Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Meclis kapalı ama siyaset gündemden düşmüyor. Bu hafta Meclis’in açılmasıyla birlikte kulisler daha da hareketlenecek. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Adalet Bakanı Akın Gürlek’i hedef alması ve boşa düşmesinin ardından herkesin aklındaki soru şimdi ne olacak?
Özel’in savaş baltalarını çıkarıp sahte belgeler üzerinden Gürlek’i hedef almaya devam etmesi de tartışmaları büyütüyor.
12 tapu belgesi açıklayan Özel, Gürlek’in “Üzerime kayıtlı 4 taşınmaz var” diyerek resmi kayıtları göstermesiyle boşa düştü.
(ÖZEL’İN BASIN TOPLANTISINDA EKRANA YANSITTIĞI TAPU BELGELERİNİN ‘TEMSİLİ’ OLDUĞUNU DA HATIRLATMAK İSTERİM)
Lüksemburg’ta tekne işine ise Özgür Özel’in kendisi bile inanmamış olmalı ki ‘başkasının üstüne’ sözleriyle konu kapatılmaya çalışıldı.
Gürlek’in verdiği yanıt sonrası kendi partisinden bile Özel’e tam bir destek gelmedi. Ama Özel durmadı ve açıklama üzerine açıklama yaptı. Anlaşılan Özel ‘En çok kim konuşur ise o kazanır’ diye düşünüyor.
Peki Özgür Özel bunu niye yaptı? Haftalar öncesinden tarih verip ‘açıklayacağım’ demesine rağmen ertelediği Bakan Akın Gürlek’in mal varlığıyla ilgili iddialar CHP’ye pratik olarak ne kazandırdı?
CHP’ye ahlaki bir üstünlük mü sağladı yoksa mal varlığı tartışmaları kendisi dahil pek çok CHP’linin tapularını gündeme mi taşıdı? Üstelik tapuların sahte çıkması CHP Genel Başkanı’nın güvenilirliğini bir kez daha tartışmaya açtı.
Özel’in mal varlığı tartışmasının arkasında İBB yolsuzluk davaları ya da dokunulmazlığının kaldırılması olduğunu sanmıyorum. Özel’i harekete geçiren onu CHP Genel Başkanlık koltuğundan edebilecek mutlak butlan tehlikesi endişesi yatıyor diye düşünülüyor
Ne yolsuzluk davaları ne de maddi menfaat üzerinden suçlanmak Özel’i böylesine savaş açma noktasına getirmez.
Çünkü yolsuzluk davaları henüz yeni başladı ve sonuçlanması yıllar alacak bir süreç. Muhittin Böcek’ten para aldığı iddiası üzerinden yargılanması ise milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle şimdilik mümkün değil.
Her şey mutlak butlanı durdurmak için mi?
CHP kulislerinden edindiğim izlenim; mutlak butlan davasında tehlike yaklaşırken iktidarla uzlaşma çabalarının sonuçsuz kalması.
Daha önce çalışan arka kapı diplomasisi bu kez sonuç vermedi çünkü o kapılar kapanmıştı. TBMM eski Başkanı Bülent Arınç’la kurulan temasın sonuç üretmeyeceği ortaya çıkınca geriye vuruşarak çekilmekten başka seçenek kalmadı. O yüzden gerçek olmayan belgeler üzerinden Akın Gürlek dosyası açıldı.
Bu arada Gürlek’in tapu kayıtlarının kimler tarafından sorgulanıp o bilgilerin Özgür Özel’e hangi tapu memurları tarafından iletildiği de belirlendi. Yakında isimleri açıklandığında doğrudan Özel’le nasıl bağlantı kurdukları ortaya çıkacaktır.
‘CHP Genel Başkanlığı’ en kıymetli koltuk
“Herşey İmamoğlu için” söylemi aslında “herşey mutlak butlanı durdurmak için” aşamasına geldi. Çünkü butlan çıktığı an Özel, CHP Genel Başkanlık koltuğunu bırakmak zorunda kalacak.
O koltuktan bir saniye olsun kalmak ihtimali bile kabus senaryosu sayılıyor. Şuan için 100 yılı deviren CHP’nin başında kalmaktan daha değerli bir makam görünmüyor.
Ankara kulislerinde gözler Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nden (İstinaf) çıkacak karara çevrilmiş durumda. Bayram sonrası verilmesi beklenen ‘Mutlak Butlan kararı’ ve CHP yönetiminde değişiklik siyaset erbabınca satın alınmış durumda..
İmamoğlu sonunda Batı’dan ümidi kesti
Alman Der Spiegel dergisine konuşan Ekrem İmamoğlu Batılı ülkelere seslenerek, maskelerinin düştüğünü ve kimseden yardım beklemediklerini açıkladı.
"Şu sıralar pek çok maske düşüyor. Bir zamanlar demokrasiyi savunuyor gibi görünen hükümetler, çıkarları örtüştüğünde otoriter rejimlerle işbirliği yapmaya dünden razılar. Ancak biz kimseden yardım beklemiyoruz." ifadelerini kullandı.
Daha önce iktidarı suçlayıp birlikte çalışma mesajları veren İmamoğlu Batılı ülkelerden beklediği desteği göremeyince ‘incinmiş’ olmalı…
Gazetecilere önce linç sonra destek telefonu
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in üzerine kayıtlı 4 taşınmaz olduğu bilgisini muhalif medyadaki bazı gazeteciler paylaşmıştı. İsmail Saymaz, Nevşin Mengü, Barış Terkoğlu gibi isimler bu bilgileri paylaştıkları için kendi mahallelerinde ağır lince maruz kaldı. Ardından linç sürerken sesi çıkmayan CHP yönetiminin bu isimlere destek verdiği Genel Başkan Özgür Özel’in telefonu açtığı haberi paylaşıldı.
Önce linçlettirip sonra destek telefonu açmak gazetecileri hizaya sokmak için olabilir mi? Bu yöntem size de sinema filmlerinde yeraltı dünyasının kullandığı taktikleri hatırlattı mı?
İran savaşı, ekonomik etkileri bir yana Terörsüz Türkiye gibi kritik konuların hiç birinin ana muhalefetin gündeminde olmaması da hayli dikkat çekici.
Etme bulma dünyası. Linç edilen gazeteciler parti içi muhalefete çok sert eleştiriler yapıyordu. Şimdi yönetime yaptıkları küçük bir eleştiri bile linçten kurtarmadı. Mahalle karışık anlayacağınız. Hatta Nevşin Mengü’nün ‘muhalif görünümlü’ olduğunu içeren CHP’li danışmanlardan birinin çektiği videoyu bile izledim....
CHP içinde uyum sorunu
CHP içinde de bu durumdan şikayet edenlere ‘parti için muhalefet’ diyerek bir ötekileştirme süreci yaşanıyor.
Ancak duyumlarımıza göre bu ‘ötekileştirme’ politikası artık Özel’e yakın isimler arasında da uygulanmaya başlamış. Birbiri ile konuşmayan, yüksek sesle tartışılan toplantılar yapıldığı da kulağımıza geliyor. Kendi ekibi arasında uyumun olmaması Özel’i bekleyen yeni bir problem olabilir.
Gastronomi dünyası, son yıllarda damak tadının yanında sağlığın, güvenin ve bilinçli tüketimin de konuşulduğu bir alana dönüşüyor. Artık sofralar lezzetle ölçülmüyor; gıdanın kaynağı, üretim süreci ve insan sağlığı üzerindeki etkileri de en az tadı kadar önem taşıyor.
Bu dönüşümün en çok tartışılan başlıklarından biri ise hiç şüphesiz “glutensiz beslenme”.
Ne var ki bu kavram, kamuoyunda çoğu zaman yanlış bir şekilde bir “moda diyet” olarak sunuluyor. Oysa bilimsel gerçekler çok daha farklı bir tablo ortaya koyuyor. Bazı insanlar için glutensiz beslenme bir tercih değil, tıbbi bir zorunluluk ve hatta doğrudan sağlıklı bir yaşama erişim hakkı.
Sağlık ve güven
Tüketiciler iyi yemek ve aynı zamanda güvenilir gıda arıyor. Glutensiz üretim de bu dönüşümün en önemli alanlarından biri olarak öne çıkıyor. Çünkü bazı insanlar için güvenilir glutensiz bir ürün, sağlıklı bir yaşamın temel şartı.
Gluten nedir?
Gluten; başta buğday olmak üzere arpa ve çavdar gibi tahıllarda bulunan bir protein grubu. Hamurun elastik yapısını sağlayan bu protein, ekmekten makarnaya kadar pek çok temel gıdanın üretiminde önemli rol oynuyor. Ancak herkes için aynı şekilde masum değil.
Gluten zararlı mı?
Bazı bireylerde gluten tüketimi, bağışıklık sisteminin yanlış bir tepki vermesine yol açabilir. Özellikle çölyak hastalığı bulunan kişiler, gluten tükettiğinde bağışıklık sistemleri zarar görüyor. Vitamin ve mineral emilimleri bozulur; kronik yorgunluk, kilo kaybı, kansızlık ve sindirim sorunları gibi pek çok sağlık problemi ortaya çıkabilir.
Bilimsel araştırmalar çölyak hastalığının dünya nüfusunun yaklaşık %1’ini etkilediğini gösteriyor. Bunun dışında gluten intoleransı (non-celiac gluten sensitivity) ve buğday alerjisi gibi farklı klinik duruma sahip olanlara da gluten olumsuz etkide bulunuyor.
Tıp dünyasının üzerinde uzlaştığı temel gerçek: Çölyak hastalığının bugün bilinen tek tedavisi ömür boyu glutensiz beslenmedir.
Buğday ve benzeri tahıllar; lif, B grubu vitaminleri, demir ve magnezyum gibi mineraller açısından önemli kaynaklardır.
Bu nedenle glutensiz beslenen bireyler, bu besin öğelerini alternatif gıdalarla dengelemeleri gerekir. Sıklıkla tercih edilen alternatifler arasında, pirinç, karabuğday, mısır, kinoa, baklagiller bulunuyor. Bu ürünler doğru planlandığında hem dengeli hem de sağlıklı bir beslenme düzeni oluşturulabilir.
Glutensiz üretimde bulaşma riski
Glutensiz gıda üretimi klasik gıda üretiminden çok daha hassas bir süreç. Çünkü çölyak hastaları için çok küçük miktarda gluten bile sağlık sorununa yol açabilir. Bu nedenle üretimde en önemli konu gluten kontaminasyonunun (bulaşmasının) önlenmesi gerekir.
Aynı üretim alanında glutenli ve glutensiz ürünlerin işlenmesi, üretim hatlarının iyi ayrılmaması veya hammaddelerin yeterince kontrol edilmemesi gluten bulaşmasına neden olabilir.
Bu yüzden güvenilir glutensiz üretim; izlenebilir hammadde temini, ayrı üretim alanları, sıkı kalite kontrol süreçleri, gibi özel standartlar gerektirir. Dünya genelinde bu standartların oluşturulması ve yaygınlaştırılması için Dünya Sağlık Örgütü, FAO – Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ve Avrupa Çölyak Dernekleri Birliği gibi kurumlar önemli çalışmalar yürütüyor.
Türkiye’de glutensiz ürünlere erişim
Türkiye’de uzun yıllar boyunca glutensiz ürünlere erişim oldukça sınırlıydı. Çölyak hastaları güvenilir gıdaya ulaşmakta zorlanıyor, market raflarında seçenekler oldukça kısıtlı kalıyordu. Ancak son yıllarda hem tüketici farkındalığının artması hem de bu alanda üretim yapan girişimcilerin çoğalmasıyla birlikte Türkiye’de glutensiz gıda üretimi önemli bir gelişim göstermeye başladı.
Bir hassasiyetin girişimciliğe dönüşmesi: “Hafize Kayış”
Bu alanda dikkat çeken isimlerden biri de kadın girişimci Hafize Kayış. Kendisi de gluten hassasiyeti yaşayan Kayış, kişisel deneyiminden yola çıkarak güvenilir glutensiz ürün üretimi üzerine çalışmaya başlıyor.
Kurduğu EMA Gourmet Love markasıyla bu kapsamda glutensiz tarhana, çorba ve erişte gibi geleneksel lezzetler, gluten içermeyen hammaddelerle yeniden üretiliyor. Böylece çölyaklı bireylerin Türk mutfağının klasik tatlarından mahrum kalmaması hedefleniyor.
“Seven Kadın Üretim ve İşletme Kooperatifi”
Hafize Kayış aynı zamanda Tekirdağ’ın Malkara ilçesinde kurulan ‘Seven Kadın Üretim ve İşletme Kooperatifi’nin de kurucu başkanı. Bu kooperatif; kadın emeğini görünür kılmayı, yerel üretimi desteklemeyi ve küçük üreticilerin ekonomik olarak güçlenmesini sağlayan önemli bir girişim.
Özetle, glutensiz beslenme günümüzün en önemli başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Çünkü bazı sofralar için glutensiz ekmek, bir alternatif değil; sağlıklı yaşamın vazgeçilmez bir parçası.
...1980’lerde askerî tarihçi James Stokesbury, ABD gibi devletlerin küçük savaşlarda veya çok büyük savaşlarda en iyi şekilde savaştığını; ancak orta ölçekli bir savaşla mücadele ederken çok ciddi sorunlar yaşadıklarını söylemişti. Bu tespit, askerî kapasiteye dikkat çekerken aynı zamanda siyasal dayanıklılığa ve toplumsal rızaya da işaret ediyordu. Stokesbury, “Orta ölçekli savaşlar, büyük yıkım ve kan dökülmesi yaratacak kadar büyüktür ama bütün iç cepheyi savaşa katmayacak kadar da küçüktür.” demişti. Bu ara ölçek, ne tam bir seferberlik doğurur ne de hızlı bir sonuç üretir; bu yüzden devletin sinir uçlarını yavaş yavaş aşındırır. Afganistan, Kore, Vietnam ve Irak’taki savaşlar bunun örnekleridir. Bu savaşlar, cepheyle birlikte, Washington’daki karar alma mekanizmalarında da derin kırılmalar üretmiştir.
Birkaç gün önce Robert D. Kaplan, “Orta Ölçekli Savaşların Laneti” başlıklı bir yazı kaleme alarak bu konuyu “İran savaşı” üzerinden analiz etti. Kaplan’ın değerlendirmesi, klasik askerî analizden çok daha fazlasını içerir; bir imparatorluk psikolojisinin sınırlarını tartışır. Kaplan’a göre “Amerika için orta ölçekli savaşlar büyük bir problem teşkil etmektedir. Bunlar başkanlık idaresini darmadağın ederler. Amerikalılar, orta ölçekli savaşlardan bıkmıştır ve bir daha bunların tekrar edilmemesini istemektedir.” Bu yorgunluk, savaş meydanlarının yanısıra kamuoyunun zihninde de biriken bir yıpranmadır; seçimlere, medya diline ve stratejik kararsızlığa doğrudan yansır.
Yıllar önce Genelkurmay başkanlığı ve dışişleri bakanlığı yapan Colin Powell, Amerika’nın ezici bir gücü, bir çıkış stratejisi, hayatî millî menfaati, açık hedefi ve geniş desteği olmadan savaşa girmemesi gerektiğini söylemişti. Bu yaklaşım, aslında kontrolsüz güç kullanımına karşı geliştirilmiş bir denge mekanizmasıydı. Powell Doktrini olarak bilinen bu fikir son yıllarda bir kenara atıldı. Ancak bu doktrin geçerliliğini sürdürmektedir. Günümüz jeopolitiğinde belirsizlik artsa da bu ilkenin stratejik değeri azalmamıştır. Belki de Powell Doktrini’nin nihai amacı, hezimetten değil, orta ölçekli savaştan kurtulmaktı. Çünkü bu tür savaşlar, kazanılsa bile yıpratıcı; kaybedilse ise sistem sarsıcı sonuçlar doğurur.
İmparatorluklar ve büyük devletler, orta ölçekli savaşlardan kaçarak uzun süre yaşarlar. Bu, askerî bir tercihin ötesinde aynı zamanda bir medeniyet refleksidir. Mesela Bizans İmparatorluğu, açıkça savaşmaktan kaçınmak için her şeyi yaparak bin yıl ayakta kalmıştı. Diplomasi, entrika ve vekâlet ilişkileri, doğrudan çatışmanın yerine geçirilmişti. Amerika ise 250’nci yılını kutlarken, çatışmaların büyümesi riskiyle karşı karşıyadır. Bu eşik, tarihsel olarak kırılganlık dönemlerine işaret eder. Eğer Amerika geçmişte olduğu üzere orta ölçekli savaşlardan kurtulamazsa, kamuoyu ve yöneticiler arasında ölümcül bir ihtilaf patlak verebilir. Bu ihtilaf, sadece siyasal bir bölünme olarak ortaya dökülmez; bu ihtilaf, aynı zamanda stratejik bir de yön kaybıdır. Bunun sonuçları hemen tezahür etmeyebilir ama cumhuriyetler bu bölünmeler sebebiyle yavaşça ölürler. Bu yavaş ölüm, ani bir çöküşten ziyade, içten içe çözülen bir düzenin sessiz hikâyesidir.
Bu noktada tarih, farklı bir hat üzerinden ilerleyen devlet akıllarını da hatırlatır. Osmanlı, özellikle yükseliş sonrası dönemlerinde, doğrudan ve maliyeti yüksek savaşlardan mümkün olduğunca kaçınan; denge, diplomasi ve zaman kazanma üzerine kurulu bir strateji geliştirmişti. Savaş, bir tercih değil; zaruret olarak görülürdü. Bu yaklaşım, imparatorluğun yüzyıllar boyunca varlığını sürdürmesinde belirleyici unsurlardan biri oldu.
Cumhuriyet döneminde ise bu stratejik akıl, daha rafine bir ilkeye dönüştü. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” sözü, yalnızca ahlaki bir temenni değil; aynı zamanda derin bir jeopolitik doktrindir. Bu ilke, Türkiye’nin gereksiz çatışmalardan uzak durmasını, enerjisini iç inşa ve kalkınmaya yöneltmesini esas alır. Çünkü kontrolsüz ya da ölçüsüz savaşlar, cephelerle birlikte devletin bütün dokusunda yıpranma üretir.
Bugün de benzer bir stratejik aklın izlerini görmek mümkündür. Türkiye, doğrudan müdahil olmanın maliyetini hesaplayan; gerektiğinde caydırıcılığını gösteren ancak uzun süreli ve yıpratıcı çatışmalardan uzak durmayı önceleyen bir denge siyaseti yürütmektedir. Bu yaklaşım, aslında metnin başından beri işaret edilen gerçeğin başka bir ifadesidir: Her savaş kazanılsa bile bir bedel bırakır; fakat bazı savaşlar vardır ki, kazanılsa bile kaybettirir. Orta ölçekli savaşlar, tam da bu yüzden, büyük devletlerin en sinsi sınavıdır.
...Bir davet gelir bazen; adı konmaz, adresi yazılmaz. Yine de insan bilir; kalbinin en eski en derin yerinden bir çağrıdır bu. Bu bayram, öyle bir çağrının izine düşelim. Manevi bir sofraya, gönüllerin şehrine yürüyelim. Taşları dua, gölgesi hatıra olan bir şehre… Kudüs’e.
Bayram, kimi şehirlerde sevinçtir; kimi şehirlerde kavuşma… Kudüs’te ise bayram, hem sevinçtir hem sızı. Sabah ezanı orada, yüzyılların birikmiş sesini taşır. Güneş yükselirken taş duvarlara değen ışık, bir günün başlangıcını, bir hafızanın uyanışını haber verir. Çünkü Kudüs’te her sabah, geçmiş yeniden hatırlanır.
Dar sokaklarda yürürken insan kendini bir zamanın içinden geçiyor gibi hisseder. Ayakların taşlara değdikçe, o taşların senden önce nice insanı taşıdığını fark edersin. Bir annenin duası, bir çocuğun gülüşü, bir yaşlının sabrı… Hepsi aynı sokakta yan yana yürür. Bayram, işte tam da burada başka bir anlam kazanır: Hatırlamak ve taşımak.
Kudüs’te bayram, çocukların gözlerinde başlar. Yeni bir ayakkabının sevinci vardır ama o sevinç, dünyanın başka yerlerindeki kadar basit değildir. O gözlerde erken büyümüş bir bilgelik, erken öğrenilmiş bir direniş saklıdır. Çünkü bu şehirde çocuklar bayramı da zamanı da erken öğrenir.
Bir kapı aralığında paylaşılan ekmek, bayramın en sade ama en derin halidir. Çünkü burada paylaşmak, var olanı bölüşmektir. Aynı sofraya oturmak, aynı kaderi kabullenmektir. Bayram, kalabalık sofralardan çok, aynı duaya âmin diyen kalplerle kurulur.
Kudüs’te bayram, bir bekleyiştir. Sabırla yoğrulmuş, umutla ayakta duran bir bekleyiş… Her taşın, her duvarın, her kapının ardında aynı soru saklıdır: Ne zaman? Ve aynı cevap yankılanır: İnanç sürdükçe zaman da her şeye dayanır.
Bu şehirde bayram, geçmişin yükünü yüksünmez, onu onurla taşır. Çünkü Kudüs, insanın kendi vicdanıyla yüzleştiği bir aynadır. Oraya bakınca kendini görürsün: Unuttuklarını, sustuklarını, ertelediklerini…
Bazı şehirler dünyada bir mekandan öte ; insanın içinde de yaşar. Kudüs, işte o şehirlerden biridir. Bayram orada bir gün değil, bir haldir. Bir sızı gibi içte duran, bir umut gibi diri kalan…
Şimdi söz, şiirin diline düşsün:
KUDÜS’TE BAYRAM
Doğ ey sabah ki Kudüs’e bayram doğsun
Taşlar dile gelsin, her dem minber konuşsun
Ezanlar göğe hür bir sesle dolsun
Bugün bu şehirde esaret bozulsun
Kudüs, sen ümmetin kalbi, yarası
Her taşında saklı bir asır yası
Bayram sabahında dinmez ayrılık sesi
Her köşende sabrın derin nefesi
Bir çocuk yürür daracık yolda
Bayramlık yoktur, umut var onda
Bir şeker saklı küçücük avuçta
Bir çağın yükü o masum omuzda
Bir anne durur kapı eşiğinde
Gözünde sabır, kalbi zaman beşiğinde
Ellerim semada, titrer yüreğim
“Bir bayram gelsin” diye dileği
Ey Mescid-i Aksa, kutlu emanet
Sana varmak bir yol değil, ibadet
Taşların secde, duvarın ibret
Bu dava ebedî, bu ses emanet
Endülüs rüzgârı eser uzun geceden
Kayıp bir zaman kalır derin içimden
Unutan silinir gider senin içinden
Hatırlayan doğar küllerinin içinden
Bu bayram ki sade bir sevinç değil
Ya diriliş olur ya da bir sefil
Ayağa kalk artık, vakit geç değil
Hürriyet beklemez, susmak çare değil
Bir gün doğacak o büyük sabah
Minareler yükselecek İslam’a mubah
Çocuklar gülecek korkmadan her gâh
Anneler ağlamayacak, dinecek her ah
İşte o gün bayram gerçek olur
Hak yerini bulur, zulüm yok olur
Tarih susar, adalet konuşur
Kudüs yeniden kendi olur
Bekle Kudüs, sabırla bekle sen
Bu iman sönmez, tükenmez aslen
Bir gün doğacak o kutlu neslin
Bayram seninle bayramdır ey Kudüs’üm.
Sessiz bir ezan yükselir taşlarından
Gökten değil, kalbimin rahsalarından
Bir çocuk geçer sokaklarından
Elinde şeker, sevinç akar yanaklarından
Bir kapı ki içeriden sabır taşar
Ey yedi kapılı şehir, can sende yaşar
Dünya yedi alem hep sana koşar
Her kapında başka bir bekleyiş
Her bekleyişte duadır inleyiş
Aksa, yalnız değil gönüllerde nümayiş
Kalbimizin en eski onulmayan yarası
en dirençli umudu, en büyük duası
Kulağımızda Endülüs’ten kalan bir ses
Bir bayram sabahı selamı her nefes
Yollarına düştük, hepimiz tek nefes
Bir bayram sabahıdır türkümüz
Gülüşler özgür , sözümüz gür
Bir adamsın bayrama ötende tarih,
Şehri kadim, sensin insanlığa huzur
Bayram,zamandır andır gönüle
Kalpler konuşur, candır bilene
Kudüs’te bayram, Kudüs bayram
Yürekler sana koşar hep elden ele.
Uzaklardan seni düşledim Kudüs
Bir bayram sabahı gibi içimde
Bayram bayram ola gayri içinde
Kudüs bayramdır hepten içimde.
...
Geçtiğimiz gün arkadaşlarla çokça önemsediğim “dikey sinema” üzerine mini bir toplantı yapmıştık. Yaklaşık kırk dakika süren toplantı esnasında zihnim saniyeler içinde yirmi sene önce bir bilim dergisinde okuduğum makaledeki hikâyenin içine kattı beni… Gerçekten insan beyni muhteşem bir şey. Ve o an hangi çağrışımla yola çıkarak yirmi sene önce okunmuş bir makaleyi muhayilleden süzüp gözlerimin önünde adeta bir film şeridi gibi akmasını sağlayabiliyor bilemiyorum inanın.
Bu arada o hikâyedeki hasta olan kızın ismi yanlış hatırlamıyorsam Emma idi. Ve nefesi göğsünde düğümlenen bu çocuğun, akranları bahçede tozun toprağın içinde koştururken, onun her nefesini bir kuyudan su çeker gibi büyük bir zahmetle alıp verdiğini görüyordum. Hatta Emma’nın ciğerlerinin balgamla tıkanmasını, hayata tutunmak için cebinden çıkardığı bir fısfısı ağzına sıkarak, boğazında biriken iltihapları kuruttuğunu sonra da hayatına kaldığı yerden devam edebildiğini...
Adına “Sistik fibrosis” denilen bu hastalığın sebep olduğu bu tıkanıklığı kökten bitirecek, yeni bir gen teknolojisiyle üretilen enzimle hastalığın yok edildiğini de hatırladım. İnanmayacaksınız ama o gün anladığım şeyle şimdi gözlerimin önünden geçen yirmi sene önceki halimi bile gözlerimin önünden geçerken gördüm. Peki, o gün ne anlamıştım? O gün, bu devasa teknoloji çarkının, bir çocuğun göğüs kafesindeki o daralmayı çözdüğü an büyük bir kıymet kazandığını anlamış ve bunu tam olarak idrak etmiştim… Yoksa bilim, teknoloji, dijitalleşme, yapay zekâ gibi her geçen gün gelişen, büyüyen, devleşen bu teknolojilerin ne kadar ileri giderse gitsin, bir hesap makinesinden öteye geçemediğini de bilinçaltıma yerleştirmiş oldum.
Evet, bugün milyarlarca dolarlık pazarlardan, hücre tamirlerinden söz açarken esasen bu teknik başarıyı değil, doğrudan hayatın dokusuna dokunmanın omuzları çökerten yükünü konuşuyor bulmazdık kendimizi değil mi?
Eskiden toprağa bereket katmak, başağı ıslah etmek için verilen o halis uğraşı, şimdilerde gen haritalandırmalarının yanında kendine yeni bir yol arıyor... Şeker hastalığından kansızlığa kadar her derde derman aranırken, öte taraftan da o bitmek bilmeyen hırsın iştahının daha da kabardığını fark ediyoruz elbette. Fakat niyet şifadan sapıp sadece güce ve kazanca odaklandığında, insanlık için bir ferahlık olması gereken bu kapının, kendi ellerimizle ördüğümüz bir hapishane duvarına dönüştüğünü fark eden bir tek ben olamam herhalde.
Bizler dijital dünyada bilginin namusunu titizlikle nasıl savunuyorsak, bu biyolojik devrimde de insanın fıtratını korumak zorunda olduğumuzu adım gibi biliyorum. Bir tohumu değiştirmekle, bir insanın genetik alfabesini yeniden yazmaya kalkmak arasında dünyanın en büyük uçurumu vardır dostlarım.. O uçurumu teknikle değil, kadim bir iradeyle aşmak zorunda olduğumuzu da çok biliyorum. Şayet insanoğlunu sadece parçalardan oluşmuş birer uzuv gibi görürsek, kendi ellerimizle ruhsuz suretler inşa etmeye başlamışız demektir.
Yapılacak şeyler belli. Nasıl ki gökyüzünde süzülen çelik kanatlarımız sahada bize özgüven veriyorsa; laboratuvar tezgâhlarında da aynı yerli duruşa sahip olmalıyız. Hatta “dikey sinema” alanına bile bu noktadan bakmalıyız. Aksi halde birileri elindeki bu güçle, insanı tasarlamak ya da doğayı bozmak için bu gücü bir aparat olarak kullanmaya kalkarsa, sadece bilimi değil, o bilimi ahlakla yoğurmuş çelikten bir iradeyi karşısında bulmalıdırlar diye düşünüyorum. Biz, dijital üreticiler olarak bu sürecin bir köşesinde durmuyoruz! Biz bu yolun mihenk taşıyız. Başkasının kurduğu algoritmalarla hayatımızı şekillendiremeyeceğimiz gibi, başkasının laboratuvarlarında kurgulanmış bir gelecek projesine de asla razı olmayacağız.
Milyonlarca veriyi, saniyeler içinde işleme kapasitesine sahip olan makinelerin hepsini anlamlı kılan biz insanlar değil miyiz? Bir çiçeğin genlerini en ince ayrıntısına kadar ezberleyen bir sistem, o çiçeğin taşıdığı zarafeti duyumsayabilir mi? Bir makineye gül kokusunu anlatmanın mümkünü var mı? Anlamaz! Bir hastanın hücresini onaran yazılım, o iyileşmenin bir babanın veya annenin, sevgilinin gözünde nasıl bir yaşa, nasıl bir şükre dönüştüğünü idrak edip bile bilir mi? Asla bilemez, bilemeyecek…
Bu bitmek bilmeyen dijital hengâmenin içinde, insanlar hâlâ güvenebilecekleri samimi bir ses, nefes alan bir vicdan arıyorlar. Her alanda biz de bu nefes alınan ortamın oksijenini çoğaltmak derdindeyiz. İnsan elinin değdiği her yerde illa ki kirlenmeler olur. Fakat o eli yöneten kişinin kalbi selim olursa, teknolojik tüm ilerleme ve gelişmeler de o nispette öz değerlerimizle birlikte yatağını bulacaktır.
Yarınlarda, bilginin sadece kudretine değil, o derin hikmetine de sahip çıktığımız günlerde buluşmak dileğiyle.
Ramazan Bayramımız mübarek olsun.
Sağlıcakla kalın.
...İzlenmek uğruna her şey normalleşti. Son olarak Testo Taylan'ın tutuklanmasının ardından herkes izlerken farkında olmadığını ama daha sonra önümüze çıkan kısa kesitlerde "Bunlar nasıl içerikler" gibi yorumlar yaptığını gördük. Sosyal medyada izlenmek için artık her şey mübah oldu. Çoğu zaman izlenmek tek amaç oldu. Bu uğurda neyin doğru, neyin yanlış olduğu dahi sorgulanmıyor. Çünkü önemli olan şey artık içerik değil; dikkat çekmek, bolca yorum gelmesi iyi veya kötü.
Son günlerde Testo Taylan üzerinden yürüyen tartışmalar da tam olarak bu sorunun merkezinde duruyor. “Sosyal deney” adı altında üretilen içeriklerin bir kısmı, insanların özellikle ergen dönemindeki çocukların doğrularını belirler oldu.
Burada asıl mesele tek başına Testo Taylan değil. Asıl mesele, bu içeriklerin neden bu kadar izleniyor olması. Çünkü izlenen her şey, bir süre sonra insanların normali olmaya başladı. Önce “şaka” denir, sonra “abartıyorsun”, en sonunda da kimse sorgulamaz hale gelir.
Peki biz neyi izliyoruz?
Testo Taylan örneğinde olduğu gibi. Birinin haberi olmadan dahil edildiği “deneyleri”,
rahatsızlık karşısında verilen tepkileri, kadınların aşağılanmasını, sınır ihlallerini gördük. Ve en korkuncu da biz bunları çoğu zaman eğlence olarak tüketiyoruz.
Agoritma dediğimiz şey, bizim tercihlerimizle çalışıyor. Ne kadar çok izlersek, bu tür videolar o kadar çoğalıyor, daha fazla kişinin önüne çıkıyor. Ve biz tepki vermedikçe o kadar sıradanlaşıyor.
Bugün Testo Taylan'ın tutuklanmasıyla videoları eleştiri aldı. İçerikler aslında dünün ürünü. Çünkü sınırlar her gün daha fazla ihlal edildi sınır bir kez esnetildiğinde, eski sınır artık normal olmaya başladı.
İzlenmek uğruna neyin yapılabileceği değil de dikkat edilmesi gereken en önemli unsur bizim neyi izlemeye razı olduğumuz.
Çünkü bir içerik üreticisini var eden şey o kameranın karşısındaki milyonlar. Ve bazen en büyük normalleştirme, sessizce izlemektir.
Bir kuşağın kurguya sığmayan boşluğu, gerçeğe yüklediği anlam ve kahraman ihtiyacı...
Toplumlar her dönem kendilerini anlatma ihtiyacı hissetmişlerdir. Ve her devirde kendilerini farklı bir yolla anlatmış; anlatırken aynı zamanda gelecek nesillere kalıcılığı da hedeflemişlerdir. Bazı dönemler destanlarla, bazı dönem hukuk metinleriyle, bazıları dönemler de sanatı bir anlatı aracı olarak seçmişlerdir. Türk toplumunda ise çoğu zaman kahramanları üzerinden anlatmak yolu seçilmiştir. Bazen bir roman kahramanı, bazen bir dizi figürü, bazen de yaşamış bir insan; bir dönemin kırgınlığını, öfkesini, beklentisini ve eksik kalan tarafını kendi üzerinde toplamıştır.
“Polat Alemdar hiç yaşamadı ama Çatlı gerçekti”
Bu cümle, Türk toplumunun kurgu ile gerçek arasında nasıl bir duygusal köprü kurduğunu, neyi özlediğini, neyi kaybettiğini ve hangi boşluğu hâlâ dolduramadığını da ele verir.
Burada ilk bakışta basit bir ayrım vardır: Biri kurgu karakterdir, diğeri yaşamış bir figür. Fakat asıl derinlik, bu ayrımdan ziyade; bu iki ismin neden aynı cümlede buluştuğundadır.
Dilimize yerleşen karşılaştırmalar, bilinçaltının işaret fişekleridir. Alemdar ile Çatlı'yı yan yana getirirken birini diğeriyle kıyaslamayı amaçlamadım. Asıl amacım, her ikisinin de aynı toplumsal ihtiyaca cevap veren iki ayrı biçim olduğunu vurgulamaktır. Biri hayalin içinde üretilmiş cevaptır, diğeri tarihin içinde ortaya çıkmış cevaptır. Biri milletin görmek istediği kudretin estetikleştirilmiş sureti, diğeri aynı arayışın hakikatte karşılık bulmuş, ama bu yüzden daha tartışmalı, daha ağır, daha sarsıcı hâlidir.
Polat Alemdar hiçbir zaman yaşamadı; ama o, durup dururken yaratılmış da değildi. O karakter, bir senaristin masasında kalemle icat edilmedi sadece. Onu var eden şey, toplumsal ruh hâliydi. İnsanların içinde biriken gecikmiş adalet duygusu, korunma arzusu, değersizleştirilme öfkesi, cevapsız kalmış itirazları ve “birisi çıksa da bu dağınıklığı toplasa” isteği, kurguda bir beden buldu. Yani Alemdar, bir televizyon dizisinden öte , toplumun hayal gücünün ürünüdür. Kitleler onu seyrederken bir dizi izlemedi yalnızca; kendi eksiklerini, korkularını ve olmak istedikleri hâli de seyrettiler. Bu yüzden Alemdar’a duyulan ilgi, bir karakter sevgisinden ibaret değildi. O ilgi, aslında “bizde eksik olan nedir?” sorusunun dolaylı cevabıydı.
Fakat kurgu, insana teselli verir; gerçek ise insanı hesaba çeker. İşte Çatlı’nın ağırlığı burada başlar. Çünkü gerçek olan hiçbir figür, kurgudaki kadar temiz, net ve yekpare değildir. Kurgu karakter, izleyicinin ihtiyacına göre biçimlenir; gerçek insan ise hayatın çelişkileri içinde yürür. Onun karanlığı vardır, yükü vardır, fazlalıkları ve eksiklikleri vardır. Bu yüzden Çatlı, Alemdar gibi sevilmez; Alemdar gibi tartışılmaz da. O, daha karmaşık bir duygunun merkezindedir. Bir kesim için savunma refleksinin cisimleşmiş hâlidir, bir kesim için karanlıkla temas eden bir gerçekliktir, bir başkası için ise bir dönemin sembolüdür. Ama bütün bu okumaların ortaklaştığı bir nokta vardır: Çatlı, insanların zihninde biyografik bir kişi olmanın ötesine geçmiş, toplumsal bir imgeye dönüşmüştür.
Bu imgenin merkezinde de “savunma” duygusu vardır. Kullanılan ifadeyle söylersek, milli, manevi ve kültürel Türk insanının savunucusu olma fikri… Burada asıl önemli olan, bunun tarihî ve sosyolojik olarak bire bir doğrulanmasından çok, neden böyle bir algının oluştuğunu anlamaktır. Çünkü toplum, bir figürü çoğu zaman onun bütün gerçekliğiyle algılamaz; kendi ihtiyacı ölçüsünde algılar. İnsanlar, kişileri hayatın tüm ayrıntılarıyla anlamlandırarak büyütmez; kendilerinde eksik olan duygunun tamamlayıcısı olarak büyütürler. Demek ki burada mesele Çatlı’nın kim olduğundan ziyade; toplumun onu niçin böyle görmek istediğidir. Bu da bizi doğrudan şuraya götürür: Bir toplum neden savunucusunu bir figürde arar?
Çünkü toplumlar da insanlar gibi, yaralandıkları yerden sembol üretir. Aşağılandığını hisseden bir toplum, vakar sembolleri üretir. Adaletin olmadığı bir dünyayı hisseden bir toplum, caydırıcılık sembolleri üretir. Dağınık olduğunu hisseden bir toplum, düzen figürleri üretir. İşte Çatlı da, Alemdar da aynı kökten beslenen iki ayrı semboldür. Fark şu: Alemdar, toplumun bilinçli estetik üretimidir; Çatlı ise tarihin sert yüzünde belirmiş, sonradan sembolleştirilmiş bir figürdür. Biri güven duygusunu sahnede temsil eder, diğeri aynı duygunun hayatta bir zamanlar mümkün olduğuna dair inancı taşır.
Burada çok önemli bir düşünsel eşik var: Toplumların kahraman üretmesi, her zaman güçlülük belirtisi olarak ortaya çıkmaz; bazen derin bir eksiklik belirtisidir. Çünkü gerçekten oturmuş bir toplumsal düzen, kurtarıcı figürlere fazla ihtiyaç duymaz. Güven duygusu kurumlarla sağlanır, vakar ortak bilinçle korunur, değerler gündelik hayatın içine dağılmış olur. Ama bunlar eksildiğinde, toplum o dağınık ihtiyacı tek bir isimde toplamak ister. Böylece karmaşık bir ihtiyaç, bir figür üzerinden okunabilir hâle gelir. İnsan zihni de bunu sever. Çünkü dağınık bir toplumsal sorunu çözmek zordur; ama bir kahramanı sevmek kolaydır. Bu yüzden kahraman ihtiyacı çoğu zaman bir çözümden ziyade çözümün ertelenmiş biçimidir.
“Çatlı bugün yaşasaydı Kur’an yakmaya kimse cesaret edemezdi”
Bu cümle düz anlamıyla okunmamalıdır. Bu cümlede yalnızca bir kişiye atfedilen güç yoktur; aynı zamanda bugüne duyulan güvensizlik de vardır. İnsan bu cümleyi kurarken bir insanı çağırmıyor yalnızca; yokluğunu hissettiği bir caydırıcılık iklimini de çağırıyor. Burada özlenen, tek başına bir şahıs değildir. Özlenen şey, değerlere uzanan elin sonuçsuz kalmayacağına dair sarsılmaz inançtır. Yani bu cümlede, biyografik bir özlemden çok psikolojik ve toplumsal bir boşluk varlığıdır. Kutsala dokunulmasının sıradanlaştığı, hakaretin fikir özgürlüğü maskesiyle dolaşıma sokulduğu bir çağda, insanlar bir “karşı ağırlık” arıyor. Bir sınır, bir vakar, bir caydırıcı eşik… Çatlı’nın adı da burada bir kişiden çok o eşiğin metaforuna dönüşüyor.
Ama bu noktada çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü bir toplumu ayakta tutan şey, belirli anlarda ortaya çıkacak sert figürlerin varlığı olarak görülemez. Gerçek medeniyet, özlenen bir kahramanın gelmesi ile kurulamaz; medeniyetler, kahramana ihtiyaç kalmadığında başlar. Mevzu, hayal kahraman yaratmak değildir; içini doldurmaktır. Bu cümle, bütün tartışmanın merkezidir. Biz uzun zamandır suret üretiyoruz ama içerik inşa etmekte zorlanıyoruz. İsimleri büyütüyoruz ama o isimlerin temsil ettiği duyguyu kurumsallaştıramıyoruz. Birini “savunucu” olarak anıyoruz ama savunulması gereken değerleri toplumsal hayatın merkezine aynı kuvvetle yerleştiremiyoruz. O yüzden sorun, kahraman yetiştirememekten ziyade; kahramana mecbur kalmışlıktır.
İçini doldurmak ne demektir? Bu, yalnızca slogan üretmemek demektir. Milli olanı, sadece törenlerde anmamak; manevi olanı, sadece duygusal anlarda hatırlamamak; kültürel olanı, sadece nostaljiye sıkıştırmamak demektir. Eğer bir toplum kendi dilini, hafızasını, kutsalını, haysiyetini ve müşterek duygusunu günlük hayatında canlı tutamıyorsa, sonra onları koruyacak sert figürler aramaya başlar. Çünkü içeride eksilen şey, dışarıda sembolle tamamlanmaya çalışılır. Bu yüzden bir toplumun olgunluğu, kahraman üretme becerisinde aranmaz; olgunluk kahramanlara yüklediği anlamı ortak yaşama dönüştürebilmesindedir.
Alemdar ile Çatlı arasındaki en sarsıcı fark da tam burada çıkar. Alemdar, içi doldurulmamış arzuların estetikleştirilmiş temsilidir. Çatlı ise o arzuların gerçek dünyada ne kadar ağır sonuçlar, çelişkiler ve çatışmalar doğurabileceğini hatırlatan somutluk alanıdır. Biri insana “keşke” dedirtir, diğeri “neden buna ihtiyaç duyduk?” sorusunu sordurur. İşte derin toplumsal analiz yapma ihtiyacı da tam burada başlar. Toplum neden bir dizi karakterinde kendi koruyucu kudretini hayal etti? Neden yaşamış bir figürde, dağılmış duygularını toparlayan bir savunuculuk gördü? Neden bugün bile bazı incinme anlarında kurumları, ilkeleri, ortak aklı değil de isimleri hatırlıyor? Bu soruların cevabı, toplumun duygusal tarihinde saklıdır.
Çünkü bizim toplumumuz, yalnızca olaylara hisler katarak yaşar. Tarihi belgeler kadar sezgilerle, resmi metinler kadar ağızdan ağza aktarılan duygularla da şekillenir. Böyle toplumlarda kahramanlar biyografik anlatı yerine destansı anlatıyla büyür. Bir kişi, bir kuşağın dilinde gerçeğinden daha büyük bir hâle gelir. Çünkü insanlar her döneminde o kişiye yükledikleri ihtiyacı hissederler. Çatlı hakkında söylenenlerin bir kısmı da aslında Çatlı’dan çok onu söyleyen toplumun iç durumunu anlatır. Yani her kahraman anlatısı biraz da anlatıcının itirafıdır.
Buradan bakınca, Çatlı filmi yalnızca bir film değildir. O film, başarılı olursa bir insanı anlatmayacak; bir kuşağın iç hesaplaşmasını anlatacaktır. Neden kurguya bu kadar bağlandığımızı, neden gerçeği mitolojiye dönüştürdüğümüzü, neden bazen hukuktan, kurumdan, müşterek bilinçten önce bir figürün adını andığımızı gösterecektir. Belki de en önemlisi, o film bize şu hakikati düşündürecektir: Kahramanlık ihtiyacı, çoğu zaman toplumsal yaraların estetik maskesidir. İnsanlar yaralarını doğrudan konuşmak yerine, onları kahraman hikâyelerine emanet ederler.
O yüzden burada yapılması gereken, Çatlı’yı yalnızca övmek ya da yalnızca yermek değildir. Asıl yapılması gereken, onun etrafında büyüyen duyguyu anlamaktır. Bu duygu, kaba bir güç hayranlığı değildir sadece. İçinde aşağılanmaya karşı itiraz, savrulmaya karşı toparlanma isteği, değerin görünür olmasını isteme arzusu, kendi kültürel evinin sahipsiz olmadığını hissetme ihtiyacı vardır. Fakat bu duygunun sağlıklı biçimi, tekil figürlerde yapışıp kalmaz. Kendini eğitimde, kültürde, hukukta, gündelik hayatta, estetikte, aile terbiyesinde ve toplumsal duruşta ete kemiğe büründürür. İşte “içini doldurmak” tam olarak budur.
Bir toplumu ayakta tutacak olan geçmişin sert isimlerini bugüne çağırmaktan ziyade bugün ortak bir vakar dili kurabilmektir. Kutsalına yapılan saldırı karşısında öfke üretmek yerine o kutsalı hayata nüfuz etmiş bir medeniyet duygusuyla taşımaktır. Kültürünü savunmayı sadece kriz anlarına bırakmadan, o kültürü gündelik hayatın tabii parçası hâline getirmektir. Milli ve manevi olanı bağırmadan , derinleştirerek yaşatmaktır. Çünkü içi doldurulmayan her değer, bir süre sonra slogana dönüşür; slogan da ilk sert rüzgârda savrulur.
Sonunda yine aynı cümleye dönüyoruz:
Polat Alemdar hiç yaşamadı, Çatlı gerçekti.
Evet. Ama bu cümlenin en ağır tarafı, ne kurguya ne gerçeğe dair kısmıdır. En ağır tarafı şudur: Bir toplum hâlâ kendini anlatmak için destansı isimlere ihtiyaç duyuyorsa, demek ki kendi iç kudretini bütünüyle kuramamıştır. Demek ki mesele kahraman üretmekten ziyade, kahramana ihtiyaç bırakmayacak bir derinlik inşa etmektir. Demek ki savunucu aramaktan ziyade, savunulacak değerleri toplumsal omurgaya dönüştürmektir.
Asıl hesaplaşma da burada başlar. Çatlı üzerine düşünmek, bir insan üzerine düşünmek değildir sadece. Bu, bizim neden hep bir eşik figürüne ihtiyaç duyduğumuz üzerine düşünmektir. Neden kendimizi kurumlarda değil de isimlerde emniyette hissettiğimiz üzerine düşünmektir. Neden hakarete uğrayan kutsalımız için önce içeride ortak bir medeniyet direnci kurmak yerine dışarıda bir sert gölge aradığımız üzerine düşünmektir.
Belki de artık şu soruyu sormanın vakti gelmiştir: Biz gerçekten kahraman mı arıyoruz, yoksa içi boşalmış değerlerimize yeniden ağırlık verecek bir anlam mı? Çünkü bir milletin büyüklüğü, kaç kahraman çıkardığıyla ölçülemez; kahramanlarının temsil ettiği duyguyu ne kadar derin, ne kadar sahici, ne kadar sürekli yaşayabildiğinde anlaşılır.
...Anfield’da çeyrek finalin kapısından dönen Galatasaray, Liverpool karşısında varlık gösteremedi ve farklı skorla Şampiyonlar Ligi’ne veda etti. Okan Buruk’un kadro tercihi mücadeleye olumsuz yansıdı. Oyuna sonradan dahil olan isimler de sınıfta kaldı. Bu sene Liverpool’u iki defa mağlup eden sarı-kırmızılı takım, bu kez İngiliz ekibine diş geçiremedi. Galatasaray, mücadele boyunca Liverpool kalesine sadece iki şut atabildi. Bunlardan sadece biri kaleyi buldu. 90 dakika boyunca sarı-kırmızılı takım varlık gösteremedi.
Peki ya Uğurcan Çakır olmasaydı? Salah’ın penaltısı dahil ilk yarıda kritik kurtarışlara imza atan Uğurcan, takımın fark yememesi için elinden geleni yapsa da buna engel olamadı. İlk 45 dakikada özellikle kalesinde devleşen Çakır, ikinci yarı takım arkadaşlarının hatalarına yenik düştü. Adeta çaresiz kaldı. Buna rağmen Anfield’da yaptığı kurtarışlarla net olarak akıllarda kaldı.
Osimhen ve Lang’ın sakatlanarak acılar içinde oyundan çıkması, sözün bittiği yerdi. Gecenin sonunda eminim ki tüm Galatasaraylı taraftarlar “Canınız sağ olsun” demiştir. Osimhen’in kolunda kırık, Lang’ın ise baş parmağında kopma derecesine yakın derin bir kesik oluştu. Galatasaraylı futbolcular çok talihsiz bir gece yaşadı. Barış ve Eren gibi Galatasaraylı futbolcular, Lang’ı İngiltere’de yalnız bırakmak istemediler. Buradan UEFA yetkililerine seslenmek istiyorum! Lang’ın yaşadığı sakatlığa sebep olan ve stadyum içerisinde reklam panolarını güvenli hale getirmeyen Liverpool’a tarihi ceza kesilmeli. Her ne kadar kaza olarak görünse de bu yaşanan durumun üzerine gidilmeli.
Ayrıca mücadelenin hakemi Marciniak’ın sakatlanmasından dolayı 4. Hakem Raczkowski mücadeleyi yönetti. Adeta Galatasaray’ı doğradı. Bütün takdir haklarını Liverpool’dan yana kullandı. Galatasaray oyun olarak sahada bir tepki ortaya koyamasa da Polonyalı hakem, sarı-kırmızlı takım etkisiz hale getirdi.
...Orta Doğu’da ABD-İsrail-İran savaşı, 19. gününde artık bir bölgesel kriz olmaktan çıkarak küresel dengeleri sarsan bir jeopolitik kırılma haline geldi.
İran, kilit isimlerden biri olan Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani ve ve Besic güçlerinin Komutanı Gulam Rıza Süleymani'nin saldırılarda öldürüldüğünü açıkladı.
Bu savaş artık sadece füzelerle değil, enerji, ekonomi ve para üzerinden veriliyor.
Ve denklemin kalbi tek bir yerde atıyor: Hürmüz Boğazı.
Küresel enerji krizi demek, enflasyon ve petrol fiyatlarının yükselmesi demektir.
Yani Hürmüz’ü kaybeden, ekonomik savaşı da kaybeder.
Dünyaca ünlü yatırımcı Ray Dalio’nun uyarısı tam da bu noktada alarm veriyor.
Dalio, Hürmüz krizi nedeniyle ABD’nin küresel hegemonyasını kaybedebileceğini savunurken, aslında doların tahtına işaret ediyor.
Eğer Hürmüz’de kontrol kaybedilirse, enerji ticareti kaçınılmaz olarak alternatif para birimlerine kayacak; bu da doların küresel rezerv statüsünün sarsılması anlamına gelecektir.
Savaşın en kritik sinyallerinden biri de cephe genişlememesi.
Kanada ve Yunanistan gibi müttefikleri açık şekilde savaşa dahil olmayacaklarını duyurdu.
Bu ABD’nin beklediği uluslararası destek koalisyonunu kuramadığını gösterir.
Orta Doğu’da kontrolü sağlamak ve İran rejimini köşeye sıkıştırmak hedefiyle yola çıkan ABD, ironik bir şekilde bu süreçte kendi küresel kredisini tüketiyor.
Eğer Hürmüz Boğazı’nda kontrol kaybı yaşanırsa, bu sadece bir askeri geri çekilme olmaz.
Bu, ABD’nin 'süper güç' kimliğinin sorgulanmaya başlanması demektir.
ABD bu savaşı kazanırsa bile, gerçekten kazanmış sayılacak mı?
...Her Şeyiyle Kendimize Kaldık
Akçura’dan Gaspıralı’ya, Zeki Velidi Togan’dan Halil İnalcık’a, oradan İlber Ortaylı’ya uzanan o efsunlu çizgi...
Bu silsile, kadim yurtların içinden süzülüp gelen incelmiş bir düşünme terbiyesinin, sarsıntılarla olgunlaşmış bir insan kalitesinin, sürgünün içinden bile vakar çıkarabilen bir ruh ikliminin bu topraklarda açtığı uzun ve ağır yoldu. Onlar yanlarında sadece bilgi, kültür birikimi getirmediler; bakış açısı, duruş getirdiler, ölçü getirdiler, sözün omuzlarına kültürel bir ağırlık koyan bir iç ciddiyet getirdiler. Kırım’ın, Kazan’ın, Bahçesaray’ın, Türkistan’ın sert rüzgârları; onların cümlelerinde yerleşik bir coğrafya ve yitirilmiş yurtların derinliği, parçalanmış dünyaların öğrettiği sabır, içe işleyen bir seviye olarak dile dönüşüyordu.
Bu yüzden onların kurduğu cümlelerde, bugünün dünyasında dayatma biçimde insanlığa sirayet etmiş çabuk parlayıp sönen bir yüzeysel dil yoktu. Orada daha çok zamanın ağır ağır yoğurduğu bir tortu vardı. Her söz, yaşanmışlığın içinden süzülmüş gibiydi. Kendini gösterme telaşı taşımayan, sesini yükseltmeden tesir eden, bağırmadan yer eden bir tarafları vardı. İnsan, bazı şahsiyetlere baktığında kalite yanında ; bir iklimin yürüyüşünü, bir soyluluğun susuşunu, bir terbiyenin yüzyıllar boyunca nasıl taşındığını da görür. Bu isimler biraz da böyleydi.
Türkiye uzun yıllar boyunca kadim yurtlardan gelen bu ince kanla beslendi. O şahsiyetlerle birlikte bu ülkeye; ufuk geldi, zarafet geldi, kendine dışarıdan bakabilme kudreti geldi. Kendi evinin içinde yaşayan biri bazen duvardaki çatlağı seçemez; dışarıdan gelen ama o eve gönülden bağlanan bir göz ise hem çatlağı görür hem temelin hangi fırtınalara dayandığını sezebilir. Akçura’da, Gaspıralı’da, Togan’da, İnalcık’ta ve son büyük halkalardan biri olarak Ortaylı’da böyle bir dikkat vardı. Türkiye’ye sadece içten bir aidiyetle bağlanmadılar; memleketi yukarı taşıyan ve insanları aynı şevkle yanlarına çağıran bir ses de oldular. Tarihi sloganlaştırmadan konuşabilen, köklerini yük gibi taşımadan onlardan kuvvet devşirebilen, cümleyi kabalaştırmadan sertleşebilen bir çizgiydi bu.

Kırım-Tatar aristokrasisinin Türkiye tecrübesi de bu yüzden yalnızca bir göç hikâyesi sayılamaz. Bu, kaybedilmiş yurtların küllerinden bir seviye çıkarabilen insanların hikâyesidir. Elinden çok şey alınsa da cümlesindeki asaleti koruyanların hikâyesidir. Gürültüye tenezzül etmeden iz bırakan, kendini pazarlamadan derinleşen, köklerinden hamaset değil zarafet üreten insanların hikâyesidir. Onların bakışında yerellik vardı ama daralma yoktu; aidiyet vardı ama hoyratlık yoktu; millî bir damar vardı ama kaba bir gösteriş yoktu. Türkiye, bir bakıma, kendini onların açtığı daha yüksek bir pencereden seyretti.
Şimdi ise o uzun çizginin son kıyısında duruyoruz. Ortaylı ile kapanan şey yalnızca bir kuşağın hikâyesi sayılmaz. Daha derinde, daha eski, daha zarif bir damar çekiliyor. Kırım’dan ya da Türkistan’dan bu topraklara yönelen o vakur düşünce akışı artık aynı kudretle yürümüyor. Ne oralarda o eski aile terbiyesi aynı biçimde sürüyor ne de burada onu karşılayacak iklim eski genişliğini koruyor. Zaman değişti, göçün karakteri değişti, dünyanın dili irileşti, hızlandı, kabalaştı. Derinlik yer yer gösterinin gerisine düştü. Bilginin yerini görünür olma hırsı, emekle yoğrulmuş cümlenin yerini çabuk tüketilen parıltılar aldı. Böyle çağlarda büyük insanlar birdenbire eksilmez; önce onları doğuran zemin yorulur.
Bugün tam da bu yüzden, insanın içini burkan bir gerçekle karşı karşıyayız. Uzun zaman boyunca bizi kendimizden daha yukarı çağıran o zarif el artık omzumuzda yok. Dışarıdan gelen asil dokunuş çekildiğinde, bir toplum kendi sesini ilk kez bütün çıplaklığıyla duyar. Kendi tekrarını, kendi darlığını, kendi eksilen yanlarını daha açık seçer. Çünkü insanı yükselten dış akış durduğunda, geriye kendi içinin hakikati kalır. Orada ne kadar derinlik varsa o görünür; ne kadar sığlık varsa o da.
Mesele burada yalnızca hüzün duymak değildir. Mesele, birkaç büyük ismin ardından methiyeler dizmek hiç değildir. Asıl mesele, onların taşıdığı seviyenin bu topraklarda yeniden doğup doğamayacağıdır. Büyük isimler gökten düşmez. Onları hazırlayan evler olur, sabır olur, okuma ahlâkı olur, yalnız kalabilme kudreti olur, kendini çoğaltmadan derinleşebilme disiplini olur. Bugün belki de en çok eksilen şeylerden biri budur: insanın kendi içini büyütme cehdi. Her şey elimizin altında ama içimiz o kadar dolmuyor. Herkes konuşuyor ama söz pek az yerde kök tutuyor. Çok şey biliyoruz, az şeyi sindiriyoruz. Çabuk hüküm veriyor, geç olgunlaşıyoruz.
Oysa Akçura kuşağından Ortaylı’ya kadar uzanan çizginin ortak tarafı, cümlenin arkasında uzun bir emek bulunmasıydı. Onlar bir fikri yaşar, taşır, zamanın içinden geçirir, sonra önümüze bırakırlardı. Bu yüzden ağırlıkları vardı. Bir cümlenin insanda kalması için sadece doğru olması yetmez; bir hayat tarafından doğrulanmış olması gerekir. İşte o kuşakların bıraktığı etki biraz da buradan geliyordu.
Şimdi önümüzde ağır bir eşik duruyor. Bu topraklar kendi içinden yeniden böyle insanlar çıkarabilecek mi? Yeni bir asalet dili kurulabilecek mi? Çileyi ham bir öfkeye çevirmeden, kaybı ucuz bir slogana dönüştürmeden, düşünceyi yeniden inceltebilecek miyiz? Çünkü bundan sonrası geçmişe saygı cümleleri kurmaktan ibaret bırakılmamalıdır. Bundan sonrası, geleceğin insanını yetiştirme meselesidir. Kendi cümlesini taşıyacak omuz yetiştiremeyen toplumlar, en sonunda başkalarının taklidi gibi yaşamaya başlar.
Belki de şimdi asıl eşikteyiz. İnsan da millet de başkasının gölgesi çekildiğinde kendi boyunu öğrenir. Bize uzun yıllar uzak yurtlardan gelen o ince ruh artık kapımızı aynı güçle çalmıyorsa, bundan sonra yazacağımız her cümle, kuracağımız her kurum, yetiştireceğimiz her çocuk daha büyük bir sorumluluk taşır. Çünkü artık ödünç ışıklarla yürünecek yerde değiliz. Kendi kandilini yakamayanın gecesi uzar. Kendi içinden yön, seviye ve derinlik çıkaramayanın kalabalığı artar ama ufku genişlemez.
Bu sözde hem sarsıcı bir yalnızlık hem de insanı silkeleyen bir çağrı var. Kendimize kaldık; yani artık mazeretlerimizin ardına saklanamayacağız. Kendimize kaldık; yani bize dışarıdan yükseklik taşıyan seslerin çekildiği yerde, kendi içimizde ne varsa onunla yüzleşeceğiz. Kendimize kaldık; yani şimdi göreceğiz, içimizde gerçekten ne kadar yurt, ne kadar incelik, ne kadar insan biriktirdik. Bundan sonrası bütünüyle bize ait: ağırlığıyla, çıplaklığıyla, imtihanıyla. Ve belki de bir millet için en hakiki an, tam da budur; artık kimsenin bizi yükseltmeyeceğini anladığımız ve yükselmek için kendi içimizde bir merdiven kurmak zorunda kaldığımız an.
...



