Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
MHP lideri Behçeli , 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü Anma Programı'nda şu ifadeleri kulanmıştı’’ Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ı tanıyınız, Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ı anlayınız, Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ı anlatınız aziz İstanbullular” demişti. Bende bir çok yorumlarımda bunun yanı sıra MHP Lideri Devlet Bahçeli’yi ve çalışmalarını iyi anlatılması gerektiğini söylemiştim.
Bahçeli’nin öncülük ettiği çalışmaların ele alındığı, editörlüğünü MHP MYK Üyesi Büşra Cin’in üstlendiği “Eserlerle Devlet Bahçeli” kitabı kamuoyuna sunuldu. Kitabın Genel Yayın Yönetmenliğini ve Editörlüğünü MHP MYK Üyesi . Büşra Cin, Bahçeli’ye takdim bölümünde şunları ifade ediyor:
“Türk milliyetçiliğinin fikrî ve kurumsal sürekliliğini kararlılıkla taşıyan, bizleri bu şuurla yetiştiren ve bugün bu büyük emaneti “Eserlerle Devlet Bahçeli” kitabı aracılığıyla geleceğe aktarma sorumluluğunu üstlenmemize imkân tanıyan; her daim yol gösterici ışığımız olan Liderimiz, Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli’ye en derin hürmet ve minnet duygularımı arz ediyorum.”
MHP Genel Merkezi’nden Ülkücü Şehitler Anıtı’na, Pınarbaşı Türklük Anıtı’ndan kültür ve inanç merkezlerine kadar uzanan yapılar; siyasi hareketin ötesinde tarih şuuru, vefa ve kimlik bilincinin taşa nakşedilmiş halidir.
MHP Siyaset Liderlik Okulu’ndan enstitülere, kütüphanelerden kültür merkezleri ve öğrenci yurtlarına kadar uzanan yapılar; Türk milliyetçiliğinin bilgi ve strateji temelli bir hareket olduğunu göstermektedir.
Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı başta olmak üzere Türkiye Alparslan Türkeş Siyaset Akademisi ve Devlet Bahçeli Vakfının yansıra TASAV ve Kamu- Sen gibi birçok kurumsal yapı; fikrî sürekliliğin, teşkilat ahlâkının ve sosyal sorumluluk anlayışının yaşayan örnekleridir.
Hilal Kart’tan askıda ekmek uygulamalarına, İl Bilge Hatun Vakfı Huzurevi ve Yaşlı Bakım Merkezi’nden üreticilere verilen desteklere kadar uzanan projeler; ülkücülüğün yalnızca sözde değil, Türk milletinin günlük hayatında karşılık bulan bir vicdan hareketi olduğunu göstermektedir.
Gazetelerden televizyon kanallarına uzanan yayın faaliyetleri; millî bakış açısının, kültürel duruşun ve fikrî mücadelenin iletişim cephesindeki yansımalarıdır.
Kitapta yer alan her çalışma, Liderimiz Devlet Bahçeli’nin vurguladığı şu anlayışı yansıtmaktadır: Gösterişten uzak, kalıcı, kurumsal, mütevazi ve doğrudan millete dokunan hizmetler.
Eserler; şahsi övünç değil, devlete sadakat, millete sevda ve davaya adanmışlığın karşılıklarıdır. Her biri, geçmişten devralınan emaneti geleceğe taşıma iradesini temsil etmektedir.
Liderimiz Devlet Bahçeli’nin her zaman ifade ettiği üzere; Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in miras bıraktığı iki temel kurum: Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkü Ocakları’dır. Tarihe geçen ve bu yönüyle kitabın sayfalarında yer alan eserlerde ve kurumsal yapılarda da ana kaynak
“Eserlerle Devlet Bahçeli” kitabının kutu ve kapak tasarımında Türk kilim motiflerine yer verilmiştir, kitap kutusu iç zemininde ise motiflerin baskısı özel bir teknikle uygulanmıştır. Kitabın her bölümü ayrı detay ve özenle tasarlanmıştır. Kurdelesinde Liderimiz Devlet Bahçeli’nin imzasına yer verilmiştir. Eser yalnızca bir tasarım değil; bir düşüncenin, bir inancın ve bir vizyonun sembolik haritasıdır.
Son söz olarak tarihe not düşecek bu eseri okuyanalar elbette Bahçeli eserlerinin arasına TERÖRSÜZ TÜRKİYE’yi de ekleyeceklerdir.Evet iyi anlamak ve iyi anlatmak gerekli…..
Terörsüz Türkiye Komisyonu’nda 21. toplantının ardından başarılı bir aşamaya gelindi. Türkiye’nin terör sorunu bir daha ortaya çıkmayacak şekilde kökten çözülüyor. Dünyanın en kanlı terör örgütü iktidarın başarılı stratejisi ve tüm siyasi partilerin attığı imzalar ile tarihe karışıyor.
Muhalefet terör konusunu hak ve özgürlükler bağlamında değerlendirirken komisyon yönetimi ve iktidara bu yönde baskı uyguluyor.
Tüm bu adımlar yeni ve önemli bir soruyu da beraberinde getiriyor. Anayasa değişikliği olur mu? Olursa muhalefet nasıl bir tutum sergiler?
“BİZİ DIŞARIDA BIRAKACAK BİR SÜRECİ KABUL ETMEM”
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, verdiği bir röportajda anayasa ile ilgili şunları söyledi: “Bu iktidarla bir anayasa yapmaya niyetimiz yok. Ama anayasa değişikliği diye neyi getirecekler, gerçek niyetleri ne bunları görmek lazım. Bizi dışarıda bırakacağı bir sürece liderlik etmesini kabul etmem.”
Özel’in daha önce ‘bu iktidarla değil anayasa menemen bile yapmam’ dediğini de hatırlatmak isterim.

MENEMENDEN ANAYASAYA
Gelin aylar öncesine gidelim. TGRT Haber ekranlarında, anayasa değişikliği söz konusu olursa CHP masaya oturur değerlendirmesi yapmıştım. Daha ortada anayasa değişikliği ihtimali bile yokken bunu nasıl söylersin diyen yorumları duyar gibiyim.
“İLK 4 MADDE DIŞINDA KIRMIZI ÇİZGİMİZ YOK”
Meclis kulislerinde pek çok siyasi ile diyalog halindeyiz. Özel’in ‘kesinlikle olmaz’ dediği anayasa değişikliği için nabız yokladığımızda CHP yönetiminden bazı isimler, ‘İlk dört madde dışında bir kırmızı çizgimiz yok’ yorumunu yapıyordu.
Yorum sadece bu cümleyle bitmiyor, “Cumhur ittifakı ilk dört maddeyi değiştirmeyeceğini açıkladı. O nedenle diğer başlıklar konuşulabilir”
HER ŞEY İMAMOĞLU İÇİN
Ben halen CHP’nin anayasa masasına oturacağını düşünüyorum. Çünkü ne yazık ki tek bir gündem maddeleri var o da Silivri’deki Ekrem İmamoğlu…
100 yıllık partinin terör sorununa bakış açısını da yeni bir anayasaya karşı alacağı tutumu da İmamoğlu’na endekslemiş durumdalar.
Özel’in ‘Bizi dışarıda bırakacak sürece liderlik etmesini kabul etmem’ sözleri de masaya oturmak için yeşil ışık yakmasa da sarı ışık yaktığı ya da kapıyı tam olarak kapatmadığı anlamını taşıyor. CHP yine pazarlık peşinde gibi duruyor.
Ancak gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açıklamalardan ve bugüne kadar ki politikalarından devlet meselelerini kişilere endekslemek söz konusu bile olamaz. Bu anlamda CHP’nin çabalarının boşa çıkacağı ve istediğini alamayacağı net.
İmamoğlu ve arkadaşları için başlayacak olan yargılama sürecinin nasıl sonuçlanacağına mahkemeler kanıtlar ışığında karar verecektir.
CHP yapılan operasyonları ‘siyasi’ olarak yorumlarken, Türkiye’nin en önemli ‘siyasi’ konularını yani anayasa, terör gibi konuları kullanmaktan çekinmemesi de gerçekten ilginç.
YENİ BİR TASLAK SUNULMAYACAK
AK Parti ve MHP’nin iki seçimdir en büyük vaadleri sivil yeni bir anayasa. Ancak Meclis aritmetiği bu değişikliği zorlaştırıyor. Hatta bazı parti kurmayları “Bu Meclisten yeni Anayasa çıkmaz” yorumu yaparken en dikkat çeken açıklama Ak Parti’nin iki numaralı ismi Hayati Yazıcı’dan geldi. Anayasa çalışmasının sürdüğünü anlatan Yazıcı, Meclise bütün bir anayasa taslağı sunmayacaklarını söyledi. CHP iktidarla pazarlık hazırlığı yaparken gelen bu açıklama dikkat çekiciydi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP ile ilgili son yorumunu da hatırlatmak isterim;
“Sayın Kılıçdaroğlu'nun dönemine bakıyoruz. Bu dönemden çok daha farklı. O dönemde de CHP ile siyaset zemininde kıyasıya yarıştık. Milletimizin desteğiyle de hamdolsun biz bu yarışların hepsinde de ipi göğüsledik. Herhangi bir sıkıntı yaşamadık. Fakat şimdi CHP'nin içine düştüğü durum siyasetin dinamikleriyle açıklanamayacak kadar karmakarışık. Ayak oyunları, malum hançerler, parti içi komplolar, CHP'nin siyasette oturduğu zemini bir hayli kaydırdı. Bunu sadece vizyonsuzluk, beceriksizlik ve basiretsizlik olarak açıklamak mümkün değil. Ama ortalık gerçekten kötüye gidiyor. Sayın Genel Başkan gittiği her yerde sadece şahsıma ve arkadaşlarıma hakaret üstüne hakaretler yağdırıyor. Bu hakaretlerle sen bir yere varamazsın ki. Onun için de biz CHP'nin içine düştüğü bataklıkla ilgilenmiyoruz. Sadece işimize bakıyoruz. Yolumuza da böyle inşallah devam ediyoruz.”
Aradan neredeyse bir hafta geçti ama CHP’ye yakın medyaya peş peşe demeçler veren Özgür Özel, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a cevap vermedi. Bakalım Özel, Erdoğan’a cevap verecek mi?
...İstanbul’un derinliklerinde doğan bir tarım anlayışı
İnsanlık tarihi boyunca, toprak bizim ana kaynağımız, tarlalar ise yaşamımızın can damarları oldu. Binlerce yıldır insan, toprakla el ele vererek kokusunu içine çekerken gelecek için hep umut yeşertti.
Fakat şehir büyüdükçe o toprak azaldı, göller kurudu, nehirler çekildi ve gölgeleri uzayan gökdelenlerin gölgesinde kök salacak alanlar daraldı.
İşte bu dönüşümün tam da göbeğinde, İstanbul Kapalı Dikey Tarım Uygulama ve Araştırma Merkezi yükseliyor: Eksi 8. kat bodrumda doğan yeni bir tarım hamlesi.
Geçtiğimiz cumartesi günü ALKO Okulları’nda, Celal Toprak başkanlığında düzenlenen 18. Küresel Isınma Kurultayı, iklimin nabzını tutan önemli bir buluşmaya sahne oldu.
Kurultayın açılışında söz alan İstanbul İl Tarım ve Orman Müdürlüğü İl Müdür Yardımcısı Murat Levent, konuşmasına şehrin derinliklerinde filizlenen bir umut hikâyesiyle başladı. İstanbul’un kalbinde, yerin metrelerce altında kurulan Kapalı Dikey Tarım Uygulama ve Ar-Ge Merkezi’ni anlatarak, tarımın artık yalnızca toprağın yüzeyinde değil; bilimin, teknolojinin ve iradenin ışığında her koşulda yeşerebildiğini vurguladı.
Bu merkez, dünya ölçeğinde hayatın topraktan öteye uzandığı bir ekosistemi temsil ediyor. İstanbul Kâğıthane’de eksi 30 metre kotunda, derinlikte başlayan yeni bir üretim öyküsü.
Artık tarımın da aşağıdan yukarıya büyümesine tanıklık ediyoruz.
Dikey Tarım: Neden bir zorunluluk değil de bir gereklilik?
Uzmanlara göre insan nüfusu 2050’ye gelindiğinde yaklaşık 10 milyara yaklaşacak; dünya genelinde şehirleşme ise hızla artıyor. Geleneksel tarım sistemleri artık bu taleple başa çıkmakta zorlanıyor. İklim değişikliği, kuraklık, toprak erozyonu gibi tehditler, mevcut tarımsal üretimi olumsuz etkiliyor. İşte bu noktada dikey tarım, sıradan bir teknoloji değil, insanlığın sürdürülebilir gıda arzını korumak için geliştirilmesi gereken bir sistem.
Dikey tarım, bitkileri yatay tarlalarda değil, çok katlı sistemlerde yetiştirir. Bu yapı, bir metrekareden çok daha fazla ürün alınmasına imkan sağlar. Geleneksel tarlalarda yılda bir ya da iki hasat yapılırken, dikey tarım sistemlerinde yıl boyunca düzenli döngülerle 10–12 kez ürün alınabilir. Bu sadece üretimi artırmakla kalmaz; aynı zamanda tüketiciye daha taze ve yerel ürünler sunar; çünkü üretim şehir merkezinin tam içinde gerçekleşir.
Ayrıca bu tür üretim; iklim, hava durumu, mevsim dalgalanmaları, böcek istilaları ya da toprak hastalıkları gibi tarımın ezeli sorunlarından bağımsız bir sistem sunar. Kontrollü çevre koşulları sayesinde her bir bitki bireysel bakıma cevap verir ve kaynaklar verimli bir şekilde kullanılır.
Su: Çölleşen dünya için altın değerinde bir kaynak
Dünya üzerindeki tatlı su miktarı sınırlı, ancak insanlık suyu giderek daha yoğun tüketiyor. Tarım, dünya su kullanımının yaklaşık %70’ini oluşturuyor ve bu oran birçok bölgede su kıtlığı riskini tetikliyor. Geleneksel sulama sistemleri yaygın buharlaşma ve taşkın kayıplarına neden olurken, dikey tarım suyu kapalı döngü sistemlerinde daha hassas ve verimli bir şekilde kullanır.
Kapalı dikey tarım sistemlerinde su bitkinin köklerine direkt ve tam ihtiyaç kadar verilir. Fazla su toplanır, filtre edilir ve yeniden kullanılır. Bu tür yeniden dolaşım sistemleri, su kullanımını geleneksel tarıma göre %90–95 oranında azaltabilir. Bu sadece su tasarrufu sağlamakla kalmaz, aynı zamanda topraktan suya karışan gübre ve pestisitler sorununu da ortadan kaldırır.
Enerji ve kaynak verimliliği
Dikey tarımda her şey kontrol altında: ışık, nem, sıcaklık ve besin. Doğal güneş ışığı yerine LED aydınlatmalar ve sensörler devreye girer, fotosentez maksimum düzeyde desteklenir. Bu sistemler toplam enerji tüketimini artırsa da LED teknolojisinin verimliliği ve doğru planlama, bu maliyeti azaltabilir. Ayrıca yenilenebilir enerji kaynaklarıyla entegrasyon, karbon ayak izini daha da düşürme potansiyeline sahiptir.
Bu kontrol sistemleri sayesinde, aynı alanda belki yüzlerce farklı mikroiklim oluşturulabilir; farklı bitki türleri aynı yapının içinde kendi ideal koşullarında yetişebilir.
Bir vizyon ve manifesto
Klasik tarım anlayışına karşı bu merkez, üretimi yukarı doğru taşır. Böylelikle bir alanda daha fazla üretim, daha az kaynak kullanırken daha fazla katma değer oluşturur. Bu yaklaşım, yerel ürün arzını artırmakla kalmayıp aynı zamanda Türkiye’nin su, toprak ve gözetim açısından kritik kaynaklarını korumaya hizmet eder.
Bu yapı, sıradan üretim tesislerinden çok farklı, çünkü sadece üretim yapmaz; aynı zamanda bir araştırma ve eğitim merkezidir. Yeni teknolojilerin denenmesi, üretim modellerinin optimize edilmesi ve bu vizyonun yaygınlaştırılması için bir laboratuvar görevi üstlenir.
Özetle, İstanbul Kapalı Dikey Tarım Uygulama ve Araştırma Merkezi, sadece bir tarım tesisinden ibaret değildir; o, bir vizyonun somutlaşmış hali. İklim ve coğrafyadan bağımsız bir üretim modeli inşa etme arzusu… Şehrin ortasında, topraksız bir üretim modelini hayata geçirme cesareti… Ve bu modelin ulusal tarım stratejilerine entegre edilmesinin öncüsü olma iddiasıdır.
...
Bu sezon Süper Lig’de ikinci mağlubiyetini yaşayan Galatasaray’a VAR çelme takmaya devam ediyor. Ligin ilk yarısında Kocaelispor deplasmanında VAR’dan golü iptal edilen sarı-kırmızılıların, bu kez Konya deplasmanında nizami golü iptal edildi. Her iki maçta da skandal hakem hatalarıyla karşı karşıya kalan Galatasaray’ın bu sezon 6 puanı güme gitti!
Hakemden bağımsız, dün oynanan Konya mücadelesindeki kadro tercihi de bence hatalıydı. Okan Hoca’nın rotasyondan ziyade oyuncuların yerlerini değiştirmesi, üretkenlikte takımı zora soktu. Örneğin Sallai’nin sol kanatta oynaması… Diğer hata ise Barış ve Lang’ın aynı anda yedek tutulması. Bunun üzerine Torreira’nın da kenarda olması!
İkinci yarı ağrıları nedeniyle oyundan alınan Icardi’nin, Barış, Lang ve Torreira’nın olduğu denklemde forma giymesi daha verimli olurdu. İlk 45 dakikada Icardi bu oyuncularla oynasa, topla daha fazla buluşup maçın kaderini değiştirebilirdi. Osimhen tedbir amaçlı riske edilmedi, Konya’ya götürülmedi. Peki, Icardi yerine neden Barış başlamadı?
Boynunda ağrı hisseden Icardi, geçtiğimiz sezonlarda iğneyle 90 dakika maç tamamlamadı mı? Kadro tercihinin ve değişikliklerin doğru olmadığı aşikâr. Okan Hoca bütün sorumluluğu üstlendi ve eleştirilere göğüs gerdi, tebrik ediyorum. Bu çok iyi bir şey. Fakat Galatasaray yönetimi uyumaya devam ediyor. Önce Kocaeli, sonra Konya! Peki ya sıradaki durak neresi olur?
...Masamda son döneme dair kapsamlı bir medya ve teknoloji raporu duruyor. İçinde pek çok veri var ama bir tanesi uzun süre zihnimi meşgul etti. Raporda, “insan artık gününün ortalama on üç saatini teknolojiyle geçiriyor” diyor.
On üç saat.
Yani bu raporun istatistiklerine göre şayet uykuyu da düşerseniz, geriye kalan zamanın büyük kısmı ya bilgisayar ya da telefon ekranlarının içinde bir hayat geçiyoruz anlamına gelir.
Şahsen bir medya yöneticisi olarak rakamlarla yaşamaya alışığım. Ölçek, erişim, hız… Ancak bu sayı veya değerler çok farklı geldi bana... Çünkü burada konuştuğumuz bir trafik verisi değil, doğrudan insanın hayatıyla ilgili.
Kendi kuşağım olan seksenliler hatta doksanlılar için bir bilgisayar ekranına bakmak bir araçtı. Oturup bir yere bakar, işimizi görür sonra da düğmesine basar kapatır başka işlerle uğraşırdık. Şimdi ise zamanın kendisi ekranın içinden akıyor dostlar... Sabah gözümüzü açtığımız andan gece yastığa başımızı koyduğumuz ana kadar da o akışın içindeyiz. Haber, mesaj, video, yorum… Gün bölünüyor, dikkatlerimizin yönü de sürekli değişiyor!
Peki, bu medya sektörünün büyüdüğünü mü gösteriyor? Bence bu tabloyu sadece sektörün büyümesi olarak okumak yanlış olur. Hatta eksik olur. Zira insanlar artık tek bir anda yaşayamıyor. Bedeni bir yerde, aklı, zihni başka bir yerde. Aynı gün içinde onlarca farklı dünyaya girip çıkıyor.
Aslında bu raporun verilerine bakınca şunu düşünüyorum. Bu veriler biz medya yöneticileri açısından ağır bir sorumluluk demek değil midir?
Yahu düşünsenize, bir insan gününün on üç saatini ekranlarla geçiriyorsa, orada karşılaştığı her içerik onun ruh haline dokunuyordur illaki. O insanın gün içindeki sabrını, bakışını, hatta yakın ilişkilerini bile etkiliyordur bence. Buna göre, medya insanlara yalnızca bilgi vermeyip, insanın ruh dünyasının, zihin dünyasının adeta bir parçası hale gelmiş oluyor.
Benim için mühim olan, o saatlerin kaç tanesinde göründüğümüz değil, o saatlerin sonunda insanda ne kaldığını bilmektir doğrusu... Çünkü evet her şey hızlanabilir. Daha çok üretmek mümkündür. Hız arttıkça, insanın soluklanabileceği alan daralıyor. Bu dengeyi gözetmezsek, ekran süresi artar elbet de değer de beraberinde azalmaz mı sizce? Ben mi yanlış hesap yapıyorum?
Bilemiyorum, önümüzdeki yıllarda teknoloji daha da gelişecektir. Hatta ara yüzler değişip, yeni araçlar da hayatımıza girecektir. Hatta ve hatta hayatlarımız tamamen teknolojik bir yapıya da girebilir. Bence değişmeyen tek şey, insanın sınırlı zamanıdır.
Şayet bizler insanın zamanına saygı duymazsak, onlar bize değer verir mi? Bunu kendime not düşüyorum. Evet, bir medya kurumu için itibar, o kıymetli zamanı hoyratça tüketmemekle başlamalı bence.
Bizim gayemiz, o “on üç saat”in içinde sizi sadece rakamlardan ibaret görmeyip, ruhunuza dokunacak bir pencere açabilmektir. TGRT’nin, Türkiye Gazetesi’nin Mavi Kadın’ın sayfalarında hayata, insana huzur ve güven veren yaşanmış hikayeler; özel haberlerimizin taşıdığı o sarsılmaz dürüstlük, insanı odağına alan her satırda dışarıdaki insanın o meşhur yoğun akışı içinde nefes alacak bir berraklık sunabilmişsek ne mutlu bize.
Eğer günün sonunda zihninizde bir parça sükunet, kalbinizde bir parça güven bırakabiliyorsak, işte o zaman gerçekten doğru bir iş yapıyoruz demektir.
Biz sadece ekranları doldurmak için değil, o ekranların arkasındaki insanın hayatına değer katmak için de buradayız.
Bu yolculuğumuz bu berraklığı koruma sözüyle devam edecek.
Haftaya aynı samimiyetle tekrar görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.
...Son dönemde konuşan bir yapım Masumiyet Müzesi. Selahattin Paşalı, Eylül Lize Kandemir ve Oya Unustası başrolünde yer alıyor. Eylül Kandemir bu rolü alabilmek için tam 14 kez deneme çekimi yapmış. Aslında bu dizide hep aynı oyuncular yerine birilerine şans verildiğinde ne kadar inandırıcı, ve iyi oyuncuların çıkabileceğini gördük. Oya Unustası doğal yüzü ve sade oyunculuğuyla herkesi kendine hayran bıraktı.
Henüz geniş kitlelerce tanınmayan oyunculara alan açılması bence dizinin daha da merak edilmesine neden oldu. Bu tercih risk gibi görünse de, aslında hikâyenin inandırıcılığını güçlendiren en önemli unsur. Tanıdık yüzlerin getirdiği ezber bozuldu, herkes Eylül Liza'ya "Füsun" dedi.
Yeni isimlere şans verildiğinde neler olabileceğini bu dizi de gördük bence. Doğru yönetmenlik, doğru atmosfer ve güçlü oyuncu kadrosu yapımın inandırıcılığına katkı sağladı. Seyirci, “oynuyorlar” demedi, herkes kurgu ile gerçeği zaman zaman karıştırdı.
Selahattin Paşalı tam bir dönem oyuncusu. Ancak kadın oyuncuları Oya Unustası ve Eylül Liza Kandemir adeta bu dizide şov yaptı. Geçmişin tozunu yutup gelmişler gibi oynadılar. Oyuncular doğru yönetmenle birlikte adeta oyunculuk resitali sergiledi. Bazen herkes işini yapmalı. Kast oluştururken, birilerinin tanıdığı, arkadaşı yerine hangi rol kime daha uygun bu tartılmalı.
Masumiyet Müzesi'ndeki sinematografi görsellere de dikkat çekilmezse olmaz. Burada da Zeynep Günay'ın katkısı es geçilmemeli. İnce detaylarla işlenmiş karakterler, dönem atmosferi seyircisi tarafından tam not aldı.
ABD ile İran arasındaki nükleer konulu dolaylı müzakerelerin ikinci turu, Cenevre’de resmi olarak 'olumlu' mesajlarla tamamlandı.
Ancak bu olumlu sinyaller, tam bir güven tesis edildiği anlamına gelmiyor; daha çok diplomatik pozisyon alma ve kamuoyu algısı yaratma stratejisi olarak okunuyor.
Washington yönetimi, saldırı seçeneğinin hala masada olduğunu açıkça belirtiyor.
Bu arada ABD’nin Orta Doğu’ya ciddi bir askeri yığınak yaptığı dikkat çekiyor!
ABD medyasına konuşan kaynaklara göre, Washington’un İran ile müzakerelerde taleplerini reddetmesi durumunda ''sürekli bombalama harekatı'' başlatmaya hazır olabileceği öne sürüldü.
Hatta bu saldırının Venezuela’ya yapılan saldırıdan bile daha kapsamlı olacağı iddia ediliyor.
Bazı analizlere göre, ABD’nin bu askeri varlığı bir blöf değil; aksine diplomasi başarısız olursa uygulamaya konulabilecek gerçek bir askeri plan olabilir.
Nükleer programı görüşmelerde ön planda olsa da mesele sadece bununla sınırlı değil.
Masada nükleer denetim mekanizmaları, yaptırımların kapsamı, bölgesel milis grupların rolü, İsrail faktörü gibi başlıklar var.
ABD’nin hedefi yalnızca nükleer sınırlama değil, İran’ı kontrol altına alarak bölgedeki stratejik dengeyi kendi lehine çevirmek.
Buna karşılık Tahran, rejimin bekası ve yaptırımların kaldırılmasını ön koşul olarak görüyor.
Masada görünmeyen iki önemli aktör daha var: Çin ve Rusya.
İran, Batı yaptırımlarından korunmak için Pekin ve Moskova ile ekonomik ve askeri iş birliğini artırıyor.
Bu nedenle ABD, İran’ı tamamen bu blok içine itmemeye çalışıyor.
Bu gelişmeler, Türkiye gibi bölgesel aktörlerin jeopolitik konumunu daha kritik bir hale getiriyor.
Taraflar arasında belirli ilkeler üzerinde anlayış sağlansa da İran’ın uranyum zenginleştirmeyi durdurmayı reddetmesi gibi kritik ayrılıklar devam ediyor.
ABD, askeri varlığını artırırken Tahran da Hürmüz Boğazı’nda canlı atış tatbikatlarıyla güçlü bir mesaj verdi.
Diplomasi sürerken satranç tahtasında taşlar hala sert hamlelere hazır durumda.
...Ramazanın geldiğini fırından aldığımız imsakiyeden önce İsrail’in Gazze’ye saldırılarını şiddetlendirmesinden anladığımızdan beri “Nerede o…” diye başlayan soruyu da sormaz olduk.
Oruçlu hâliyle yüzünü asıp daha da sinirli olanların 1 ay boyunca toplum içine karışmamaları ve mübarek ayın kötü bir yüzü olmalarını önlemek üzerine bu ramazan da henüz bir çalışma yapılmamışken neyse ki bir avuç işletme işe başlama ile paydos saatlerini düzenleyerek yüreklere bir parça da olsa su serpiyor.
Bu vesileyle de olsa insan bu mübarek günlerin; paylaşmak, yokluğu bilip bunu yaşayana ulaşmak, nefsi terbiye etmek ve bunların yanında hızlı yaşamaktan ötürü geride kalan ruhu durup beklemek için bir arınıp durulma, kendine gelme anlamı taşıdığını anlar belki.
* * *
Necip milletimiz yıllardan beri “Dünyada mekân, ahirette iman.” diye diye konut piyasasını sürekli canlı tutarken ev-bark sahibi olanlar, iman konusunun ahiretteki karşılığından emin olamadığı için bunun tedirginliğini yer yer davranışlarıyla belli eder.
Bu tedirginlik, namazda huşu olarak kendisini göstereceği yerde bir teknoloji harikası olan ve son 25 yıla damgasını vuran zikirmatiğe abanıp bunun tuşunu alev aldıracak hamleye götürmüştür ahir zaman Müslümanını.

Ahiretteki imanı garantilemek için Mekke’deki develere binip sosyal medyada paylaşmak ve araçların arka camlarına “Umreye gidiyorum, namaza başladım tebrik etmek için kornaya bas” yazmak da başvurulan yöntemler arasına giriverir.
PARAYLA İMAN KİMDE?
Elbette parayla imanın kimde olduğunu bilmek kolay değildir fakat dünyada mekân arayışına düşerken bir ömür bırakan insanlarımız, bunu başardıktan sonra evlat ve torunlar için de ayrı bir çalışmaya yoğunlaşır.
İnsanımızın bu stratejisi, konut piyasasının sırtını kolay kolay yere getirmez, demir-çimento fiyatını da hatırı sayılır bir seviyede tutarken müteahhitleri de dört köşe yapar ve aslında bilmeden hastanelerdeki kuyrukların da uzamasına neden olur. Çünkü enflasyonun yerinde durmayıp fırıl fırıl gezdiği ülkelerde mekân edinme isteği pek ucuza mal olmaz, bunu isteyen de sadece para ve ömür değil, sağlık da verir.

“Dünya= Mekân, Ahiret= İman” formülasyonunun Türkiye’deki depremlerde yapıların kolayca yıkılmasını ve binlerce can kaybını engelleyememesi de yaman bir çelişkidir ancak bunun üzerine üniversitelerin İlahiyat ve Mühendislik fakültelerinde herhangi bir tez hazırlanmamıştır şimdiye kadar.
İman konusunda kuvvetli ancak mekân konusunda talihsiz olan emekçilerse gece gündüz demeden çalışmalarına karşın ülkedeki gelir gider dağılımının acımasızlığını maaşlarında gördüklerinde Volkan Konak şarkısında geçen “Bu dünyadan fayda yok, öteki de şüpheli” sözleriyle hem tebessüm eder hem de “Hakikaten öteki dünyadaki hâlimiz nice olur?” diye kederleniverir.
RAMAZANDA YAYLANAN TACİRLER
Dünyada mekân üstüne mekân sahibi olup bazı doymak bilmeyenlerdeyse ne hikmetse ramazan gelince bir yaylanma başlar.
Ellerini ovuşturan ve 1 Mayısları bölücü bir propaganda günü olarak gören bu zevat, mübarek aydaki tüketim artışını da çok iyi bir fırsat olarak görür.
Her mübarek ay yaptıkları fiyat hilesi Ticaret Bakanlığı denetimleriyle ortaya çıkar. Yine bakanlık, birçok marketle fiyat artışına gidilmemesi konusunda özel bir çalışma yürütür. Ve bunlar, 11 ayın sultanının gölgesi henüz üstümüze düşmeden olur.
İşte bundan 1 hafta önce tavuk fiyatlarına ani bir zam yapılması da ihtimal ki böyle bir yaylanma sonucunda gerçekleşti.

Ramazan ayının geleceğini duyan tavuklar, hapsedildikleri yerlerden kıpırdamadan ve bir gün bu çiftliğin sahibi olacaklarını asla düşünmeden büyütüldükleri işletmelerden firar edip yönetime de “Siz bu satırları okurken biz çok uzaklarda olacağız.” diye bir not bırakmış da tavuk köküne kıran girmiş gibi firmaların yüzde 15’lik zammı fiyatlara yansıdı.
Neyse ki bakanlık, tavukta ihracatı yasakladı ve vatandaşın tavuk etine daha pahalı erişiminin önüne geçildi. Bu hamleyi özetlerken “Müslüman’ı Müslüman’dan koruma” desek bilmem zülfüyâre dokunur muyuz? Kırmızı etin 1 yılda neredeyse yüzde 100 artması nedeniyle tavuk etine yapılan hücum üzerindeyse henüz durulmuyor.
Elbette ramazan, tavuk ve dana etinden, her yıl aynı şeyleri söyleyip yüklü ücretler alan televizyon hocalarından, hurma fiyatından, Amerikan kolalı sofralardan, lüks otellerde verilen ve yoksulların yiyemediği çeşit çeşit yemeklerden, esnaf lokantalarındaki iftar menülerinden ibaret değildir.
Bir deistten “Hem açları anlamaktan bahsediyorlar hem de sahura kadar tıkınıyorlar.” sözünü duyduğumda “Bu değil,” diyebilmiştim “Ramazan bu değil ama Müslüman da bu değil!”
Galiba işin sırrı, imanı ahirete bırakan anlayışımızda. Şu dünyada mekân ve para delisi olduğumuz kadar imanın hakkını pazarlıksız verebilseydik ramazanları gaddar kapitalistlerin kârına kâr kattığı bir ortam hâline de getirmezdik, inançsızların haklı eleştirilerine neden olan ortamı da yansıtmazdık. Her şeye karşın inanç ve ümitle hayırlı ramazanlar...
Sezai Karakoç’tan:
Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslam baharı
Es insan ruhuna inip yüce ilham dağından
Kevser içir, âbıhayat boşalt kristal bardağından
Susamış ufuklara insan kalbinin ufuklarına
...Galatasaray bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde tarih yazmaya devam ediyor. Zorlu rakiplerinden Liverpool’u mağlup eden Galatasaray, Atletico’dan puan aldı ve Juventus’u 5’ledi. Yeni akım ne olacak? Durun, ben söyleyeyim: Juventus eski Juventus değil! Fakat gerçekler öyle değil. Kaçırdıkları bir nokta var: Galatasaray eski Galatasaray! Tıpkı UEFA Kupası’nı kazandığı dönem gibi.
Dün gece İtalya devine sahayı dar etti sarı-kırmızılı takım. Okan Hoca, ilk yarıyı geride kapatıp soyunma odasına giderken ikinci yarı değişiklik yapacak mı diye düşünülüyordu. Ancak aynı kadroya güvendi ve sahaya öyle çıktı. Harika bir geri dönüşe imza attı. Galatasaray, play-off turunun ilk ayağında Torino’ya rahat bir skorla gidecek. Okan Hoca ise Spalletti’ye adeta ders verdi. Oyuna müdahalesi oldukça yerindeydi. Oyuncularına güvendi, maçtan bir an olsun kopmadı. Dün gece takımın içinde tek sırıtan isim Yunus Akgün oldu. Sara maçın adamı seçildi. Son haftalarda performansı gittikçe artıyor. Okan Hoca’nın kesemeyeceği isimlerden biri hâline geldi. Osimhen ise enerjisi ve ön alan baskısıyla neredeyse bütün gollerin içindeydi.
Yeni transfer Noa Lang ise eski takımlarında olduğu gibi Juve’ye ders verdi. İki golle sahne aldı ve kalitesini gösterdi. İtalya’daki rövanşta da mutlaka Noa sahada olmalı. Hollandalı futbolcu çok kısa sürede takıma uyum sağladı. Sezon sonunda Galatasaray 30 milyon Euro’yu hazırlamalı. Barış Alper’i de unutmamak gerek… Juventus’un sol tarafını felç etti. Sürekli baskıyla hataya zorladı. Galatasaray unutulmayacak bir zafere imza attı. Torino’da görüşmek üzere…
...📌 Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanı İbrahim Kalın’ın, "MİT 2025 Faaliyet Raporu" takdim yazısı, Türkiye istihbarat mimarisinin nasıl konumlandığını, hangi stratejik eksenlere yaslandığını ve hangi küresel dönüşümlere yanıt ürettiğini ortaya koyuyor.
Metnin ilk bölümü kavramsal bir çerçeve sunuyor.
2025'i "küresel normların zedelendiği", "uluslararası düzenin kriz çözme kapasitesinin zayıfladığı", "jeo-ekonomik rekabetin sertleştiği" ve "teknolojik risklerin katlandığı bir dönem olarak tanımlayan Prof. Kalın, Türkiye’nin tehdit algısının klasik askerî güvenlikten çıkarıp çok katmanlı hibrit güvenlik paradigmasına taşındığını gösteriyor.
Metinde kullanılan “denge ve tahkimat” ifadesi kritik.
"Denge" ifadesi, bölgedeki ve dünyadaki savaş ve savaşa evrilebilecek krizlerde arabuluculuk ve doğrudan taraf olmadan manevra alanı yaratma pratiği olarak kendisine anlam buluyor.
"Tahkimat" kavramından ise, "Terörsüz Türkiye süreci", "iç güvenlik–dış tehdit entegrasyonu", "casusluk faaliyetlerinin deşifresi" ve dezenformasyonla mücadele alanlarında yapılanların verdiği mesajı anlıyoruz.
Bu çerçevede Türkiye'nin kendisini, “reaktif savunma devleti” olmaktan çıkarıp “denge kuran merkez güç” olarak konumlandırmaya çalıştığı söylenebilir.
Metinde “Terörsüz Türkiye” yalnızca güvenlik başarısı olarak değil, bir stratejik kazanım olarak sunuluyor.
İstihbarat perspektifinden bakıldığında bu, MİT’in yalnızca operasyonel bir kurum değil; ulusal strateji üretim sürecinin aktif bir aktörü haline geldiğini gösteriyor.
Metnin en güçlü vurgularından biri “istihbarat diplomasisi”. Bu vurgu, MİT’in artık yalnızca bilgi toplayan değil, müzakere mimarisinde aktör olan bir servis kimliğine büründüğünü gösteriyor. Bu, 2010 sonrası Türk istihbarat doktrininde gözlenen dönüşümün kurumsallaştığına işaret ediyor.
Belki de metnin en stratejik bölümü teknik istihbarat vurgusu. Bu liste, MİT’in HUMINT ağırlıklı yapısıyla birlikte çok katmanlı teknik istihbarat ekosistemine geçtiğini gösteriyor. Metindeki “emsal servisler arasında farklı noktaya taşıma” ifadesi ise doğrudan bir meydan okuma ve rekabet iddiası olarak göze çarpıyor.
Metin bütüncül olarak okunduğunda Türkiye’nin istihbarat konumu şu cümlelerle özetlenebilir:
⚫️Orta Doğu, Balkanlar ve Afrika’da aktif angajman.
⚫️Batı–Rusya–Çin rekabetinde çok boyutlu diplomasi.
⚫️Tehdit oluşmadan müdahale etme doktrini.
⚫️Yapay Zekâ ve büyük veri odaklı modernleşme.
⚫️Masa ve saha entegrasyonu.
Prof. Dr. İbrahim Kalın'ın yazısı, küresel sistemin kırılganlaştığı bir dönemde Türkiye, istihbarat aygıtını yalnızca tehdit bertaraf eden bir mekanizma değil, jeopolitik konum üretme aracı olarak konumlandırıyor.
...



