsede, evimizin mutfağında mayalanan o beyaz huzurda gizli ne dersiniz?

Peki, bu beyaz lezzet gerçekten şeker hastalığını önlemede etkili olabilir mi?

Bu sorunun yanıtı bence henüz net değil. Beslenme bilimindeki büyük araştırmalarıyla tanınan FDA’nın bu konuda olumlu beyanları var. Fakat “yoğurt kesin diyabet önler” tezinden ziyade, “düzenli yoğurt tüketimi bu hastalığı önlemede faydalı olabilir” düşüncesi üzerinde duruluyor.

İnsülin, glikoz ve diyabet

Yanlış beslenme sonucu ve biraz da genetik olan “Şeker” ya da “Tip 2 Diyabet”, günümüzün en yaygın kronik rahatsızlıklarından biri. Neredeyse ülkemizdeki her 4-5 kişiden biri bununla mücadele ediyor.

Hastalık, vücudumuzun temel enerji kaynağı olan glikozun hücrelere girmesini sağlayan insülinin etkinliğinin azalmasıyla başlıyor. Kan dolaşımında biriken bu glikoz, kalp damar hastalıklarına, böbrek sorunlarına ve diğer komplikasyonlara zemin hazırlıyor.

Bu sürecin önlenmesinde, yaşam tarzı ve beslenme büyük rol oynuyor.

Yoğurt ve Tip 2 Diyabet ilişkisi

Yoğurt, sadece fermente edilmiş bir süt ürünü değil; içinde canlı kültürler, probiyotik bakteriler, protein, vitamin ve mineraller barındırır. Bu içerikler, bağışıklık sistemini desteklemekle kalmaz; aynı zamanda glikoz metabolizmasıyla ilgili ipuçları veriyor.

Birçok bilimsel çalışma, yoğurt tüketimi ile Tip 2 diyabet riski arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor.

ü 2014 yılında yayımlanan bir araştırma, haftada 4,5 porsiyon yoğurt tüketen kişilerde Tip 2 diyabet riskinin %28 oranında daha düşük olduğunu söylüyor.

ü Bazı geniş derlemelerde de günlük yaklaşık 80–125 g yoğurt tüketen bireylerde bu riskin %14 daha düşük olduğu vurgulanıyor.

ü ABD’de yapılan üç büyük çalışmanın meta-analizinde de yüksek yoğurt tüketiminin Tip 2 diyabet riskini azaltabileceğine dair tutarlı bir ilişki olduğu belirtiliyor.

Bu bulgular, yoğurdun içerdiği faydalı bileşenlerin metabolik süreçleri olumlu etkileyebileceğini düşündürüyor.

FDA gözüyle yoğurt

2024 yılında FDA, yoğurt üreticilerinin ürün ambalajlarında özel bir açıklama yapmasına izin veriyor.

“Düzenli olarak yoğurt yemek, (haftada en az 2 fincan) Tip 2 diyabet riskini azaltmaya yardımcı olabilir; bu ifade sınırlı bilimsel kanıtla desteklenmektedir.”

FDA bu beyanıyla, yoğurt ile diyabet riski arasında bir ilişki olduğunu kabul etmekle beraber bu etkinin doğrudan neden-sonuç ilişkisi olarak kanıtlandığını da söylemiyor.

Yani yoğurt, diyetin bir parçası olarak faydalı olabilir, ancak tek başına bir mucize oluşturmaz.

Sağlıklı beslenmede bağırsaklarımızın rolü

Yoğurdun faydalarından biri de probiyotik bakteriler ile ilgili. Bağırsaklarımızda yaşayan trilyonlarca bakteri, sindirimden bağışıklığa, metabolizmadan hormonal dengeye kadar birçok sürece katkıda bulunuyor. Probiyotikler de bu mikroflora dengesini destekliyor

Ayrıca yine bir klinik çalışmasında, probiyotik yoğurt tüketimi, Tip 2 diyabetli bireylerde uzun dönemde kan şekeri kontrolü (HbA1c) üzerinde olumlu eğilimlere yol açıyor.

Yoğurt, bu hastalık üzerinde her zaman güçlü bir koruyucu etki sağlar mı?

Uzmanlara göre, yoğurt yüksek protein, düşük glisemik indeks ve canlı kültürler sayesinde daha dengeli glikoz yanıtı sağlayabilir; bu da tokluk hissini artırır ve insülin duyarlılığını olumlu yönde etkileyebilir.

Bu yüzden yoğurdu sade tüketmek, yüksek şekerli meyveli çeşitlerden kaçınmak ve dengeli bir besin profiliyle birlikte değerlendirmek önemli.

Sonuç olarak,

Bilimsel çalışmalar yoğurt tüketimi ile Tip 2 diyabet riski arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. FDA, bu ilişkiyi yeterli ancak sınırlı bilimsel kanıtla onaylayarak nitelikli bir sağlık iddiası olarak kabul ediyor.

Kaynaklar

1. https://www.fda.gov/food/hfp-constituent-updates/fda-announces-qualified-health-claim-yogurt-and-reduced-risk-type-2-diabetes

2. https://www.sciencedaily.com/releases/2014/02/140205184736.htm?

3. https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/28615384/

4. https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/36963856/

5. https://hsph.harvard.edu/news/yogurt-type-2-diabetes/

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
09.02.2026
Tüm Yazıları

Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Hüseyin Gün ve Merdan Yanardağ’ın yargılandığı ‘siyasi casusluk davasının’ önümüzdeki günlerde hazırlanacak ek iddianame ile genişlemesi bekleniyor.

Ortaya çıkan iddianamedeki en önemli tartışma konusu, “Sayılan faaliyetler casusluk tanımına uyuyor mu” sorusu oldu. Buna mahkemeler karar verecek.

Ancak savclığın bugüne kadar yaptığı diğer operasyonlar ve bu iddianamedeki suçlamalara toplu olarak bakmak gerekiyor.

Siyasi casusluk davasındaki temel suçlama;

- Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla İstanbullunun verilerini darkwebe yüklemek ve yabancı istihbarat elemanlarıyla paylaşmak,

- İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı sonrası CHP’yi ele geçirmek ve Cumhurbaşkanlığı’na aday olmak biçiminde özetlenebilir.

“Bunun adı siyaset yapmaktır” diyenler doğru söylüyor ancak tüm bu faaliyetleri ‘casus kullanarak yaparsanız’ durum değişiyor.

‘Casuslardan yardım alarak algı kampanyası yürütmek ve yönetimi ele geçirme suçlamasının karşılığı’ nedir? Savcılar tüm yaşananları ‘siyasi casusluk’ olarak değerlendiriyor.

Soruşturmada yeni isimler

Aynı soruşturma kapsamında CHP Genel Merkezi Bilgi İşlem sorumlusu Orhangazi Erdoğan, İBB görevlileri şüpheliler Melih Geçek ve Naim Erol Özgüner‘in tutuklulukları devam ediyor.

Soruşturma kapsamında etkin pişmanlıktan faydalanan bir şüphelinin, kendisine verilen talimat uyarınca söz konusu verileri 2024 yerel seçimlerinde kullanmak üzere CHP Genel Merkezi'nde veri sorumlusu olan Orhan Gazi Erdoğan'dan aldığını beyan ettiği kaydedildi.

65 milyonun bilgileri paylaşılmış

YSK'den gelen cevapta, CHP Genel Merkezinin talebi doğrultusunda 21 Eylül 2023'te verilen kararla güncel yurt içi ve yurt dışı seçmen kütüklerinin parti genel merkezine gönderildiğinin bildirildiği belirtildi.

Şüpheli Erdoğan’ın ifadesinde, şüpheliler Melih Geçek ve Naim Erol Özgüner'e veri paylaşımı yaptığı, bunları link veya rar dosyası olarak gönderdiği hususunu kabul ettiği biliniyor.

Yani sadece İstanbul’un değil 65 milyon seçmenin kayıtları, güvenlik ve istihbarat kurumlarını İstanbul’daki lokasyonları da casusların eline geçmiş olabilir. Savcılar bu bilgiler ışığında soruşturmayı genişletmeye hazırlanıyor.

Casusluk suçlaması CHP Genel Merkezine uzanır mı?

Siyasi casusluk suçlaması ‘bu dosyada bir şey yok’ diyerek geçiştirilebilecek bir dosya değil. Bakalım Cumhuriyet Halk Partisi bu kez savunmasını nasıl kuracak?

Yeni sorular da gündeme gelecektir? Resmi verilerin paylaşımı ile ilgili CHP personeline talimat veren yöneticiler var mı? Varsa casusluk suçlaması ile karşı karşıya kalırlar mı? Bunları zaman içinde göreceğiz.

DEPREM BÖLGESİNE YENİ YATIRIMLAR YOLDA

6 Şubat 2023 yüreklerimizi yıkan depremin yaşandığı günlerdi. 53 bin insanımızı kaybettik. 100 binin üzerinde kişi yaralandı sakat kaldı. Binlerce konut yıkıldı. İlk günlerin paniği kısa sürede atlatıldı. Üçüncü yıla girdiğimizde bölge ve vatandaşlar devletin şefkat eliyle toparlandı. Yatırımlar ve çalışmalar devam ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti devleti pek çok devletin altından kalkamayacağı bir inşaat faaliyeti başlatarak 455 bin konutu üç yılda tamamladı.

Altyapısı enkaz kaldırma çalışmaları bunlar devam ederken yapılan yardımlar çadır kentler, konteynır kentler hepsi düşünüldüğünde inanılmaz bir performans ortaya kondu. Sadece konut olarak da düşünmemek gerekiyor yapılanları, eğitimden sağlığa, psikolojik destekten, kamu binalarına yol yapımına kadar resmen toplu bir seferberlik var.

Yapılanı görmemek mümkün mü?

Muhalefet ise sanki hiç bir yatırım yapılmamış, hiç bir yara sarılmamış gibi yanlış bir tutum içinde. Temelde yaptıkları vatandaşın yarasını kanatmaktan, umutsuzluğa itmekten başka bir yaklaşım değil. Siyasette her şey mübah mıdır tartışma konusu ama evlerini, yakınlarını kaybetmiş, canını zor kurtarmış insanlara süren desteği görmezden gelmek başka bir şey olsa gerek. Sürekli bütçe hesabı yapılıyor. Hayata dokunan her hangi bir olumlu katkının parasal olarak ölçülemeyeceğini göremiyorlar. Bu hesap da güven vermiyor zaten…

Yapılan açıklamalar, aklınıza gelen bütün sorunlar çözülene kadar çalışmaların süreceği yönünde. Ayşe teyze evine kavuşana, esnaf Hasan abi dükkanını açana kadar…

Türk milleti de büyük bir dayanışma göstererek depremin acılarını sarmak için elinden gelen fedakarlığı yaptı.

Üç yılın sonunda kayıplar için üzüntümüz sürse de millet olmanın bilinciyle ayağa kalkmayı bildik. Kayıplarımıza Allah’tan rahmet dilerken emeği geçenlere teşekkürlerimizi sunmak bir vatandaşlık borcudur.

Deprem konutlarından faiz alınacak mı?

455 bin konut tamamlandı ama depremzedeler bunları nasıl ödeyecek konusu tartışılmaya devam ediliyor. Bir yandan yatırımlar ve çalışmalar devam ediyor.

Dikkat çeken açıklama Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’dan geldi.

Bakan Kurum, arsa ve altyapı harcamaları bedava olmak üzere inşa edilen konutlarda yüzde 50 indirim yapacaklarını duyurdu.

Evlerine kavuşan depremzedeler iki yıl ödemesiz, faizsiz 18 yıl olacak şekilde eşit taksitlerle konutların geri ödemesini yapacak.

KUTU: DEPREM KONUTLARI 2 YIL ÖDEMESIZ 18 YIL FAİZSİZ

Türkiye’de deprem bölgelerinde inşa edilen konutlar ve taksit tutarları şöyle:

- Deprem konutlarının inşa maliyetinin yüzde ellisini devlet karşılıyor ödemeler 18 yıllık taksitler halinde yapılıyor.

- 23 Ekim 2011’deki Van depreminden sonra 3+1 konut alan hak sahipleri aylık 345 TL taksit ödüyor.

- 24 Ocak 2020’deki Elazığ depreminden sonra 3+1 konut alan hak sahiplerinin aylık taksit ödemesi 1350 TL

- 24 Ağustos 2020’de Giresun’da meydana gelen sel felaketinden sonra 3+1 konut alan hak sahiplerinin aylık taksit ödemesi 1460 TL

- 30 Ekim 2020’deki İzmir depreminden sonra 3+1 konut alan hak sahiplerinin aylık taksit ödemesi 1620 TL (Evler teslim edilmesine rağmen bazı hak sahiplerinin ödemeleri henüz başlamadı)

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
09.02.2026
Tüm Yazıları

Rizespor deplasmanından 3 gol ve 3 puanla dönen Galatasaray’da yeni transfer Noa Lang, ligdeki henüz ikinci maçında sergilediği performansla dikkatleri üzerine çekti. Dün akşam Barış Alper Yılmaz’a asist yapan ve bir şutu da direkten dönen Hollandalı futbolcu, takım içindeki rekabeti iyiden iyiye kızıştıracak gibi görünüyor. Sağlıklı bir Sane ihtimalini de düşündüğümüzde, Okan Buruk’un forma tercihleri konusunda işi hiç de kolay olmayacak. Sezonun ilk yarısında yedek kulübesinde hamle oyuncusu sıkıntısı yaşayan Galatasaray’da, artık tercihler çok daha fazla konuşulacak.

Boey’in süreye ihtiyacı var

Sacha Boey’in de geri dönmesiyle birlikte takımın kalitesi daha da arttı. Rizespor karşısında son 15 dakikada oyuna dahil olan Sacha’nın maç eksiği olduğu net bir şekilde görüldü. Savunma yönünde ciddi bir sorun yaşamazken, hücumda ve geri dönüşlerde biraz ağır kaldı. Ancak bu durumun oynadıkça düzeleceğini düşünüyorum.

Barış Alper Yılmaz mücadeleye sağ kanatta başladı. Yine istekli ve mücadeleci oyununu sahaya yansıttı; gol ve asistle takımına katkı sağladı. Yunus Akgün oyunun her anında vardı ve golünü de kaydetti. Osimhen ise biraz sönük görünse de attığı gol, gerçekten şapka çıkarılacak cinstendi. Lang dışında Sara ile Icardi’nin jeneriklik şutları da direkten döndü.

Lemina eksikliği

Galatasaray, Rizespor karşısında zorlanmadan kazanmış gibi görünse de orta sahada zaman zaman ciddi boşluklar verdi. Özellikle atılan gollerden sonra Rizespor, sarı-kırmızılı ekibin kalesine çok kolay geldi. Lemina’nın eksikliği bu noktada bariz şekilde hissedildi. Galatasaray’ın hücum hattında neredeyse hiçbir problem yok; ancak savunmanın da aynı seviyede olması gerekiyor.

Şunu da unutmamak lazım: Yeni transferler Nagha ve Can’ı henüz izleme fırsatı bulamadık. Her iki futbolcu da gelecek vadeden isimler.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
08.02.2026
Tüm Yazıları

Amerika Baskısı Küresel Kırılmanın Habercisi mi?

“Trump, asrın uyanığı. ABD’yi ekonomik olarak batmaktan kurtarmaya çalışıyor. Kasayı doldurmaya çalışıyor. Bu analizim bugün dünyanın karşı karşıya kaldığı Trump politikalarının özüdür.

Bu cümle, bugün Washington’da atılan her adımı, imzalanan her kararı ve atılan her diplomatik çentiği anlamak için anahtar bir cümledir. Çünkü Trump’ı ideolojik bir figürden çok, küresel bir şirketin iflas masasına oturmuş agresif CEO’su gibi okumak gerekir. Onun dünyasında ahlak, değerler, müttefiklik hukuku ya da insan hakları söylemi; bilanço tablosunun dip notlarıdır. Asıl metin, kasadır. Kasa doluysa dünya düzeni vardır; kasa boşalıyorsa dünya yanabilir.

Trump’ın siyaseti, Amerikan devlet aklının klasik jeopolitik reflekslerinden ziyade, sert bir ticari realizm üzerine kuruludur. ABD artık dünyaya demokrasi ihraç eden “fedakâr süper güç” rolünden, dünyanın cebini soymaya çalışan “alacaklı patron” rolüne geçmiştir. Bu dönüşüm, Washington’un iç politikasını yansıtmakla birlikte, Orta Doğu’dan Karadeniz’e, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyayı doğrudan etkilemektedir.

ABD Borçla Nereye Kadar Yürüyebilir?

Trump Alacaklı/Tahsilatçı Gibi Davranıyor

Amerikan ekonomisi yıllardır devasa bir borç yüküyle ayakta durmaya çalışıyor. Küresel sistem, doların rezerv para olması sayesinde ABD’nin açıklarını tolere etti. Fakat artık dünya değişiyor. Çin yükseliyor, küresel ticaret rotaları kayıyor, enerji merkezleri yeniden tanımlanıyor. Trump, bu kırılmayı sezdiği için klasik “küresel liderlik” masalını rafa kaldırdı. Onun siyaseti, “Dost da olsan bedelini ödeyeceksin” cümlesiyle özetlenebilir.

NATO’dan Ortadoğu’ya, Körfez ülkelerinden Uzak Doğu’ya kadar herkese şu mesaj verildi:

“Amerikan şemsiyesinin bedeli var. Bedava güvenlik yok.”

Bu, ABD’nin dünyaya bakışında bir kırılmadır. Müttefiklik, ortak değerler üzerinden değil; kâr-zarar hesabı üzerinden tanımlanmaya başlamıştır. Bu yaklaşım, küresel sistemi istikrara değil, pazarlık masasına mahkûm eden bir anlayıştır.

Ortadoğu: Güvenlik Değil, Fatura Kesilen Coğrafya

Trump’ın Ortadoğu politikası, bölgeyi istikrara kavuşturmak için olamaz; asıl amaç, bölgeyi finansal ve stratejik bir kaynak olarak kullanmak üzerinedir. Körfez ülkeleriyle yapılan silah anlaşmaları, yalnızca savunma iş birlikleri üzerinden okunmamalıdır. Bunlar, Amerikan kasasını doldurmak için düzenlenmiş devasa ticari sözleşmelerdir.

Filistin meselesi ise bu yaklaşımın en çıplak örneğidir. Kudüs’ün statüsü, bölge barışı ya da uluslararası hukuk; Trump’ın masasındaki dosyalarda, ekonomik çıkarın gerisinde kalmıştır. İsrail, ABD için sadece ideolojik bir müttefik değil, bölgedeki stratejik muhasebeci gibidir.

Bu tablo, Ortadoğu’da kalıcı barışın önünü açmak bir yana kalıcı kırılmaların önünü açmaktadır. Çünkü Trump’ın dünyasında çatışma çözülmesi gereken bir sorun olmaktan ziyade pazarlıkta kullanılabilecek bir araçtır.

Suriye ve İran: Türkiye’nin Kapısındaki Fay Hatları

ABD’nin Suriye politikası, sahada terör örgütleriyle kurulan geçici ortaklıklar üzerinden yürüdü. Trump, bu ortaklıkları bile bir maliyet kalemi olarak gördü. “Bu savaşın bedelini kim ödüyor?” sorusu, Amerikan dış politikasının ana ekseni hâline geldi.

İran ise Trump için ideolojik bir düşmandan çok pazarlık masasında sıkıştırılacak bir ekonomik hedeftir. Yaptırımların amacı, İran’ı diz çöktürmekten öte bölgesel denklemde- sözüm ona - Türkiye, Körfez ve Avrupa’yı da Washington’un şartlarına mahkûm etmektir.

Bu tablo Türkiye açısından hayati riskler barındırır. Suriye’nin parçalanması, etnik ve mezhepsel fay hatlarının derinleşmesi; en ağır sonuçlarını Türkiye’nin sınır güvenliği, göç yükü ve terör tehdidi üzerinden üretmektedir. İran’a yönelik baskının artması ise bölgeyi daha kırılgan, daha patlamaya hazır bir zemine taşımaktadır.

Bu yüzden mesele, yalnızca Trump’ın kişisel politikaları değil; ABD’nin bölgeyi maliyet düşürme alanı olarak görmesidir. Bedelini ise coğrafya ödüyor.

Türkiye: Pazarlık Masasında Olan Ülke

Trump döneminin dünyasında Türkiye, yalnızca bir NATO müttefiki değil; aynı zamanda pazarlık masasında sürekli test edilen bir aktördür.

Doğu Akdeniz’de enerji paylaşımı, Suriye’de güvenlik dengeleri, Karadeniz’de Rusya-ABD rekabeti ve Kafkasya’da yeni jeopolitik hatlar… Tüm bu başlıklar, Türkiye’yi küresel hesapların merkezine yerleştiriyor.

Trump’ın “kasayı doldurma” siyaseti, Türkiye için iki anlam taşır:

Risk:

Türkiye’nin jeopolitik konumu, sürekli baskı unsuru olarak kullanılabilir. Yaptırım tehditleri, ekonomik manipülasyonlar ve diplomatik dalgalanmalar, bu dönemin doğal araçlarıdır.

Fırsat:

ABD’nin klasik değerler söyleminden uzaklaşması, Türkiye’ye çok kutuplu bir dünyada daha esnek hamle alanı açar. Rusya, Çin, Orta Doğu ve Türk dünyasıyla kurulan dengeli ilişkiler, Türkiye’yi yalnız bir aktör olmaktan çıkarır.

Ancak bu fırsatın karşılığı, akılcı, uzun vadeli ve milli çıkar merkezli bir dış politikadır. Duygusal tepkiler değil; soğukkanlı strateji gereklidir.

Sonuç: Kasayı Dolduranlar, Düzeni Bozar

Trump, ABD’yi ekonomik olarak ayakta tutmak için kasayı doldurmaya çalışıyor. Fakat bu kasaya giren her dolar, dünya düzeninden koparılan bir tuğla gibidir. Çünkü küresel sistemin ayakta kalması yalnızca para ile olmaz; aynı zamanda hukuk, güven ve öngörülebilirlik de gereklidir.

Kasayı doldururken düzeni yıkarsanız yarın o kasayı koruyacak bir dünya bulamayabilirsiniz.

Türkiye açısından mesele şudur:

Bu çağ, büyük güçlerin kasalarını doldurmak için küçük ve orta ölçekli ülkelerin kaderini pazarlık konusu yaptığı bir çağdır.

Türkiye, bu masada ne yalnız kalmalı ne de edilgen olmalıdır.

Coğrafyanın bedelini ödeyen değil, coğrafyanın aklını yöneten bir ülke olmak zorundayız.

Çünkü bu yeni dünya düzeninde “uyanık” olmak yetmez; uyanık kalacak bir akla sahip olmak gerekir

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
06.02.2026
Tüm Yazıları

Türkiye Gazetesi’nin arşivi, bizim için sadece bir "arşiv" değil. Bunu lafın gelişi söylemiyorum.
Çünkü arşiv dediğiniz şey, geçmişin üzerine kapak kapatıp onu rafa kaldırmaktır. Bizim elimizdeki ise yarım asırdır bu ülkenin nabzını tutmuş, yaşayan bir hafıza. Hafıza ise taşınmaz; hafıza çalıştırılır.

Gazete Kâğıdı Eskir, Söz Eskimez

Bir medya grubunun en büyük varlığı stüdyosu, kamerası ya da kullandığı cihazlar değildir. En büyük varlık, hafızadır. Hafıza yoksa, her gün sıfırdan konuşursunuz. Her gün aynı hataya tekrar yürür, aynı tartışmayı her sabah yeniden icat edersiniz.
Biz bugün, o sarı sayfalardaki ruhu uyandırmak, tozlu raflardaki kelimeleri bugünün zihniyle konuşturmak istiyoruz. Meseleyi "eski gazeteleri tarayıp dijitale aktarma" kolaycılığıyla görmüyoruz. O işin mekanik kısmı. Asıl mesele; bu ülkenin 55 yıllık birikimini, bugünün idrakine taşıyabilecek bir akla dönüştürmek.

Hız Değil, Derinlik Meselesi

Dijitalleşme denilince herkes hızdan bahsediyor: "Saniyeler içinde sonuç." Doğru, ama eksik. Hız, eğer bir anlam üretmiyorsa sadece gürültü üretir. Bizim hedefimiz arşivi sadece hızlandırmak değil; arşivin içindeki anlamı görünür kılmak.
Geliştirdiğimiz özgün sistemlerle, 1970’lerin bir köşe yazısındaki samimiyeti alıp, bugünün karmaşasına bir cevap olarak önünüze koyuyoruz. Bir araştırmacının elli yıl önceki bir analize ulaşması kıymetlidir; ama o yazının bugünle bağını kurabilmesi bir "idrak inşa" etmektir.

Kendi Teknolojini Üretmek:

Bu yüzden dışarıdan "paket çözümler" satın alıp işin içinden çıkmıyoruz. Bu hafızayı, başkasının süzgecinden geçirmek istemiyoruz. Çünkü başkasının süzgeci bu ülkenin kelimelerine yabancı kalır; bizim hikâyemizi sadece bir "veri" sanır. Halbuki veri sadece hesap ister, hikâye ise sorumluluk.
Biz, kendi yazılım ekibimizle, kendi kodlarımızla tarihimize sahip çıkıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, hafızasını kaybedenler başkalarının cümleleriyle düşünmeye başlar. Kendi cümlelerimizi korumak, bizim için bir teknoloji projesi değil, bir medeniyet davasıdır.

Bir Gün Bir Genç Çocuk...

Bu işin en güzel tarafı şu: Bir gün bir genç, üniversite sıralarında bir araştırma yaparken Türkiye Gazetesi’nin 1980’lerdeki bir sayfasına girecek. Ve orada şunu görecek: Bu ülke dün de konuştu, dün de aradı, dün de tartıştı. İşte o an, bugünün gürültüsüne kapılmayacak. Hafızanın verdiği o vakar ve sakinlikle geleceğe bakacak.
Biz bir doküman yığını taşımıyoruz; bu ülkenin hafızasını geleceğe taşıyacak bir akıl kuruyoruz. Yarın, bu çağın en büyük serveti petrol değil, geçmişim veri olarak kullanılması olacak. Ve o hafızaya sahip çıkanlar, doğru geleceği kuracaklar.
Köklerimize sahip çıkarak göğe yükselmek dileğiyle...
Önümüzdeki hafta yeni bir başlıkta buluşmak üzere.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş
06.02.2026
Tüm Yazıları

Artık yapay zekanın hayatımıza girmesiyle yakın arkadaşımız olmuş durumda. Bazen ödev yaptırıyoruz bazen dilekçe yazdırıyoruz bazen ise psikolog olarak kullanıyoruz. O kadar çok iç içeyiz ki bazen vermememiz gereken bilgileri de verebiliyoruz. “Bir şey olmaz” diye başlayan cümleler sonunda pişmanlık oluşturabilir.

İlk öncelikle sizin dijital parmak izniniz olan T.C. kimlik numarası, pasaport bilgileri, nüfus cüzdanı seri numarası size özel kalmalı ve kesinlikle paylaşılmamalıdır. Yapay zekâya gerçek kimlik bilgisi verilmez.

Finansal bilgiler de en önemli kategoride yer alır. Kredi kartı numarası, IBAN, banka hesap bilgilerine erişim halinde dolandırıcıların ağına düşmüş olursunuz.

Açık açık herhangi bir şifrenizi vermeniz durumunda büyük risk altında olursunuz. Örneğin; E-posta şifresi, sosyal medya girişleri, e-Devlet bilgileri gibi.

Konum bilgileriniz

Ev adresinizi hiç farkında olmadan vermiş olabilirsiniz. Her bilgi başka bir bilgiyle birleştiğinde anlam kazanabilir. Bazen bir yeri tarif ederken belirttiğiniz detaylar ev adresinizi ortaya çıkarır.

Çocukların dijital güvenliği

Çocuklarla ilgili bilgiler en mahrem tutulması gereken konu. Çocuklara ait isimler, okul bilgileri, fotoğraflar, sağlık durumları gizil tutulmalı. Çünkü çocukların dijital güvenliği yetişkinlere aittir.

Şirket içi yazışmalar da gizli kalmalı

Çalıştığınız şirketin bilgilerini de geçirmemeye dikkat etmeniz gerekir. Şirket içi yazışmalar, müşteri listeleri, sözleşmeler ya da düzenlemesini istediğiniz belgeleri yüklemeniz oldukça tehlikelidir.

...
Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş Paylaş