Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Son zamanlarda nereye baksam aynı manzarayı görüyorum: Dünya hiç bu kadar çok konuşup, hiç bu kadar az sorumluluk almamıştı. Herkesin cebinde hazır bir fikri, dilinin ucunda net bir itirazı var. Haklılık pay etmekte ise üstümüze yok. Ama iş dönüp dolaşıp "Peki, bu işin vebali kimde?" sorusuna gelince, ortalığı garip bir sessizlik kaplıyor…
Avrupa’yı izliyorum; siyasetini, medyasını, bitmek bilmeyen tartışmalarını. Hususiyle son yıllarda önümüze gelen her yeni meselede tablo bir türlü değişmiyor. Uzun, ağdalı analizler, steril raporlar, hiçbir yere toslamayan kontrollü açıklamalar... Herkes "doğru" görünmenin peşinde ama ne hikmetse kimse "risk" almak istemiyor. Alamazlar çünkü risk demek, bedel ödemek demek. Konfor alanından çıkıp elini taşın altına koymak demek.
Buna tıp dilinde ne diyorlar bilmiyorum ama bence bu bir hastalık. Gerçekten bir hastalık… Zira söylediğim şey sadece teknolojik gelişmeler, siyasetle de sınırlı değil, iş hayatımızda çalışanların kalbine kadar sirayet etmiş durumda. Vatandaşı işe almak için işin tanımı, sorumluluk alanı, hedeflerine kadar kendisine yol gösteriyoruz. Her hususta mutabık kalıyoruz. O da işe başlayabilmek için "olur, hallederim" diyor ama iş başa düştükten sonra ya sırra kadem basıyor ya da altında kalıp eziliyor. Yani ortada ne icraat var ne de o ilk görüştüğümüz o heyecan. Nedir bu? Yani sorumluluktan kaçmak bu hayatta kalma stratejisi mi oldu artık! Oysa bir işi üstlenmek, sadece o işin kârına ortak olmak değil; o işin çıkmaz sokağındaki çileyi de göğüslemek değil midir?
Yine dijital medya da bu karmaşanın tam merkezinde duruyor. Bugün pek çok mecra "doğru" olmayı, "anlamlı" olmaya tercih ediyor. Bilgi çok ama ruh yok. Haber var ama o haberin bir derdi, bir hikâyesi, bir duruşu yok. İnanın bana okur artık sadece ne olduğunu bilmek istemiyor; karşısında bir ağırlık, bir güven noktası da arıyor. Amerika’nın pervasız denemeleriyle Çin’in merkezi aklı arasında sıkışan Avrupa ise konuşmanın şehvetine öyle kapılmış ki tutabilene aşk olsun. Gerçekten herkes bu kadar haklı ise bu dünyanın yükünü kim omuzlayacak merak ediyorum doğrusu.
Mesuliyet, içinde yaşadığımız bu çağın bence en ağır kelimesi oldu çıktı. Çünkü mesul olmak; yalnız kalmayı, eleştirilmeyi, hatta hata yapıp o hatanın bedelini ödemeyi kabul etmektir. Bizim işimiz sadece olanı biteni bir bant gibi yansıtmak değil. Dijital Varlıklar’ımızın her bir zerresine kadar biz aslında bir "ağırlık duygusu"nu iliklerimize kadar taşıyoruz. Ne söylediğimiz kadar, neye sustuysak onlardan da sorumlu olduğumuzun farkındayız.
Bugün dünyada eksik olan şey teknoloji ya da bilgi değil, eksik olan şey sorumluluğu üstlenme iradesidir. Fazla korunaklı yapılar, her şeyi güvence altına alırken hayatın akışını kaçırıyor sanki. Aşırı steril ortamlardan güçlü cümleler, gerçek başarılar çıkar mı? Hiç sanmıyorum. Oysa hangi yükü omuzladığımız ve hangi kararın arkasında dimdik durabildiğimiz, bizi biz yapan tek şey olmalı. Çünkü dijital evren bizi müthiş bir illüzyonla sarıp sarmalıyor: Her şeyin 'bulut' üzerinde olduğu, her fikrin bir tıklamayla silinebildiği, hiçbir şeyin ağırlığının kalmadığı bir uçuculuk çağı bu. Bu hafiflik içinde sorumluluk almak, dijitalin doğasına aykırı bir yerçekimi oluşturmak gibidir.
Zira biliyoruz ki; her şeyin dijitalleştiği bir dünyada 'insan' kalmanın yegâne yolu, o uçucu fikirlerin arasından sıyrılıp somut bir mesuliyetin altına girebilmektir. Veri dediğiniz şey soğuktur, algoritmalar ise hesapçı. Ama o veriyi nasıl işlediğiniz, topluma hangi bağlamla sunduğunuz sizin zihnî ve ahlaki imzanızdır.
Biz, tüm dijital ekosistemimizde insani bir denge noktası koyuyoruz. Bunu başardığımızdan da eminiz.
Haftaya tekrar görüşmek üzere, hoşça kalın, sağlıkla kalın…
...Hakan Fidan’ın Açtığı Başlıkların Okuması: Dünyanın Kriz Mantığı ve Türkiye’nin Konumu
Bugünkü basın toplantısında Hakan Fidan’ın altını çizdiği her başlık;
-Gazze, Ukrayna, İran, Suriye, bölgesel güvenlik, belirsizlik, yeni ittifak arayışları-
aslında tek bir büyük resmin farklı cepheleriydi. Fidan’ın mesajı şuydu: Dünya tek tek krizler yaşamıyor; bir kriz sistemi içinde yaşıyor. Bu sistemde sorunlar çözülmek istenmiyor; bu günkü Dünyanın kriz mantığından krizler, kullanılmak ve çıkarlara göre yönetilmek için var. Barış kalıcılaştırılmıyor, geciktiriliyor. Çatışmalar bitirilmiyor, donduruluyor. Çünkü bugünün uluslararası düzeni, istikrarı değil, kontrollü istikrarsızlığı üretmeye ayarlanmış durumda.
Gazze bu düzenin vicdani çöküş alanı. Ukrayna bu düzenin askeri donmuş cephesi. İran bu düzenin ekonomik ve siyasal baskı laboratuvarı. Suriye bu düzenin parçalama ve vekâlet savaşı alanı. Pasifik ve Doğu Akdeniz ise bu düzenin güç yığma koridorları. Fidan’ın toplantıda temas ettiği her dosya, bu küresel mekanizmanın başka bir dişlisini gösteriyor. Ve hepsi aynı şeye bağlanıyor: Dünya artık sorunları çözerek değil, kriz üreterek yönetiliyor.
Bu yeni düzenin merkezinde “güvenlik” kavramı da dönüşmüş durumda. Güvenlik artık barışı kurmak değil; tehdidi yönetmek demek. Risklerin bitmesi istenmiyor, sürmesi isteniyor. Çünkü risk varsa silah sanayii var, savunma bütçesi var, askeri ittifaklar var, siyasi nüfuz var. Tehdit azalırsa sistem küçülüyor; tehdit büyürse sistem besleniyor. Dolayısıyla krizler bir arıza değil, işlev haline geliyor.
Türkiye’nin pozisyonu da tam bu yüzden zor ve hayati. Fidan’ın anlattığı tablo Türkiye’nin bir tercihi değil, kader coğrafyasıdır. Türkiye kriz üreten sistemin tam ortasında, ama onun mantığına teslim olmayan nadir aktörlerden biri olmaya çalışıyor. Hem NATO içinde, hem Rusya’yla temas halinde; hem Batı sisteminde, hem Doğu havzasında; hem askeri olarak güçlü, hem diplomasiye yaslanmak zorunda. Bu pozisyon Türkiye’yi hem vazgeçilmez hem de sürekli baskı altında bir ülke yapıyor.
İşte bu nedenle bugün dünyadaki krizleri tek tek okumak yetmez; onları üreten zihniyeti okumak gerekir. Fidan’ın toplantısı tam da bu zihniyetin haritasını verdi. Şimdi o haritayı biraz daha yakından okuyalım.
Dünya Neden Sürekli Savaş İstiyor
ve Türkiye Bu Resmin Neresinde?
Dünya artık savaşlara şaşırmıyor. Şaşırmadığı için de savaşlar sıradanlaşıyor. Ukrayna’da cepheler hep aktif, aylarca aynı savaş, aynı hatta kilitli kalıyor, Gazze’de yıkım süreklilik kazanıyor, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz askerî koridorlara dönüşüyor, Pasifik’te donanma yoğunluğu Soğuk Savaş seviyelerini aşmış durumda. Barış, artık olağan bir durum değil; hayal edilen bir paradoks...
Bu tablo bir tesadüf değil. Arkasında işleyen bir sistem var.
Çin Savunma Bakanlığı’nın kısa süre önce yaptığı açıklama bu sistemin bilançosunu çıkaran nadir metinlerden biriydi: Amerikan tarihi yaklaşık 240 yıl; bunun yalnızca 16 yılı savaşsız geçmiş. 80 ülkede 800’den fazla askerî üs. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de kalıcı istikrar değil; çökmüş devletler, parçalanmış toplumlar ve bitmeyen krizler. Ukrayna’da tükenmiş uranyum ve misket bombaları. Akdeniz’de kalıcı deniz ve hava gücü. İsrail’e kesintisiz silah sevkiyatı.
Bu tabloya bakıp şu sonuca varıyorlar: ABD küresel güvenlik istemiyor anlaşılan ve küresel savaş döngüsünün merkezinde duruyor. Artık bu gerçeği sağduyulu bir dünya görüşünün etrafında birleşerek çözmek zorundayız.
Bu iddia, acı verici ama altı boş olmayan bir yeni dünya gerçeği ne yazık ki. Çünkü bugün dünyanın güvenlik anlayışı, barış üretmek gücünden çok uzak; güç dengeleri tarafından sadece kriz yönetmek için çalışmak zorunda bırakıldı.
“Güvenlik sektörü ve kriz ihtiyacı”
Eskiden dünyanın güvenlik anlayışı, savaşların önlenmesi demekti. Bugün güvenlik, riskin yönetimi demek. Ve her yeni riskin yönetimi, yeni bir riskin varlığını meşru kılıyor.
Savunma sanayii, askerî teknoloji şirketleri, özel güvenlik firmaları, siber savunma ağları, istihbarat ekonomisi… Bunlar artık trilyon dolarlık bir sektör. Bu sektörün sürdürülebilmesi için sürekli tehdit gerekir. İşte bugün dünya, tehditleri meşru kılarak kendine böyle bir ekonomik kalkan oluşturmuş durumda maalesef.
Çünkü;
“Tehdit biterse bütçe küçülür.”
Bütçe küçülürse sektör daralır.
Sektör daralırsa siyasal etki azalır.
Dolayısıyla sistemin bilinçli ya da bilinçsiz bir refleksi vardır: krizleri çözmekten çok yönetmek, hatta mümkünse sürdürmek.
Bu yüzden Afganistan’dan istikrar çıkmadı. Irak’tan demokrasi çıkmadı. Libya’dan barış ortamı çıkmadı. Çünkü amaç hiçbir zaman “orayı düzeltmek” değildi. Amaç dengeyi kırmak, güç boşluğu yaratmak ve o boşluğu yönetilebilir tutmaktı.
Gelelim İran’a:
İran neden sadece İran değil?
İran’daki protestolar ilk bakışta ekonomik görünüyor: riyalin çöküşü, enflasyon, işsizlik, yoksulluk. Ama bu ekonomik kriz yalnızca kötü yönetimin ürünü değil. Yaptırımlar, finansal izolasyon, enerji piyasalarından dışlanma ve sürekli askerî tehdit, İran ekonomisini yapısal olarak kırılgan hâle getiriyor.
Bu dış baskı içerde üç sonuç doğuruyor:
Ekonomi bozuluyor,
Toplum devletten uzaklaşıyor,
Devlet güvenliğe yaslanıyor.
Devlet güvenliğe yaslandıkça baskı artıyor, baskı arttıkça meşruiyet düşüyor, meşruiyet düştükçe dış müdahale gerekçesi güçleniyor. Bir kısır döngü.
Bu yüzden İran’daki protestolar ne yalnızca “rejim karşıtı”, ne de yalnızca “ekonomik”tir. Onlar küresel sistemin periferilerde yarattığı basıncın iç patlamalarıdır.
Ukrayna ve Gazze neden bitmiyor?
Çünkü bitmeleri sistem için maliyetlidir.
Ukrayna’da savaş donmuş hâlde duruyor. Bu, Avrupa’yı askerî bağımlılığa sokuyor, NATO bütçelerini büyütüyor, silah sanayiini canlı tutuyor. Gazze’de yıkım sürüyor çünkü bölgesel istikrarsızlık, Ortadoğu’yu sürekli kriz modunda tutuyor.
Bu savaşlar çözülmediği için değil, çözülmemeleri sistem için işlevsel olduğu için sürüyor.
Türkiye bu resmin neresinde?
Türkiye bu küresel savaş döngüsünün dışında değil; tam ortasında ama farklı bir pozisyonda duruyor.
Bir yandan NATO üyesi, bir yandan Rusya ile diplomatik ve ekonomik ilişkileri olan, bir yandan Orta Doğu’nun kriz alanlarıyla doğrudan temas hâlinde bir ülke.
Bu üçlü konum Türkiye’yi hem vazgeçilmez hem de kırılgan kılıyor.
Suriye’de savaş Türkiye’yi doğrudan etkiledi: milyonlarca mülteci, sınır güvenliği, terör tehdidi, toplumsal gerilim. Libya’da istikrarsızlık Doğu Akdeniz’i etkiledi. Ukrayna savaşı Karadeniz dengelerini değiştirdi. Gazze’deki yıkım Türkiye’nin diplomatik alanını daralttı.
Türkiye’nin yaşadığı şey, bir dış politika tercihi değil; jeopolitik yazgıdır.
Bu yüzden Türkiye ne savaş isteyen ne de savaştan kaçabilen bir ülke. Türkiye savaşın ortasında barışı savunmak zorunda olan bir ülke.
Türkiye için asıl risk ne?
Türkiye için asıl risk askerî değil; siyasaldır.
Risk şudur: Küresel krizlerin içeride ekonomik, toplumsal ve siyasal baskıya dönüşmesi.
Savaşlar uzadıkça enerji fiyatları artar, ticaret yolları kırılır, enflasyon yükselir, bütçeler zorlanır. Bu baskı içeride siyaseti sertleştirir, toplumu yorar, devlete güveni aşındırır.
Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ekonomik dalgalanmalar, başlı başına küresel sistemin yarattığı baskının da ürünüdür.
Bütün bunlar bize şöyle bir okuma yaptırıyor:
Dünya bugün sadece istikrarsızlığa sürüklenmiyor; istikrarsızlık üzerinden yönetiliyor.
Krizler çözülmüyor, devrediliyor.
Savaşlar bitmiyor, donduruluyor.
Barış kurulmak yerine erteleniyor.
Çin’in “küresel savaş döngüsü” dediği şey tam olarak budur.
Türkiye bu döngünün dışında kalamaz ama ona teslim de olmak zorunda değildir.
Türkiye için çıkış yolu askerî güçte değil; çok yönlü diplomasi, ekonomik direnç ve toplumsal dayanıklılıktadır.
Barış artık romantik bir ideal değil, stratejik bir zorunluluktur.
Ve belki de bugün Türkiye’nin dünyaya söyleyebileceği en güçlü cümle şudur:
Savaş bir kader değildir. Ama ona göre yaşamayı kabul edersek kader gibi olur.
...Haftada sadece bir günü tatil olan insanın, henüz taksitleri bitmemiş otomobiline binerek en yakın AVM’ye gidip gününü öldürmeye çalıştığı bir pazar ülkede ve dünyada neler yaşanmaktadır?
Ülkede ve dünyada neler yaşandığı bir kenarda dursun, bu kişi, bir aile kuracak refah seviyesine kavuşmuştur ve şansı yaver gitmiş ki eşinin de tatil günü pazar günü olmuştur. Bu devirde hele kent insanı için az şey midir bu denk geliş?
Haydi hayal bu ya, bu çiftin 2 de çocuğu olsun, onlar da yarıyıl tatilleri için ailelerine, bu gittikleri AVM’den çok istedikleri birkaç şey aldırma heyecanını taşısınlar.
AVM gezisi sırasında orta yaşlı çiftin zihninde gençlikleri, öğrencilikleri ve artık geri gelmeyen bir zamanın düşünceleri kendini belli eder mi dersiniz?
AVM gezileri pek böyle sorgulamalara izin vermez. Çoğu AVM’de para vermeden sırt desteği olan bir bank ya da oturak bile bulamazsınız çünkü. İlla bir kafeye, restorana gidilip bütçe el verdiğince para dökülecek ve yarım ya da 1 saatlik bir zenginlik satın alınacaktır. Başka türlüsü mümkün değildir. Herkese açık, ücretsiz sandalye ve masa bulunduran bir elin parmaklarını geçmeyecek AVM’lere ise buradan selam olsun!
Çiftimizin çocukları gözünü dünyaya kentte açıp yine betonlar içinde büyüyen akranları gibi bu geziden gayet mutludur ve dakikalar akşama doğru yol almaktadır.
Çocuklarına en üst katta hamburger alan adam kıvançlıdır. Karısının kredi kartına gerek kalmadan bunu yapabilmiştir ve kendilerine de ayrı menü alacak ekonomik seviyede oldukları ellerindeki tepsilerden bellidir.
Onlar bir şeyler atıştırıp açlıklarını yatıştırmakla meşgulken AVM temizlik görevlileri de masalardaki yemek artıklarıyla dolu tepsileri toplamaya çalışır.
Görevlilerin akıllarındaki tek şey, maaş gününün tez zamanda gelmesidir. Buna bağlı olarak ödenecek borç taksitleri vesilesiyle hayatlarında önemli bir aşamanın daha geçileceğine olan inançlarıdır.
Nice çiftler, nice çocuklar ve nice gençler ellerinde bir pazarı daha un ufak edip harcamaktadır. Öğrencilerin önünde yarıyıl tatili vardır, çalışan yetişkinlerinse eninde sonunda sabah çalacak saat alarmıyla başlayacak günün disiplin içinde hakkını verme sorumluluğu.
* * *
Karla kaplı Anadolu şehirlerinde de bu kış günlerinde farklı bir hayat çıkarmak kolay değildir. Anadolu’da da sabahları gün ağarmadan yollara düşüp trafiğe takılmadan işe varma telaşı, belki biraz daha geç saatlerde yaşanır. Köylerdeyse sabah ezanından önce güne başlama hassasiyeti olanlar hayvanlarının temizliği ve sağımıyla uğraşır.
Gün sonunda kenttekilerde de köy ve kasabadakilerde de bir yorgunluk oluşacaktır. Kentte olanlar, bunalımlarını gittikçe artırıp farklı sağlık sorunlarına davetiye çıkaracak, köydekiler de sağlıklı bir hayat yaşadığının farkında olmadan ayrı bir yorgunluğun içinde bir “yarın” umudu daha çıkaracaktır. Geçen gün herkes için ömürdendir.
ÖZGÜRLÜĞÜN YOLU SİTE YÖNETİMİNİ ELE GEÇİRMEKTEN GEÇER
Köy ve kent demişken kentteki insanın kendisini medeniyet içinde sanacağı yüksek yüksek tepelere kurulan dev gibi konutlarda karşılarına acı bir gerçek çıkar. Bu gerçeğin adı site yönetimidir.
Henüz kredi taksitleri devam eden araçlarını sorunsuz park edebildikleri, giriş ve çıkışlarda güvenlik kulübesinde kalkıp inen bariyerlerin açıldığı bu güzide yerlerde site yönetimleri de kimsenin babasının hayrına bulunmaz.
Her ay onlara belli bir ücret verilecek ve “medeniyet” denilen hizmetlerden bu ücret karşılığında yararlanılacaktır.
Ev sahibi olmak için binlerce lira parayı toplayıp bir ömür harcayan insanların sitelerde bu kadar aidat ödeyerek yaşamalarıysa ne onlara ne de başkalarına şaşırtıcı gelir.
Gelin görün ki kent insanları enflasyonu, hayat pahalılığını, ekonomide bir şeylerin iyi gitmediğini sorgularken aidatların da fahiş artış göstermesiyle bu site yönetimlerini henüz birkaç yıldır sorgulamaya başladılar.
Ancak komşuluk denen bir şey kalmadığı, kimsenin yan, alt ve üst dairede oturanı bile tanımadığı koca koca binalardaki bu insanların durumu site yönetimlerini dört köşe yapmıştır.
Çünkü bu insanlar birlik olma denen şeyi akıllarından bile geçirmeyip aidatların yanında ayrıca toplanan paralara da her akşam iş yorgunluğuyla söylenip yatıp zıbarmaktadır ve asla mı asla “Bu düzen değişmelidir.” gibi bir şey söylemeyi hayal bile etmemektedir.
* * *
Neyse ki vatandaşımızın düşünmediği şeyi yine saygıdeğer vekillerimiz düşünmüş, bununla ilgili de bir kanun düzenlemesi için uykularını vererek belki Meclis lokantasında öğün atlayıp su bile içmeyerek 634 Sayılı 1965 tarihli Kat Mülkiyet Kanunu’na el atmak için gayrete düşmüştür. Var olsunlar, sağ olsunlar!
Heyecana neden olacak kanun teklifi ve düzenlemesinin en önemli kısmı aidat üzerine. Buna göre sene başında site aidatlarında sadece Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın belirlediği Cumhurbaşkanlığı onayıyla yürürlüğe giren yeniden değerleme oranı kadar artış yapılabilecek.
Kentlerde kendilerini koca koca binalara sıkıştırıp site yönetimlerinin her hafta en az 2-3 mesajına maruz kalıp her ay da tıkır tıkır para ödemek zorunda kalanlar elbette ki düzenlemeyle rahat bir nefes almayı düşlemekte serbesttir.
Konuyu internette yoklayınca site yönetimi nasıl düşürülür, site yönetimi nasıl kurulur, apartman yönetimi nasıl feshedilir gibi aramaların yapıldığı fark ediliyor.
Anlaşılan, bir site yönetimini değiştirmek genel kurul toplamakla oluyor fakat beğenilmeyen yönetimin toplantılarına bile iştirak edemeyecek kadar yorgun ve yoğun olan insanlarımız, yönetimi değiştirmek için nasıl bir araya gelecektir?
Bu bir araya gelemeyiş ve selamsız sabahsız, komşuluk kültüründen uzak yaşayış site yönetimlerini semirtip büyütmüştür ve işte sonunda yüce Meclis’imiz bu konuya da el atmış bulunmaktadır.
Böyle bir açığı Türkiye’deki legal sol hareketlerin fark etmemesi de bir o kadar düşündürücüdür. Sistemin çok sevdiği zararsız hatta yararsız sosyal demokrat yumuşaklığın hantallığına aldırmadan site yönetimleri üzerine bir araştırma yapıp memleketteki güzel insanların “Güzel günler” görmesi adına “Arkadaşlar demokrasi içinde sandık kanalıyla yapılacak devrimin yolu site yönetimlerini çözmekten geçer.” denilebilseydi biz bugün belki de siyasette de ekonomide de çok farklı şeyleri konuşuyorduk.
Köylerden kentlere gelip hayatımız için farklı sayfa açmaya çalışalı şunun şurasında 100 yıl bile olmadı, neyleyelim, öğreniyoruz yavaş yavaş.
UMRE, ZEKÂT, MİRAÇ VE RAMAZAN
Son yıllarda umre ibadetine yönelenlerin sayısında bir artış görür gibiyiz. Kutsal topraklara gitmeye karar verip arabasının arkasına “Umreye gidiyorum, tebrik için kornaya basın” yazan mı dersiniz, gidince Mekke’deki develerin üstünden inmeyen mi ararsınız, döndükten sonra “Tekrar nasip eyle ya Rabbi” diye sosyal medya hesabının hikâyesine ekleyen mi dersiniz, 32 kısım tekmili birden hepsi mevcut.
Mübarek olsun ama ben bu işte biraz “Hayırlı cumalar” mesajlarının soğukluğunu hisseder gibiyim.
Umre ibadeti bu kadar yoğun yapılabildiğine göre bu insanlarımız zekât verecek kazanca sahiplerse ya da sahip olunca gözlerini kırpmadan zekât ibadetini de yerine getireceklerdir demek.
Doğru dürüst çalıştıramadığımız zekât müessesesinin hakkını verebilsek ekonomimizin kanayan yarası gelir dağılımı adaletsizliğini de çözeriz gibi geliyor bana.
Ne dersiniz “Umreye gidiyorum” ve “Namaza başladım” diye arabasının arka camına yazdıranlar bir gün “Nisap miktarına ulaştım, ilk zekâtımı veriyorum, kutlamak için kornaya bas” diye de yazarlar mı?
Evet ibadet de kabahat de gizli ama zekâtı verip de gizliyorsak diğerlerini niye bu kadar gürültülü yapıyoruz? Yoksa niyetlerimizde mi bir şeyler eksik?
* * *
Bugün Miraç Kandili. Mübarek olsun. Bu demektir ki Ramazan-ı Şerif’e 1 ay gibi bir zaman kaldı. Üç aylara girince dillerde şöyle bir dua gezinir:
“Allah’ım! Recep ve Şaban aylarını hakkımızda mübarek eyle, bizi Ramazan ayına ulaştır.”
Bu duanın içinde insanın ölümlü bir varlık olduğu gerçeği de kendini hissettiriverir. Bunu fark edenler duaya şunu ekleyiverir: “Sevdiklerimizle birlikte…”
Dağın, taşın, akarsuyun, okyanusun kabul etmediği imtihanı insan yüklenince hâlimiz böyle oluyor işte! Sonra bu insan mübarek aya ulaştığında şöyle diyecek: “Nerede o eski Ramazanlar?”
Bedir Rahmi Eyüboğlu’ndan:
büyük şehirlere bağlanma Mehmedim.
öyle bir şehre yerleş ki
küçük fakat bizim olsun.
sokaklarında tanımadık yüz,
ensesine şamar atmayacağın kimse dolaşmasın.
her ağacına elin,
her karış toprağına terin değsin.
ve kuytu evlerden birinde
senden habersiz ölenler olmasın.
...
İran’da ulusal para biriminin döviz karşısında sert değer kaybetmesiyle başlayan ekonomik kriz, 18 gündür ülkeyi kanlı bir kaosa sürükledi.
Hayat pahalılığı, işsizlik ve alım gücünün çökmesi sokaklarda patladı.
Dünyanın en büyük kapalı çarşılarından biri olan Tebriz Kapalı Çarşısı’nda başlayan kıvılcım, birçok kentte çıkan sokak olaylarıyla alevlendi.
Esnaf protestoları kısa sürede rejim karşıtı gösterilere dönüştü.
İran, bugün tam anlamıyla bir yangın yeri.
Binlerce kişi sokaklarda… Güvenlik güçleriyle göstericiler arasında çatışmalar yaşanıyor.
Reuters’a göre hayatını kaybedenlerin sayısı 2 bini aştı.
İnternet kesildi. Haber akışı karartıldı. Rejim 18 gündür sokaktaki öfkeyi bastıramadı.
Bu kaosu en dikkatli izleyen, her zamanki gibi: ABD.
Washington, İran’daki kaosu stratejik fırsata dönüştürmenin hesabını yapıyor.
ABD Başkanı Trump’ın şu sözlerini unutmayın: ''Eğer protestocuları öldürürlerse, İran, ABD tarafından sert bir darbe yiyecektir''
Bu tehdit cümlesi, açık bir ön hazırlık mesajıdır.
ABD’nin ortağı İsrail Başbakanı Netanyahu da boş durmadı.
Gazze’de insanlık dramı yaşatan katil Netanyahu, ''İsrail, İran halkının özgürlük mücadelesini destekliyor'' diyerek bir de sözde insan hakları vurgusu yaptı!!!
Asıl niyetini zaten çok geçmeden ele verdi: ''Pers ulusu yakında zulümden kurtulacak, o gün geldiğinde İsrail ve İran yeniden ortak olacak''
Bu sözler, rejim sonrası İran hayalinin açık ilanı…
Tahran cephesi ise ABD ve İsrail’i doğrudan suçluyor.
İran Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi, DEAŞ militanlarının İran’a sızdırıldığını, halkı ve güvenlik güçlerini hedef alan saldırıların dış destekli olduğunu belirtti.
Bunu kanıtlayacak nitelikte, ABD savaş uçaklarının İran hava sahası çevresindeki yoğunluğu dikkat çekici biçimde arttı.
Beyaz Saray’ın X hesabından paylaştığı ''Daha yeni başlıyoruz'' ifadeleri ise açık bir tehdit.
Amerikan medyası artık ihtimalleri değil, senaryoları yazıyor.
Wall Street Journal ve Axios’a göre, Trump yönetiminin masasında üç kritik seçenek var:
-İlki, İran’ın askeri ve sivil altyapısını hedef alan gizli siber saldırılar.
-İkincisi, Starlink terminallerinin İran içine sokularak iletişim ve örgütlenmenin desteklenmesi.
-Üçüncüsü, doğrudan savaş yerine 'kinetik olmayan' yöntemler olan ekonomik ve siber operasyonlar.
ABD’nin yeni planı İran’ı içeriden karıştırmak, dışarıdan sıkıştırmak ve masaya zayıf oturtmak.
Bölgede bozulan dengeler yalnızca İran’ı değil, Orta Doğu’yu ve dünyayı ateşe atar.
Kanlı protestolarla başlayan bu süreç, sadece basit bir halk hareketi değil, yeni bir savaşın fragmanı olabilir.
...Adalet Bakanı Yılmaz Tunç Rojin'in Babasını Ankara’ya Davet Etti
Bir devletin gerçek gücü, kriz anlarında nasıl davrandığıyla ölçülür. Sadece tehdit karşısında değil; acı karşısında, kayıp karşısında, şüphe karşısında… İşte o anlarda devlet ya küçülür ya büyür. Türkiye, son dönemde verdiği reflekslerle şunu göstermektedir: Bu ülkenin adaleti güçlüdür.
Van’da yaşanan trajik bir olayın ardından Adalet Bakanı’nın babayı Ankara’ya davet etmesi, dosyanın en ileri yöntemlerle incelenmesi ve sürecin yakından takip edilmesi; Türkiye’de adaletin, sıkıca işleyen ve sahiplenilen bir değer olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu davet bir prosedür değildir. Bu davet, bir devlet anlayışıdır.
Adaletin Gücü: Sahiplenmek
Türkiye’de adalet yalnızca yargı mensuplarının omuzlarında değildir. Devletin tüm kurumlarıyla sahiplendiği bir alandır. Bakan’ın daveti, “Bu mesele bizim meselemizdir” deme biçimidir.
Güçlü adalet, dosyaları kapatan değil; soruları ciddiye alan adalettir.
Güçlü adalet, hızlı sonuç üreten ve doğru sonuç arayan adalettir.
Güçlü adalet, sessizliği dinleyen adalettir.
Bilimsel ve Kurumsal Kapasite
Türkiye bugün adalet alanında yüksek bir teknik kapasiteye sahiptir. Kriminal incelemeler, DNA analizleri, dijital delil değerlendirmeleri ve gerekirse uluslararası laboratuvarlarla iş birliği; adaletin bilimle desteklendiğini göstermektedir.
Bu, güçlü devletlerin karakteridir. Çünkü güçlü devletler delili ideolojik yaklaşımlardan azade bilimle okur.
Sahadaki Adalet: Narin Örneği
Narin için günler süren arama çalışmaları, tüm imkânların seferber edilmesi, hiçbir ihtimalin göz ardı edilmemesi… Bu tablo bize şunu göstermiştir: Türkiye’de adalet sadece mahkeme salonlarında değil, sahada da üretilmektedir.
Bu, devletin koruyucu refleksidir. Ve bu refleks güçlü devletlere özgüdür.
Sonuç: Türkiye’de Adalet Güçlüdür
Rojin için yapılan davet, Narin için verilen mücadele, yürütülen reformlar ve geliştirilen teknik kapasite birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şudur:
Türkiye’de adalet vardır.
Türkiye’de adalet çalışmaktadır.
Ve en önemlisi: Türkiye’de adalet ciddiye alınmaktadır.
Bir devlet için bundan daha büyük bir güç yoktur.
Çünkü güç, hakkı koruyabilmektir.
Türkiye bugün bunu yapmaktadır.
Ve bu yüzden Türkiye’de adalet güçlüdür.
...Halep’teki PKK/YPG varlığının sona ermesi, basit bir askerî yenilgi gibi değerlendirilemez; bu başarı, bir dönemin kapanması, bir stratejik yanılsamanın çökmesi ve Ortadoğu denkleminde sessiz ama derin bir kırılmadır.
Bu gelişme ne anlık bir kararın ne de sadece sahadaki güç dengesinin sonucudur. Aksine; uzun süre beklenmiş, doğru zaman kollanmış, diplomasiyle örülmüş ve psikolojik boyutu iyi hesaplanmış bir sürecin ürünüdür.
Süreci doğru okuyabilmek için sahayı, aktörleri ve niyetleri birlikte görmek gerekir.
Şeyh Maksud’dan Başlayan Hikâye
PKK’nın Suriye’deki ilk güçlü örgütlenme alanlarından biri Halep’teki Şeyh Maksud mahallesiydi. Esad rejimi bu yapıya yıllarca Türkiye’ye karşı bir baskı unsuru olarak göz yumdu. Savaş başladığında ise bu “göz yummanın” yerini fiilî iş birliği aldı.
Rejim-muhalif çatışmasının açtığı boşluk, PKK/YPG’ye benzersiz bir fırsat sundu. Örgüt Esad–Rusya–İran ekseniyle anlaşarak muhaliflerin kuşatılmasına destek verdi; karşılığında Halep’in bazı mahallelerinin fiilî kontrolünü aldı.
Halep böylece bir şehrin değil, bir stratejik pazarlığın nesnesi hâline geldi.
Geçici Uzlaşma, Kalıcı Gerilim
2024 Aralık ayında muhalifler Halep’e girdiğinde YPG’ye saldırılmayacağı mesajı verildi. Açılan koridorla bazı unsurlar çıktı.
1 Nisan’da YPG ile Şam arasında Halep mahallelerine ilişkin özel bir mutabakat yapıldı; 10 Mart’ta ise Suriye geneline dair daha geniş bir anlaşma imzalandı.
Ancak bu uzlaşma baştan itibaren kırılgandı.
Çünkü sahada YPG:
Gizli mühimmat sevkiyatı yaptı,
Militan transferini sürdürdü,
Mutabakatların güvenlik maddelerini fiilen ihlal etti,
Halep’i bir istikrar alanı değil, bir ileri karakol gibi kullandı.
2025 sonlarına gelindiğinde bu durum Şam açısından artık taşınamaz hâle geldi.
Halep Neden Önemliydi?
Şeyh Maksud ve Eşrefiye’nin nüfusu yaklaşık 180–220 bin aralığındaydı. Halep Valiliği’nin açıkladığı 142 bin kişilik tahliye, bu büyüklüğü teyit ediyor. Bu, Rakka’nın nüfusunun üçte birine yakın bir insan kitlesi demektir.
Yani mesele birkaç mahalle değil; bir şehir içinde ikinci bir şehir meselesiydi.
Askerî açıdan YPG’nin Halep yapılanması sınırlıydı:
Ağır silah yoktu
Gelişmiş tünel ağı yoktu
Zırhlı birlik yoktu
FPV kapasitesi düşüktü
Tecrübeli birlik sayısı sınırlıydı
Avantajı ise meskûn mahal ve yüksek sivil yoğunluktu. Stratejileri “sert karşılık vererek caydırmak” üzerine kuruluydu. Ama bu, Şam açısından sadece krizi erteleyen bir tabloydu.
Şam’ın Öğrendiği Ders: Süveyda
Şam, Süveyda tecrübesinden önemli bir ders çıkarmıştı:
Ani ve sert saldırılar istikrarsızlık üretir; kademeli ve diplomasiyle uyumlu baskı sonuç üretir.
Bu yüzden Halep’te şu strateji izlendi:
Kuşatma
Kademeli askerî baskı
Sivil tahliyeye öncelik
Medya ve diplomasiyle eş zamanlı hareket
Uluslararası tepkiyi minimize edecek tempo
Bu döngü birkaç kez tekrarlandı ve YPG’nin savunma hattı çöktü. Bir haftadan kısa sürede çekilmek zorunda kaldılar.
Psikolojik ve Diplomatik Yıkım
YPG açısından bu sadece toprak kaybı değildi.
Talepler karşılık bulmadı
Destek gelmedi
Çekilme geç kaldığı için kayıplar arttı
Örgüt içi ayrışma görünür oldu
PKK kadroları ile yerel Kürt unsurlar arasındaki gerilim açığa çıktı
Bu, bir örgütün askerî yenilgisinden çok meşruiyet ve gelecek kriziydi.
Şam ise ciddi bir uluslararası bedel ödemeden en büyük askerî başarısını elde etti ve iç meşruiyetini güçlendirdi.
Türkiye Açısından
Türkiye açısından süreç sessiz ama stratejik olarak olumlu ilerledi. Ancak bazı resmî açıklamalarda kullanılan “YPG ılımlı davrandı” söylemi sahayı yansıtmıyordu. YPG savaşı yayma blöfü yaptı, destek aradı ve sertleşti.
Halep’in temizlenmesiyle birlikte en önemli sonuç şudur:
Şam’ın “YPG ile anlaşarak hem Türkiye’den hem ABD’den kurtulma” stratejisi şimdilik çökmüştür.
Bu, Türkiye açısından sessiz ama çok değerli bir kazanımdır.
Sonuç: Bir Şehirden Fazlası
Halep’te olan biten bir şehrin el değiştirmesi değil;
Bir denklemin değişmesi, bir stratejinin iflası ve bir dönemin kapanmasıdır.
YPG’nin “yerel aktör”, “kalıcı yapı”, “zorunlu muhatap” iddiaları Halep’te çökmüştür.
Şam ise hem sahada hem diplomaside nadir görülen bir senkron yakalamıştır.
Ve belki de en önemlisi:
Ortadoğu’da bazen en büyük dönüşümler beklenmedik ama önemli yol ayrımında olur.
Halep de Ortadoğu’da o dönüşümlere büyük bir yelpaze açmıştır.
...İlk olarak muhatabım erkekler. Harun Reşit ile ilgili anlatılan bir menkıbeye göre, esir aldığı bir generale sorar “Kadınlar hayatta en çok ne ister”. General sorur soruşturur, bir bilge kadına rastlar ve onunla evlenmek şartıyla sorunun cevabını alır. “Kadınlar en çok kendi iradeleriyle hareket etmek ister” der ve hür olur. Tabi hikâyenin devamı var…
İşte bence “girişimcilik” kadının özgür iradesini ortaya çıkaran bir unsur.
Kadın girişimci kavramı çoğu zaman ekonomik bir rolü tarif eder. Oysa kadın girişimcilik, sermayeden çok cesaretle, ölçekten çok anlamla, kârdan çok iz bırakmakla ilgili. Kadın girişimci; bulunduğu yere değer katan, geçmişle gelecek arasında bir köprü kuran, üretirken dönüştüren ve kazandığını toplumla paylaşmayı bilen bir iradeyi temsil eder.
Kadın Girişimcileri Destekleme Zirvesi
Yeni Arayışlar Girişimi Platformu Derneği’nin sekiz yıldır istikrarlı biçimde düzenlediği “Kadın Girişimcileri Destekleme Zirvesi”, artık bir etkinlik olmanın çok ötesinde, kadın hareketinin hafızasına kazınmış güçlü bir buluşma noktası. 8 Ocak 2026 tarihinde Taksim Elite World Hotel’de gerçekleştirilen zirve, bu yıl “Kültürel Miras” temasını ele aldı.
Türkiye’nin dört bir yanından gelen kadın girişimciler, kendi hikâyelerini anlatırken aynı zamanda ortak bir toplumsal anlatının parçalarını da bir araya getirdiler.
Celal Toprak’ın kadınlara önderliği
Zirvenin açılışında YAPDER Başkanı Celal Toprak’ın sözleri, bu yürüyüşün fikri omurgasını bir kez daha ortaya koydu. “Artık kadınların devri olsun” cümlesi, bir temenniden çok, yaşanan küresel ve yerel krizlere karşı güçlü bir itirazdı. Erkek egemen yönetim anlayışının dünyayı getirdiği noktaya bakıldığında, bu itirazın ne kadar sahici olduğu da ortada.
Bu yoğun katılımın ve güçlü atmosferin ardında, hiç kuşkusuz Celal Toprak’ın kadın meselesine duyduğu samimi inanç da önemli bir yer tutuyor. Gazetecilik mesleğini haber aktarmakla sınırlamayan, toplumsal dönüşümün bir parçası olarak gören bu duruş; kısa süre önce kendisine Ekonomi Gazetecileri Derneği tarafından takdim edilen “Yaşam Boyu Onur Plaketi” ile de taçlandırıldı.
“Kültürel miras, geleceği inşa eden canlı bir kaynak”
Bu iradenin kurumsal mimarlarından biri olan Zirve Başkanı Senur Akın Biçer, kültürel mirası nostaljik bir değer olarak değil de geleceği inşa eden canlı bir kaynak olarak ele aldı. Kadın girişimcilerin yerel bilgiyle, tarihsel hafızayla ve kültürel kodlarla kurduğu bağın; sürdürülebilir, özgün ve kalıcı başarıların anahtarı olduğuna dikkat çekti.
Teknoloji ve yapay zekânın hızla hayatı dönüştürdüğü bir çağda, kadınların girişimlerini bu kültürel derinlikle beslemesi, zirvenin en güçlü düşünsel çağrılarından biri olarak öne çıktı.
Başarı, kollektif bir yolculuğun eseri
Zirve boyunca düzenlenen panellerde; tarımdan gastronomiye, teknolojiden sivil topluma, kırsaldan uluslararası pazarlara uzanan geniş bir yelpazede deneyimler paylaşıldı. Bu paylaşımlar, başarıyı tekil bir zirve noktası değil, kolektif bir yolculuk olarak tarif ediyordu. Kadınların birbirine omuz verdiği, birbirinin hikâyesinde kendi cesaretini bulan bir dayanışma dili hâkimdi.
Kadınların yönettiği ve söz sahibi olduğu bir dünyanın ihtimali, bu zirvede soyut bir fikir olmaktan çıkıp somut bir iradeye dönüştü.
Üreten, yöneten ve dönüştüren irade
Zirve 8. yılında, kadınlar ekonominin olduğu kadar, toplumun vicdanının da kurucu aktörleri olduğunu söylüyor. Geleceği inşa eden bu irade; doğru platformlar, samimi liderlik ve kolektif dayanışmayla buluştuğunda, ortaya güçlü ve kalıcı bir toplumsal yürüyüş çıkıyor.
Ve bu yürüyüş, her geçen yıl daha da büyüyerek devam ediyor.
Ödülü hak eden kadınlar
Gecenin en anlamlı anlarından biri ise ödül töreni. 520 başvuru arasından, alanında yetkin ve benim de olduğum 100 kişilik jüri tarafından seçilen 25 kadın ve bir gençlik komitesi, aslında bireysel başarılarıyla değil; temsil ettikleri değerlerle sahnedeydi. Gazetecilikten bilime, çevreden liderliğe, gastronomiden teknolojiye uzanan bu ödüller; kadın emeğinin ne kadar çok katmanlı ve dönüştürücü olduğunu bir kez daha gösterdi.
Ödül Alan Kadınlar (Alfabetik)
1. Aslı Tanuğur Samancı / Farkındalık Yaratma
2. Ayça Öksüz / Kadın Hareketine Katkı
3. Ayla Taşçıoğlu / Yenilikçi
4. Aylin Şen / Markalaşmada Öncü
5. Ayşe Arman / Jüri Özel Ödülü,
6. Banu Arıduru / Gastronomi Özel Ödülü
7. Berin Kileci / Üretkenlik
8. Dilek Öztiryaki / Gastronomide Başarı
9. Dr. Öykü Korkmaz / Sivil Topluma Katkı
10. Ebru Şener / Yurt Dışında Ülkemize Değer Katma
11. Emine Yılmaz / Bilime Katkı
12. Esra Üzel Yüncüler / Sosyal Girişimcilik
13. Fatma Aydoğdu / Kadın Gazeteciler Özel Ödülü,
14. Fatma Dilek Tecirli / Rol Model Olma
15. Gaye Amus / Çevreye Katkı
16. Gülnur Uluğ / Gastronomi Özel Ödülü
17. Hilal Erben / Kırsalda Başarı
18. Işılay Reis Yorgun / Tarımda Başarı
19. Meryem Betül Özkardeş / Yaratıcılık
20. Nazan Eke / Liderlik
21. Özgen Kart / Teknolojide Başarı
22. Seçil Yurtseven / Sürdürülebilirliğe Katkı
23. Sena Oğuz / Yönetime Katılım
24. Sinem Yılmaz / Topluma Katkı Sağlama
25. Sultan Tepe / Kadın Gazeteciler Özel Ödülü,
26. Zücder Gençlik Komitesi / Sivil Toplum Hareketi
...Geçen yıl İran’daydım. Yaklaşık 20 yıldır da belli sebeplerle ve belli aralıklar iranda bulundum ve oralardan geçtim. Ama geçen yıl gözlem ve analiz amacı da güden bir gezi ile İran'ı bir akademisyen olarak 10 gün boyunca gezdim. Bu gezi boyunca Tahran’dan İsfahan’a, Mahabad’tan Tebriz’e Erdebil'den Reşt'e kadar neredeyse tüm ülkeyi dolaştım. Sokakları, pazarları, üniversiteleri, kahvehaneleri ve insanların gündelik hayatını gördüm. Şunu çok net söyleyebilirim: İran’da değişim zaten başlamıştı. Hem de kimsenin dışarıdan zorlamasına, tehdidine ya da askeri müdahalesine ihtiyaç duymadan. Bugün İran üzerine konuşanların önemli bir kısmı, bu ülkeyi hâlâ 1979’un donmuş bir fotoğrafı üzerinden okuyor. Oysa sahada bambaşka bir İran var. Genç, sorgulayan, dünyayı takip eden, ekonomik olarak bunalmış ama zihinsel olarak kapalı olmayan bir toplum… En önemlisi de değişimi kendi içinden üretmeye çalışan bir toplumsal damar. Dışarıdan bakıldığında İran’daki her toplumsal hareket ya “Batı destekli” ya da “rejimi devirmeye yönelik bir kalkışma” olarak okunuyor. Bu bakış açısı, hem tembel hem de tehlikelidir. Çünkü İran toplumu değişimi bir devrim sloganıyla değil, hayatın içinden, sessiz ama kararlı biçimde inşa ediyor. Kadınların kamusal alandaki görünürlüğünden gençlerin dijital dünyayla kurduğu ilişkiye, kültürel pratiklerden ekonomik taleplere kadar bu değişim zaten akıyor.Yasaklar deliniyor, talepler yayılıyor.
Asıl mesele, İran’daki ekonomik krizdir. Ve bu kriz, dışarıdan sıkça iddia edildiği gibi yalnızca yaptırımların sonucu değildir. Yaptırımlar ağırdır, doğrudur; ama krizin temelinde ekonomik yönetim sorunu, verimsiz devletçilik, şeffaf olmayan kurumlar ve piyasa mekanizmalarının ideolojik kaygılarla bastırılması yatmaktadır. İran, ciddi bir beşeri sermayeye ve doğal kaynak zenginliğine sahip olmasına rağmen, bu potansiyeli etkin biçimde kullanamamaktadır. Enflasyonun kronikleşmesi, genç işsizliğinin artması, gelir dağılımındaki bozulma ve reel alım gücündeki sert düşüş, toplumun neredeyse tüm kesimlerinde hissediliyor. Buna rağmen İran halkı, bu krizi “dış düşman” söylemiyle açıklamanın artık yetersiz olduğunun farkında. İnsanlar daha çok hesap verebilirlik, liyakat ve ekonomik rasyonalite talep ediyor. Bu da değişimin ideolojik değil, ekonomik ve yönetsel bir zorunluluktan doğduğunu gösteriyor. Tam da bu noktada dış müdahale söylemleri devreye giriyor. İran’ı tehdit ederek, ambargoları derinleştirerek ya da askeri baskıyla dönüştürmeye çalışmak, sadece İran toplumunun iç dinamiklerini zayıflatır. Tarih bize çok açık bir şey söylüyor: Dışarıdan dayatılan değişim, içeride ya çöker ya da daha sert bir statükoyu besler. İran gibi güçlü bir tarihsel hafızaya sahip toplumlarda bu etki çok daha keskindir. Üstelik askeri ya da zorlayıcı müdahaleler, İran’daki gerçek dönüşüm aktörlerini de görünmez kılar. Üniversitelerdeki gençler, şehirli orta sınıf, kadınlar, küçük esnaf ve girişimci kesimler… Bunların hiçbiri tankla, bombayla ya da ambargo listeleriyle özgürleşmez. Aksine, dış baskı arttıkça içerideki değişim talebi “güvenlik” gerekçesiyle bastırılır.
İran bugün bir yol ayrımında değildir; bir geçiş sürecindedir. Bu geçiş sancılıdır, yavaştır ama gerçektir. Ekonomik baskılar, toplumu siyasal romantizmden uzaklaştırmış, daha somut taleplere yöneltmiştir. Bu, uzun vadede sağlıklı bir dönüşümün en önemli göstergesidir. Dış güçlerin yapması gereken şey İran’ı “dönüştürmek” değil, İran’ın kendi dönüşümüne alan açmaktır. Ticaret kanallarını tamamen kapatmak yerine şeffaflığı teşvik eden ekonomik ilişkiler, kültürel ve akademik etkileşimler, bölgesel diyalog mekanizmaları… Bunlar bombadan da yaptırımdan da daha etkilidir. Ben İran’da şunu gördüm: Değişim bağırarak gelmiyor. Slogan atmıyor. Ama sessizce yürüyor. Ve en büyük hata, bu değişimi dışarıdan zorla hızlandırmaya çalışmak olur. Çünkü bazı toplumlar dönüştürülmez; kendileri değişir.
...Bir yanda kazanmak için bütün planları yapan Fenerbahçe, diğer yanda ise “nasıl olsa kazanırım” düşüncesiyle sahaya çıkan Galatasaray vardı. Sınıfta kalan bu kez sarı-kırmızılı takım oldu. Fenerbahçe’nin yeni transferleri Guendouzi ve Musaba ayaklarının tozuyla maça çıkarken, millî takımdan dönen Nene de derbiye özel erken gelerek takımına destek oldu. Kısacası bir taraf kazanmayı çok istedi, diğer taraf ise kazanmak için hiçbir şey yapmadı. Galatasaray sahada yoktu.
Sezonun en kötü futbolunu ortaya koydu. Fenerbahçe başarıya aç, kupayı çok isteyen taraftı. Yeni transfer Guendouzi, attığı gol ve ortaya koyduğu oyunla takımının itici gücü oldu. Sarı-lacivertli ekip, Galatasaray’a alan bırakmadı. Orta sahada da üstünlük kurdu. Galatasaray üretmekte zorluk çekti.
Her şeyi bir kenara bırakalım. Geceye damga vuran hareket ise yağmur yerine poşet verilmesiydi. Fenerbahçe yönetimi kendi taraftarına yağmurluk verirken, Galatasaray yönetimi taraftarına poşeti layık gördü. Şaka değil, gerçekten poşet. Mücadele oynanırken saha içerisinde ve tribünlerde ayağımıza takılan poşetler gördük. Meğer bunlar yağmurlukmuş. Gerçekten inanamadım. Taraftarı yağmurdan poşet bile koruyamadı.
Fenerbahçe, gerçekleştirdiği transferleri bekletmeden sahaya sürdü. Galatasaray ise Şampiyonlar Ligi’ni düşünerek 28 Ocak’ta transferde düğmeye basmayı planlıyordu. Bu yenilgi ve Fenerbahçe’nin uygulaması, transfer planlamasını erkene çekebilir. Çabuk aksiyon alınması için bunun mu olması gerekiyordu? Peki, Galatasaray’a gelmek isteyen oyuncular nerede?
...CHP’ye yakın medya ‘Ekrem İmamoğlu’nun uzun süre cezaevinde yatacağını’ manşetlerine taşırken yeniden normalleşme süreci başlatan CHP yönetimi iktidarla pazarlığı sürdürüyor. Pazarlığın ana gündemi tabi ki Ekrem İmamoğlu…
Sözcü Gazetesi, geçtiğimiz günlerde attığı manşetiyle İmamoğlu’nun siyasi kariyerinin en azından seçimlere kadar bittiğini ve 30 yıl yatabileceğini savundu.
Sözcü Gazetesi’nin manşetini gören biraz medya okuryazarlığı olan kişiler ‘İmamoğlu’nun siyasi hayatı bitti’ sübliminal mesajını fark edecektir.
Manşetin yayınladığı gün CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i SZC televizyonunda canlı yayındaydı. Özel, canlı yayında her ne kadar ‘adayımız İmamoğlu’ dese bile hem muhalif medya hem de CHP yönetimi politik gerçekliği kabullenmiş görünüyor.
Özel, kesin bir dille aday değilim demiyor ve şunları söylüyor : “Benim işim doğru adayı belirlemek doğru adayın belirlenmesine katkı sağlamak. Benim işim partiye iktidar yapan genel başkan olmak. (ama o gün doğru aday siz de olabilirsiniz ) ben doğru adayın belirlenmesi için kendimi en en objektif ve bu denklemin dışında bir yerde tutmaya gayret ediyorum. Ve bu pozisyonuma devam ediyorum”
Yani aslına bakarsanız durum kabullenilmiş artık tabana anlatma aşamasına geçilmiş. Meşhur tabirle özetlersek ‘Eski kral öldü yaşadın yeni kral’ durumu.

Bu mesajlar tabana yayılırken Silivri’ye giden CHP’li milletvekillerinin bazılarının Ekrem İmamoğlu’na hiç uğramadıklarını hatırlatalım.
CHP’ye katılımları İmamoğlu sayesinde gerçekleşen isimler bile artık durumu kabullenmiş haldeler. Konuştuğum isimler, ‘O iş bitti. Ekrem başkan hata yaptı’ derken umutların tükendiğini anlatıyorlar.
Bir süre önce kendisiyle yaptığım röportajda “CHP arınmalı” mesajı veren Kemal Kılıçdaroğlu Silivri’ye giden son isimdi ve o da İmamoğlu’na uğramadı.
Ama CHP yönetimi İmamoğlu’nu cezaevinden çıkarmak için çabalamayı sürdürüyor!
TBMM’de “Terörsüz Türkiye’’ amacıyla kurulan komisyon artık rapor yazım aşamasına geldi.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ve iktidar cenahıyla görüşmelerinde ‘Komisyon raporuna destek vereceğiz’ diyen CHP, Ekrem İmamoğlu ve belediye başkanlarının tutuksuz yargılanması konusunun raporda yer almasını talep ediyor.
İnfaz sürelerinin eşitlenmesi önerisine sıcak bakılıyor ancak ortada henüz somutlaşmış bir metin bulunmuyor.
CHP ise “hukuk devletini aşındıran uygulamaların’’ düzeltilmesi amacıyla yasal değişiklik talep ediyor.
Bu değişikliklerin içinde; kamu görevlilerine hakaret suçu, örgütlü suçlar ve belediye başkanlarının yargılanması ile ilgili şartlarla kayyum uygulamalarını zorlaştıran düzenlemeler yer alıyor.
Bu başlıkların rapora girmesi için pazarlık yapan CHP yönetimi umutlu. Ancak daha önce bu taleplerin AK Parti ve MHP’nin tepkisini çektiğini hatırlatalım.
Önerilerinin kabul göreceği beklentisindeki CHP, açılım sürecine olan desteğini arttırdı. Özel her fırsatta sürecin öneminden bahsetmeye başladı.
CHP’nin önerilerinden bazıları şöyle:
- 19 Mart darbe girişimi kapsamında tutuklanmış olan tüm siyasetçi ve bürokratların derhal tahliye edilmesi
- Pişmanlık ve gizli tanık uygulamasına son verilmesi
- Cumhurbaşkanı’na ve kamu görevlisine hakaret suçları kaldırılmalı ve Cumhurbaşkanının suikast ve fiili saldırı suçu yeniden düzenlenmeli
- Kayyum uygulamasına son verilmeli
- Belediye başkanları görevleri sırasında dokunulmaz olmalı
AK Parti cephesi CHP’nin taleplerinin Terörsüz Türkiye hedefiyle örtüşmediği görüşünde.
Taleplerin karşılanması zor görünürken Meclis’te sadece kendini fesh etmiş PKK’ya özel düzenleme yapılması fikri ağır basıyor.
Yani İmamoğlu için çaba gösterilse de aslında sonuç alamayacaklarını CHP yönetimi biliyor.
***
Ekrem İmamoğlu’nun Silivri’de yoğun mesaisi devam ediyor. İlk günden bu yana ziyaretçisi eksik olmuyor. Ama vekillerin anlattığı izlenimler çok çarpıcı. Konuştuğum isimler İmamoğlu’nun cezaevindeki en büyük motivasyonunun sokak hareketlerinin kendisini özgürlüğe ve Cumhurbaşkanlığına taşıyacağı düşüncesi olduğunu söylüyor. Bu motivasyonla direncini koruyan İmamoğlu, sokaklardaki hareketin dava sürecini olumlu etkileyeceği inancını taşıyor. Ziyaret dönüşü konuştuğum isimler bu durumu şöyle yorumluyor:
“Ekrem Başkan, Fransız devrimi olacağına inanıyor. Yeni bir Bastil baskını bekliyor.”




