Kategoriler
UYGULAMALAR
İstanbul
Herkes suça sürüklenen çocukları konuşuyor.
Ama kimse bu çocukların yetiştiği aileleri konuşmuyor.
Bakın özellikle aile diyorum. Çünkü çocuk dediğimiz şey boş bir levha değil; ilk tohumu evde alır. Şiddeti, ihaneti, aldatmayı, ahlaksızlığı… Ne varsa. Eskiler boşuna dememiş: “Ne görürsen onu öğrenirsin.”
Adeta bir karma, bir döngü içindeyiz.
Evde annesinin babasını ya da babasının annesini aldattığını gören bir çocuk, aldatmaya meyilli büyür.
Evde şiddeti, küfrü, aşağılanmayı normalleştiren bir ortamda yetişen çocuk; vicdanı değil, öfkeyi öğrenir.
Bu yüzden “ille de ahlak, ille de edep” demiş zat-ı muhteremler. Çünkü aile temeli çürükken çocuklardan vicdan beklemek, çölde su aramak gibidir.
Ben bir önceki yazımda “ehliyet” demiştim.
Evet, ehliyet.
Ehliyet almadığımız her alanda savurganlık başlar.
Saldırganlık başlar.
Sapma başlar.
Anne-babalık da ehliyet ister.
İnsan yetiştirmek, bir canı şekillendirmek basit bir içgüdü işi değildir.
Bugün dışarıda cinsiyet ayrımı yapmadan söylüyorum ciddi bir öfke var.
Ciddi bir doyumsuzluk.
Ciddi bir yozlaşma.
Bu bir felaket senaryosu değil.
Bu, yaşanmışlığın, tecrübenin konuşmasıdır.
Ve tecrübeden ders almayan her birey, o dersi yeniden yaşamak zorunda kalır.
Bundan henüz bir buçuk yıl önce; kasapta çalışmak isteyen, eve bıçak modelleri getiren bir çocuk iki kız çocuğunu katletmedi mi?
Aile ne demişti?
“Biz ne yapabiliriz?”
Pardon?
Bir çocuk psikopat eğilimler sergileyecek, bu kez sessiz kalınacak.
Anne-baba susacak.
Çevre susacak.
Hatta hata sinyalleri veren doktora rağmen susulacak.
Sonra ne olacak?
Biz televizyonlarda akran zorbalığını konuşacağız.
Çocuk cinayetlerini tartışacağız.
“Çocuk katiller” başlıkları atacağız.
Peki sorun çözülecek mi?
Hayır.
Bu işin çözümü anayasa değil.
Mahkeme değil.
Tutuklama hiç değil.
Bunun tek bir çözümü var:
Toplumu sil baştan eğitmek.
Ama bu kez okuma yazmadan önce…
Ahlak öğretmek.
Edep öğretmek.
Vicdan öğretmek.
Merhamet öğretmek.
Çünkü insan olmayı öğrenmemiş bir çocuğa matematik öğretmenin, teknoloji öğretmenin, kariyer hayali kurdurmanın hiçbir anlamı yok.
Temel yoksa, bina çöker.
...En düşük emekli aylığını 20 bin liraya yükselten düzenleme bu hafta TBMM Genel Kurulu’nda görüşülerek yasalaşacak. Altı ayda bir gündemimize gelen en düşük emekli aylığında yapılan artış haklı itirazları ve tartışmaları beraberinde getiriyor. 4.9 milyon kişinin faydalanacağı bu düzenleme daha fazla prim ödemelerine rağmen neredeyse aynı maaşı alan milyonlarca emeklinin tepkisini çekiyor.
Emeklilerin yaşadığı sıkıntı Cumhur İttifakının gündeminde. Yapılan kamuoyu araştırmaları emekliyi mutlu etmeden seçimlerde olumlu sonuç almanın zorluğunu ortaya koyuyor.
AK Parti kurmayları şunun farkında; ‘Seçime birkaç ay kala yapılacak emekli maaş artışı yeterli olmayacaktır. Emekli beklediği iyileşmeyi daha önceden görmeli ve bunun devam edeceğine inanmalı.’ İşte iktidar cephesinde adımlar bu gerçekliği göre atılacak. Yani emeklinin birkaç yıldır yaşadığı katlanarak artan sıkıntılar görmezden gelinmiyor emeklileri memnun edecek adımlar yeni dönem tabiriyle ‘yükleniyor.’

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’ten çok önemli açıklamalar geliyor. MÜSİAD toplantısında ekonomik istikrar programının olumlu sonuçlarını anlattı. Enflasyonda kalıcı düşüşün sağlandığını, cari açık oranlarındaki iyileşmeyle dış finansman ihtiyacının azaldığını ve Merkez Bankası’nın döviz rezervlerindeki artışın (Swap hariç 123 milyar dolar) altını çizmişti. Faizlerin daha da düşeceğini vurgulayan Şimşek, iş adamlarına “Artık bankalar para vermek için sizin peşinizde koşacak” demişti.
Ekonomide yaşanan sıkıntılara rağmen muhalefetin çözüm odaklı değil tam tersine sorunu büyütmeye, toplumu sokağa dökmeye yönelik uğraşları devam ediyor. Ama bugüne kadar tüm çabalarına rağmen sonuç almayı başaramadılar halkı sokağa dökemediler.
3 yılın sonunda ekonomideki kalıcı düzelmeler sadece iş dünyasına değil emeklilere de olumlu yansıyacak. Emeklinin beklediği iyileşmenin ilk işaretleri MHP lideri Devlet Bahçeli’nin grup toplantısında geldi. Devlet Bahçeli, “Onlar üzülürken bizler rahat olamayız, onları sefalet ücreti değil en azından insanca yaşayabilecekleri bir seviyeye taşımalıyız. Emeklilerimizin sonuna kadar yanındayız.” diye konuştu. 20 bin liralık en düşük emekli aylığını ‘sefalet ücreti’ olarak tanımladı.
Bahçeli, emekli maaşında iyileştirme konusunda işareti verirken detayları teklifin görüşüldüğü Plan Bütçe Komisyonu’nda konuşan MHP Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı anlattı.

MHP olarak memur ve emeklilerin maaş artışlarının yeterli olmadığını kabul ettiklerini söyleyen Kalaycı, “Emeklilerimizin beklentilerinin önümüzdeki süreçte karşılanacağına inanıyoruz” dedi.
Kalaycı ekonomideki iyileşmeyle beraber ilerleyen dönemde atılması beklenen adımları şöyle sıraladı:
-Memur SSK emeklileri arasında maaş artış farkının giderilmesi artışların eşit biçimde yapılması,
-Emekli maaş artışlarının enflasyon yerine tüketim kalıplarını ve hayat standardını dikkate alan özel bir endekse göre yapılması,
-Emekli maaşlarının ödenen prime göre belirlenmesi (seyyanen ödemeler prim dengesini bozuyor)
-Aylık bağlama sisteminde aylık bağlama oranının artırılması, büyümeden tam pay verilerek güncelleme katsayısının iyileştirilmesi,
-Emekli aylıkları arasında oluşan eşitsizlikleri kademeli olarak giderecek düzenlemelerin yapılması.

MHP cephesi emeklilerle atılacak atılması beklenen adımları böyle sıralarken bir artış haberi de AK Parti’den geldi. Emeklilere ödenen bayram ikramiyelerinin 5 bin TL’ye çıkarılması bekleniyor. Bu rakamlar şimdilik emeklinin derdine çare olmasa da hükümetin işin farkında olduğunu mağduriyetlerin giderilmeye çalışıldığını söylemek mümkün.
Ekonomik istikrar programının olumlu sonuçları enflasyonda kalıcı düşüşü beraberinde getirdi ve jeopolitik bir kırılma olmazsa iyileşme süreci devam edecek. Türk ekonomisinin bilançosunda 266 milyar dolarlık iyileşme sağlandı.
Kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına almak ve kayıp kaçağı önlemek için yapılan kara para, yasa dışı bahis ve uyuşturucu operasyonlarından sağlanan gelirler eklendiğinde emekli ve orta sınıf için yakın zamanda olumlu gelişmeler bekleniyor.
Şimdi sıra başta emekliler olmak üzere ücretlilerin ekonomik durumlarını iyileştirmeye geldi. Vatandaş cebindeki paranın arttığını ve daha fazla ihtiyacını karşıladığını uzun süreli olarak görmeli. Ankara kulislerinde iktidar çevrelerinden aldığım duyumlar emekliyi memnun edecek adımların 2026’nın ikinci yarısından itibaren atılacağı yönünde. Bu adımlar arasında seyyanen zam ve yüksek oranlı artışların bulunduğunu söylemek mümkün.
Kamuoyundaki en büyük çarpıtmalardan biri ise; en düşük emekli aylığının Türk- İş’in açıkladığı açlık sınırın altında kaldığı iddiası.
Sözlerim kimi kesimlerden tepki çekebilir ancak burada çarpıtma olduğu çok açıktır. Konunun net anlaşılması için iki soruya cevap verilmesi gerekiyor. Birincisi, ‘En düşük emekli maaşı nedir?’ ve ikincisi ‘En düşük emekli aylığı açlık sınırının üzerine hiç çıktı mı?’
Sendikalar, medya kuruluşları ve özellikle sosyal medyada en düşük emekli aylığı ile açlık sınırı arasında yapılan kıyaslamada en düşük emekli aylığı SSK üzerinden tanımlanıyor. Oysa en düşük emekli aylığı BAĞ-KUR’dan emekli olmuş tarım ve esnaf emekli aylığıdır. Yani yapılan kıyaslama doğru değil ve çarpıtma buradan kaynaklanıyor.
TABLO:
YIL EN DÜŞÜK EMEKLİ AYLIĞI SSK EMEKLİ AYLIĞI ASGARİ ÜCRET AÇLIK SINIRI
2002 65 TL 150 TL 164 TL 307 TL
2005 350 TL 527 TL
2010 577 TL 812 TL
2015 949 TL 1257 TL
2020 2325 TL 2219 TL
2002 yılında asgari ücret 164 TL en düşük Bağkur tarım emekli aylığı 65 TL idi. Aynı dönemde en düşük SSK emekli aylığı 150 TL, Türk İş’in açıkladığı açlık sınırı ise 307 TL’ydi. Yani 64 TL’lik en düşük emekli aylığı net asgari ücretin ve açlık sınırının altındaydı.
2002 yılında 164 TL’lik net asgari ücret TÜRK-İŞ'in 307 lira olarak açıkladığı açlık sınırının yarısı kadar altında.
2005 yılında net asgari ücret 350 lira, açlık sınırı 527 lira,
2010'da net asgari ücret 577 lira, açlık sınırı 812 lira,
2015'te net asgari ücret 949 lira, açlık sınırı 1.257 lira,
2020'de net asgari ücret 2.325 lira, TÜRK-İŞ'in açlık sınırı 2.219 lira.
Yani net asgari ücret her yıl açlık sınırının altında kalmış.
2019 yılı burada istisna asgari ücret ilk defa 2019 yılında açlık sınırının üzerine çıkmış.
Şimdi tekrar altına inse de ekonomideki iyileşme asgari ücreti daha da yukarı çekecektir. Ama asıl olan rakamların büyümesi değil fiyat istikrarının sağlanması ve alım gücünün yükselmesidir.
...Tarihin ve zamanın en büyük ironisi bugün şudur:
Hangi kelimeyi en çok kim kullanılıyorsa o kelimenin o ağızda anlamını yitirmesidir.
Demokrasi, özgürlük, barış, insan hakları… Bugün bu kelimeler, çoğu zaman gerçek dışı süslü söylemlerde, gerçeği örten perdelerin adı oldu.
Amerika, yüzyıldır dünyaya “demokrasi ihracı” yapan bir güç olarak sunuyor kendini. Ama gittiği her yerde demokrasi değil, yeni çatışma hatları üretiyor. Irak’a “özgürlük” diye girdi; arkasında parçalanmış bir devlet bıraktı. Afganistan’a “barış” diye geldi; geride yıkık bir toplum, tükenmiş umutlar kaldı. Libya’ya “insan hakları” bahanesiyle müdahale etti; bugün Libya haritası fiilen paramparça.
Bu sözde medeniyetin gerçek yüzü, bir gün bir sokakta bütün dünyanın gözü önünde açığa çıktı:
“George Floyd’un ölümüyle.”
Bir Amerikan polisinin dizinin altında boğularak ölen bir insan… Bu yalnızca trajik bir vaka değildi. Batı’nın demokrasi masalının çöküş anıydı. “Nefes alamıyorum” sözü, sadece Floyd’un değil, Amerikan sisteminin de itirafıydı. Irkçılığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin, kibirli bir gücün aynasıydı.
Bugün dünya büyük bir kırılmanın eşiğinde. Ukrayna’da uzayan savaş, Gazze’de durmaksızın süren katliam, Afrika’daki darbeler, Pasifik’te yükselen askeri gerilim… Bütün bu krizlerin arkasında aynı motivasyon duruyor: küresel hâkimiyet tutkusu.
Amerika hâlâ dünyayı tek merkezden yönetmek istiyor.
Fakat yönetemiyor.
Çünkü içeriden çürüyen bir düzen, dışarıya adalet dağıtamaz.
Amerikan toplumu kendi içinde derin yarıklarla dolu: ırkçılık, göçmen düşmanlığı, ekonomik adaletsizlik, silah şiddeti, ideolojik kutuplaşma… Seçim sonuçları bile meşruiyet tartışmasına konu olan bir sistemin, başka milletlere “demokrasi dersi” vermesi artık inandırıcılığını yitirdi.
Batı sıkışmış durumda. Yüzyıllardır kurduğu tek kutuplu düzen sarsılıyor. Doğu yükseliyor, yeni güç merkezleri doğuyor. Küresel güç dengeleri değişiyor. Ama Batı bunu kabullenmek yerine eski alışkanlıklarına sarılıyor: daha çok baskı, daha çok yaptırım, daha çok müdahale.
Oysa gerçek medeniyet, başkalarını ezerek kurulmaz.
Ve işte tam burada, tarihin başka bir hafızası devreye giriyor: Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan medeniyet çizgisi.
Osmanlı, imparatorluğunu yalnız askeri güçle değil, adalet fikriyle ayakta tuttu. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde farklı dinleri güvence altına alarak çok kültürlü bir düzen kurdu. Kanuni Sultan Süleyman, iktidarın değil hukukun üstünlüğünü esas aldı. Nizamülmülk’ün devlet aklı, Mevlana’nın insan sevgisi, Yunus Emre’nin hoşgörüsü bir medeniyet dili inşa etti.
Batı sömürgecilik düzeni kurarken, Osmanlı coğrafyası farklı kimliklerin birlikte yaşayabildiği bir vicdan coğrafyasıydı. Bugün “çoğulculuk” diye anlatılan şeyler, bu topraklarda asırlar önce hayatın doğal akışıydı.
Gerçek medeniyet, insanı merkez alır.
Gerçek medeniyet, mazlumun yanında durur.
Gerçek medeniyet, gücü haklı kılmaz; hakkı güçlü kılar.
Türkiye bugün, işte bu mirasın çağdaş temsilcisidir.
Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, Batı’nın silah güdümlü barış anlayışına verilmiş tarihî bir cevaptır. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesini yayılmacılık üzerine değil, adalet ve denge üzerine kurmuştur.
Bugün bu anlayış, somut politikalarla yeniden görünür hale geliyor:
Gazze meselesinde Türkiye, yalnız diplomatik açıklamalar yapmakla kalmadı; insani yardımların öncüsü oldu. Dünyada Filistin davasını en gür sesle savunan ülkelerin başında geldi. Uluslararası hukuku hatırlattı, vicdanı temsil etti.
Afrika açılımı, Batı’nın sömürü mantığından farklı bir ilişki modeli sundu. Okullar, hastaneler, kalkınma projeleri, eğitim programları… Türkiye, Afrika’da silahla değil, insanla var oldu.
Karabağ’da barışın tesisinde oynanan rol, Kafkasya’da yeni bir istikrar zeminine katkı sağladı. Ukrayna-Rusya savaşında yürütülen arabuluculuk, Tahıl Koridoru Anlaşması gibi somut başarılar, Türkiye’nin çatışmadan beslenen değil, uzlaştıran bir güç olduğunu gösterdi.
Suriye’de milyonlarca mazluma kapılarını açan da Türkiye oldu. Dünyanın sırtını döndüğü mültecilere sahip çıkan da.
Batı ise bu dönemde ne yaptı?
Gazze’de yaşananlara sessiz kaldı. Çifte standart uyguladı. İnsan haklarını yalnız kendi çıkarı için hatırladı. Demokrasi söylemini jeopolitik bir silaha dönüştürdü.
İşte fark burada belirginleşiyor.
Amerika’nın dünyaya söylediği şudur:
“Düzeni biz kurarız.”
Dünyanın gördüğü ise şudur:
“Düzeni kendi çıkarımıza göre kurarız.”
Türkiye’nin dili ise bambaşkadır:
“Düzen, adaletle kurulur.”
Necip Fazıl’ın “Batı’nın çürüyen ruhu” dediği şey, bugün bütün çıplaklığıyla ortadadır. Sezai Karakoç’un diriliş fikri, Nurettin Topçu’nun ahlak merkezli toplum anlayışı, bu coğrafyanın yeni bir medeniyet dili üretme potansiyelini hatırlatır.
Dünya artık tek bir merkezin buyruğunda yaşamak istemiyor. Daha adil, daha insani, daha vicdanlı bir küresel düzen arıyor.
Bu arayışın cevabı, yalnız ekonomik güçle birlikte ayakta dimdik duran ahlaki duruşta saklıdır.
Amerika, içeride çürüyen yapısını onarmadan dışarıya demokrasi satamaz. Batı, sömürgeci reflekslerinden vazgeçmeden insanlığa yeni bir şey sunamaz.
Türkiye ise, Osmanlı’dan devraldığı medeniyet mirasıyla, insan merkezli bir düzenin mümkün olduğunu hatırlatan nadir ülkelerden biridir.
Ve tarih şunu bir kez daha gösterecek:
Gerçek medeniyet, insanı her anlamda nefessiz bırakmaktan örülü bir dünyada olmaz ;
insana yeniden nefes aldıracak yepyeni insani duruşları dizayn ederek kurulur.
Iste Türkiye tam da burada tarihi kadim bir medeniyetin yaşayan bir temsilcisi olarak önemli bir misyona sahiptir .
...Mardin; Süryani’nin duası, Kürt’ün türküsü, Arap’ın sofrası ve Türk’ün misafirperverliğiyle yoğrulmuş bir şehir.
Bazı şehirler vardır; haritada bir nokta olmaktan çok daha fazlasıdır. Onlar bir çağrı, bir ses, bir koku ve bir hatırlayıştır. Mardin, işte tam da böyle bir şehir. Taşına dokunduğunuzda zamanın nabzını hissedersiniz; sokağında yürürken geçmiş, bugüne omuz verir. Ve bazen bu kadim şehir, kendi sınırlarını aşar; başka şehirlerin kalbine dokunur.
“Mesele Mardin’i anlatmak değil, Mardin’i yaşamak”
Bu davetin arkasında güçlü bir iş birliği var
“Mardin İl Tanıtım Günleri”, bir tanıtım organizasyonundan çok daha fazlası; hafızaya, kültüre ve sofraya kurulan büyük bir davet. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Mardin Valiliği, Mardin Büyükşehir Belediyesi ve Mardinli İş İnsanları Derneği (MARİŞ) desteğiyle oluşan iş birliğinin ruhunda saklı bir güç.
15–18 Ocak 2026 tarihleri arasında, İstanbul’un en geniş nefes alanlarından biri olan Atatürk Havalimanı Millet Bahçesi, işte böyle bir misafirliğe ev sahipliği yaptı.
Protokolün tanıklığında bir kültür buluşması
Açılış günü İstanbul’a Mardin’in güneşi doğdu adeta. Programa katılan isimler, bu organizasyonun sıradan bir etkinlik olmadığının bir göstergesi.
· İstanbul Valisi Davut Gül,
· Mardin Valisi Tuncay Akkoyun,
· TBMM Adalet Komisyonu Başkanı ve İstanbul MV. Prof. Dr. Cüneyt Yüksel,
· Mardin Milletvekilleri Faruk Kılıç ve Muhammed Adak,
· Mardin Cumhuriyet Başsavcısı Mustafa Akbulut,
· AK Parti İstanbul İl Başkanı Abdullah Özdemir,
· AK Parti Mardin İl Başkanı Mehmet Uncu,
· Midyat Belediye Başkanı Veysi Şahin,
· Yeşilli Belediye Başkanı Hayrettin Demir,
· Bahçelievler Belediye Başkanı Hakan Bahadır,
· MARİŞ Başkanı Sabahattin Fidan,
· Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mustafa Gültepe,
· MAREV Genel Başkanı Şevket Çelik,
· OSB Başkan Vekili Abdulnasır Duyan,
· Mardin 1969 Spor Kulübü Başkanı Rıdvan Aşar,
Mezopotamya’nın Sesi İstanbul’da
Atatürk Havalimanı Millet Bahçesi’nin geniş alanına kurulan stantlar, bir panayır değil; bir medeniyet anlatısıydı sanki. Taş işçiliğinden telkâriye, müzikten halk oyunlarına kadar her detay, Mardin’in çok katmanlı yapısını yansıtıyordu.
Sofra: Mardin’i anlamanın en kısa yolu
Mardin mutfağını uzun uzun tarif etmeye gerek yok. Çünkü o, anlatıldıkça eksilen; tadıldıkça çoğalan bir mutfak. Baharatı ölçüyle, sabrı ustalıkla kullanır. Bu tanıtım günlerinde sunulan lezzetler, bir gösterişin değil; bir hafızanın ürünüydü. Her tabak, “biz buradayız” diyen bir geçmişten sesleniyordu.
Dayanışmanın tenceresi “MOKİD Mutfağı”
Bu sofranın en anlamlı duraklarından biri, hiç kuşkusuz MOKİD Mutfağı. Mardin Ortak Kadın İşbirliği Derneği’nin hikâyesi, bir mutfaktan çok daha fazlasını anlatır. Bu hikâyenin merkezinde ise Hilal Burç vardır.
Hilal Burç, Mardin’de erken yaşta evlenmiş; ancak eğitim hayalinden vazgeçmemiş bir kadın. Hayatın ona çizdiği sınırları kabul etmek yerine, o sınırları genişletmeyi seçmiş. Sivil toplum alanında uzmanlaşmış, kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda yıllarca emek vermiştir.
2007 yılında kurulan MOKİD, ilk günden itibaren kadınların yalnız olmadığını anlatan bir yapı olmuş. Ancak zamanla anlaşıldı ki, güçlenmenin en kalıcı yolu ekonomik bağımsızlıktan geçiyordu. İşte mutfak, tam da bu noktada bir kader mekânına dönüştü.
Şiddet mağduru kadınlar, mülteciler, depremzedeler…
2022’de kurulan KADİM Kooperatifi, bu emeği kurumsal bir yapıya dönüştürdü. Deprem sürecinde bir taziye evinde binlerce kişiye pişirilen yemekler, MOKİD Mutfağı’nın bir işletmeden çok bir vicdan modeli olduğunu gösterdi.
Bugün MOKİD Mutfağı; kadın istihdamını merkeze alan, kalite ile ulaşılabilir fiyatı dengeleyen, dayanışmayı sofraya taşıyan örnek bir yapı olarak varlığını sürdürüyor.
Şef Ali Demir ve yarışmayla taçlanan lezzet
Mardin İl Tanıtım Günleri’nin gastronomi ayağını taçlandıran en önemli etkinliklerden biri ise Mardinli ünlü Şef Ali Demir öncülüğünde düzenlenen yemek yarışması oldu. Ali Demir, mutfağıyla yemek pişirmenin yanında Mardin’i anlatan bir isim. Bu yarışma, onun memleketine duyduğu vefanın bir göstergesiydi. (Bu arada cumartesi günü sahnedeyken ablası Müzeyyen Hanımın kalp krizi sonucu vefatını öğrenmesi hem kendini hem de sevenlerini üzdü. Allah gani gani rahmet eylesin.)
Sunuculuğunu Gülçin Polat’ın üstlendiği yarışma, büyük ilgi gördü. Jüri koltuğunda gastronomi dünyasının saygın isimleri yer aldı. Mukader Başkanı ve TUGAFED Başkan Yardımcısı Abdurrahman Matalman başta olmak üzere, pek çok usta şef, Mardin mutfağının yorumlarını titizlikle değerlendirdi.
Bir tanıtımdan fazlası
Mardin İl Tanıtım Günleri, dört gün boyunca İstanbul’a şunu hatırlattı: Kültür, korunacak bir miras ve yaşatılacak bir sorumluluk. Sofra ise bu sorumluluğun en güçlü anlatım biçimi.
Mardin, İstanbul’a misafir oldu ama kalıcı bir iz bıraktı. Ve belki de en önemlisi şuydu: Bu organizasyon, Mardin’i anlatmadı; Mardin kendini konuşturdu.
Taşını, yemeğini, kadının emeğini, ustanın sabrını…
...
Süper Kupa’da Fenerbahçe’ye kaybettikten sonra ayağa kalkması gereken Galatasaray, ligin ikinci yarısına start verdiği maçta Gaziantep’i de geçemedi. İsabetli şutun bile 70. dakikalarda gelmesi, her şeyin özeti. Elinizdeki bu kadroyla Gaziantep’i de geçemiyorsanız, ciddi sıkıntılar sizi bekliyor demektir.
Osimhen, Galatasaray’ı sadece Süper Lig’de şampiyon yapsın diye alınmış olamaz. Bu mücadeleyi Osimhensiz de kazanmanız gerekir. Torreirasız da… Oyun anlamında Galatasaray kazanmayı hak etmedi. Galibiyete yakın taraf Gaziantep’ti. Galatasaray’ın hem hocası hem de futbolcusu kendini toparlamalı. Ciddi bir konsantrasyon eksikliği var. Uykudan uyanın!
Galatasaray’ın transferden sorumlusu Abdullah Kavukçu, 4 gün boyunca Milano’da ne yaptı? Oyuncuların menajerleriyle İstanbul’da da görüşme yapabilirdi. Uçağın boş dönmesi büyük bir başarısızlıktır. Daha önce bu duruma düşen yöneticiler istifa etmek zorunda kaldı.
Planlamanız iyi olmalı. Oyun geriye giderken transferde de gelişme olmayınca, taraftara derdinizi hiçbir şekilde anlatamazsınız. Uçak boş dönecekse neden gittiniz?
...Suriye’de on yılı aşan savaş, yıkım ve parçalanmışlık artık herkes için aynı hakikati haykırıyor bence. Bu topraklarda hiç kimse tek başına kazanamaz; ya birlikte kazanılır ya da herkes kaybeder. Bugün Suriye’nin önünde açılan yeni sayfa, yalnızca bir yönetim değişikliğini değil, zihniyet dönüşümünü de temsil ediyor. Ahmed Şara’nın imzaladığı ve Kürt kimliğini resmen tanıyan 13 No’lu Kararname, Suriye tarihinde sadece hukuki değil, ahlaki ve siyasal bir kırılma anıdır bence. İlk kez bir Suriye yönetimi, Kürtleri “tolere edilen” bir unsur olarak değil, devletin temel ve asli bileşeni olarak tanımlamaktadır. Bu adım, on yıllardır süren inkâr siyasetinin resmen sona erdiğinin ilanıdır. Bu kararnameyle birlikte Kürt kimliği anayasal çerçevede tanınmış, Kürtçe ulusal dil statüsüne kavuşmuş, 1962 Haseke sayımından kaynaklanan vatandaşlık mağduriyetleri ortadan kaldırılmış, Newroz tüm Suriye için resmi bayram ilan edilmiştir. Dahası, ayrımcılık ve dışlayıcı dil açıkça suç kapsamına alınmıştır. Tüm bunlar, Suriye Kürtlerinin temel taleplerinin devlet eliyle karşılandığını göstermektedir.
Bu noktadan sonra açık bir gerçeği konuşmak gerekir: Kürt kimliği tanınmışsa, silahlı yapıların meşruiyeti de fiilen sona ermiştir. Bugüne kadar YPG’nin varlığını gerekçelendiren temel argüman, hakların inkârı ve Şam’a güvensizlikti. Bugün bu gerekçe çökmüştür. Silahlı özerklik ısrarı artık bir hak mücadelesi değil, siyasi bir inat ve statü koruma refleksidir. Daha da önemlisi, Suriye’de Kürtlerin karşı karşıya olduğu asıl risk Şam değildir. Asıl risk, Kürt siyasetinin PKK bağlantılı, dış güçlere bağımlı ve silah merkezli yapılara mahkûm edilmesidir. Ahmed Şara yönetiminin eleştirisi Kürt kimliğine değil, Suriye’nin birliğiyle bağdaşmayan silahlı örgütlenmelere yöneliktir. Bu ayrımın özellikle görülmesi gerekir. YPG bugün tarihsel bir yol ayrımındadır. Ya Suriye’nin geleceğinde meşru, siyasi ve anayasal bir aktör olacak ya da bölgesel ve küresel güçlerin geçici taşeronu olarak tasfiye edilecektir. Ortada üçüncü bir yol yoktur. Ortadoğu tarihi, dış destekli silahlı yapıların Kürtlere kalıcı güvenlik ya da devlet getirmediğinin sayısız örneğiyle doludur. Parçalanmış bir Suriye, Kürtler için güvenli bir gelecek anlamına gelmez. Aksine, bölünme Kürtleri Türkiye, İran ve Irak denkleminde sürekli baskı altında bırakır; Arapları yeni iç çatışmalara ve yoksulluğa sürükler; Türkmenleri, Süryanileri ve Dürzileri sahipsizleştirir. Bölünmüş Suriye, kalıcı bir vekâlet savaşları alanı demektir. Buna karşılık toprak bütünlüğü korunmuş, çoğulcu ve kapsayıcı bir Suriye; Kürtlerin kimliğini güvence altına alır, Arapların devlet kaygısını giderir ve diğer tüm etnik-dini gruplara anayasal koruma sağlar. Ekonomik yeniden inşa, istikrar ve bölgesel normalleşme ancak bu zeminde mümkündür.
Tarih Suriye'de, Kürtlere ilk defa bu kadar önemli bir fırsat sundu; geçmişte sunulanların çoğu da dış güçlerin vaatleriyle başlayıp hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Bugün ise farklı bir tablo var: Tanınma içeriden gelmektedir, haklar yazılı belgeye bağlanmaktadır ve kimlik devletin resmi diliyle kabul edilmektedir. Bu, silahla değil akılla değerlendirilmesi gereken bir andır. Artık silahın değil siyasetin, ayrılığın değil birliğin zamanı gelmiştir. YPG, silahı siyasetle değiştirebildiği ölçüde Kürtlerin geleceğinde yer alacaktır. Aksi halde tarih bir kez daha şunu yazacaktır: Kürtlerin hak mücadelesi, örgütlerin iktidar hırsına kurban edilmiştir. Toprak bütünlüğü korunmuş bir Suriye’de Araplar daha güvende, Kürtler daha onurlu, diğer tüm halklar daha umutlu olacaktır. Ve tarih, doğru zamanda doğru yerde duranları affeder; ama inadı asla.
...A.B.İ. dizisinin ilk bölümü yayınlandı. Kenan İmirzalıoğlu’nun suratının beyaz pudradan geçilmediğini de görmüşsünüzdür. Dizi başlamadan Kenan İmirzalıoğlu ile Afra Saraçoğlu arasındaki yaş farkı gündem olmuştu. İzleyince bu eleştirilere hak verenlerden biri oldum. 51 yaşındaki Kenan İmirzalıoğlu’na partner olarak neden 28 yaşındaki Afra Saraçoğlu seçildi. Afra Saraçoğlu’nun yaşı büyük dursun diye ellerinden geleni yapan bir ekip neden olması gereken yaş skalasında bir oyuncu bulmadı?
Dizi başlamadan önce Kenan İmirzalıoğlu ile Afra Saraçoğlu arasındaki yaş farkı çokça gündeme geldi ve eleştiri yağdı. 51 yaşındaki bir erkek oyuncuya partner olarak 28 yaşında bir kadın oyuncu seçilmesi, artık “alışıldık” denip geçilecek bir durum olmaktan çıkmalı. Çünkü bu durum kadın erkek arasındaki yaş farkının köklü sorunun yansımasıdır.
Konu sadece bu da değil. Ekrana yansıyan enerji, görünüm bambaşka. Sosyal medyada da göründüğü gibi birçok kişi aynı yorumu yapmış durumda. A.B.İ. dizisi bu haliyle sadece bir hikâye anlatmıyor; aynı zamanda da sektörün konfor alanının dışına neden çıkmak istemediğini de gözler önüne seriyor.
Aslında bu soru sorulduğunda cevaplar genellikle “Hikaye, senaryo bunu gerektiriyor” cümlesiyle cevap veriliyor. Oysa bu durum yapımcı bakış açısı oluyor. Afra Saraçoğlu’na saç ve makyajına müdahale ederek yaş büyütmeye çalışmak yerine olması gereken yaş aralığında bir oyuncu tercih edilebilirdi.
...Son zamanlarda nereye baksam aynı manzarayı görüyorum: Dünya hiç bu kadar çok konuşup, hiç bu kadar az sorumluluk almamıştı. Herkesin cebinde hazır bir fikri, dilinin ucunda net bir itirazı var. Haklılık pay etmekte ise üstümüze yok. Ama iş dönüp dolaşıp "Peki, bu işin vebali kimde?" sorusuna gelince, ortalığı garip bir sessizlik kaplıyor…
Avrupa’yı izliyorum; siyasetini, medyasını, bitmek bilmeyen tartışmalarını. Hususiyle son yıllarda önümüze gelen her yeni meselede tablo bir türlü değişmiyor. Uzun, ağdalı analizler, steril raporlar, hiçbir yere toslamayan kontrollü açıklamalar... Herkes "doğru" görünmenin peşinde ama ne hikmetse kimse "risk" almak istemiyor. Alamazlar çünkü risk demek, bedel ödemek demek. Konfor alanından çıkıp elini taşın altına koymak demek.
Buna tıp dilinde ne diyorlar bilmiyorum ama bence bu bir hastalık. Gerçekten bir hastalık… Zira söylediğim şey sadece teknolojik gelişmeler, siyasetle de sınırlı değil, iş hayatımızda çalışanların kalbine kadar sirayet etmiş durumda. Vatandaşı işe almak için işin tanımı, sorumluluk alanı, hedeflerine kadar kendisine yol gösteriyoruz. Her hususta mutabık kalıyoruz. O da işe başlayabilmek için "olur, hallederim" diyor ama iş başa düştükten sonra ya sırra kadem basıyor ya da altında kalıp eziliyor. Yani ortada ne icraat var ne de o ilk görüştüğümüz o heyecan. Nedir bu? Yani sorumluluktan kaçmak bu hayatta kalma stratejisi mi oldu artık! Oysa bir işi üstlenmek, sadece o işin kârına ortak olmak değil; o işin çıkmaz sokağındaki çileyi de göğüslemek değil midir?
Yine dijital medya da bu karmaşanın tam merkezinde duruyor. Bugün pek çok mecra "doğru" olmayı, "anlamlı" olmaya tercih ediyor. Bilgi çok ama ruh yok. Haber var ama o haberin bir derdi, bir hikâyesi, bir duruşu yok. İnanın bana okur artık sadece ne olduğunu bilmek istemiyor; karşısında bir ağırlık, bir güven noktası da arıyor. Amerika’nın pervasız denemeleriyle Çin’in merkezi aklı arasında sıkışan Avrupa ise konuşmanın şehvetine öyle kapılmış ki tutabilene aşk olsun. Gerçekten herkes bu kadar haklı ise bu dünyanın yükünü kim omuzlayacak merak ediyorum doğrusu.
Mesuliyet, içinde yaşadığımız bu çağın bence en ağır kelimesi oldu çıktı. Çünkü mesul olmak; yalnız kalmayı, eleştirilmeyi, hatta hata yapıp o hatanın bedelini ödemeyi kabul etmektir. Bizim işimiz sadece olanı biteni bir bant gibi yansıtmak değil. Dijital Varlıklar’ımızın her bir zerresine kadar biz aslında bir "ağırlık duygusu"nu iliklerimize kadar taşıyoruz. Ne söylediğimiz kadar, neye sustuysak onlardan da sorumlu olduğumuzun farkındayız.
Bugün dünyada eksik olan şey teknoloji ya da bilgi değil, eksik olan şey sorumluluğu üstlenme iradesidir. Fazla korunaklı yapılar, her şeyi güvence altına alırken hayatın akışını kaçırıyor sanki. Aşırı steril ortamlardan güçlü cümleler, gerçek başarılar çıkar mı? Hiç sanmıyorum. Oysa hangi yükü omuzladığımız ve hangi kararın arkasında dimdik durabildiğimiz, bizi biz yapan tek şey olmalı. Çünkü dijital evren bizi müthiş bir illüzyonla sarıp sarmalıyor: Her şeyin 'bulut' üzerinde olduğu, her fikrin bir tıklamayla silinebildiği, hiçbir şeyin ağırlığının kalmadığı bir uçuculuk çağı bu. Bu hafiflik içinde sorumluluk almak, dijitalin doğasına aykırı bir yerçekimi oluşturmak gibidir.
Zira biliyoruz ki; her şeyin dijitalleştiği bir dünyada 'insan' kalmanın yegâne yolu, o uçucu fikirlerin arasından sıyrılıp somut bir mesuliyetin altına girebilmektir. Veri dediğiniz şey soğuktur, algoritmalar ise hesapçı. Ama o veriyi nasıl işlediğiniz, topluma hangi bağlamla sunduğunuz sizin zihnî ve ahlaki imzanızdır.
Biz, tüm dijital ekosistemimizde insani bir denge noktası koyuyoruz. Bunu başardığımızdan da eminiz.
Haftaya tekrar görüşmek üzere, hoşça kalın, sağlıkla kalın…
...Hakan Fidan’ın Açtığı Başlıkların Okuması: Dünyanın Kriz Mantığı ve Türkiye’nin Konumu
Bugünkü basın toplantısında Hakan Fidan’ın altını çizdiği her başlık;
-Gazze, Ukrayna, İran, Suriye, bölgesel güvenlik, belirsizlik, yeni ittifak arayışları-
aslında tek bir büyük resmin farklı cepheleriydi. Fidan’ın mesajı şuydu: Dünya tek tek krizler yaşamıyor; bir kriz sistemi içinde yaşıyor. Bu sistemde sorunlar çözülmek istenmiyor; bu günkü Dünyanın kriz mantığından krizler, kullanılmak ve çıkarlara göre yönetilmek için var. Barış kalıcılaştırılmıyor, geciktiriliyor. Çatışmalar bitirilmiyor, donduruluyor. Çünkü bugünün uluslararası düzeni, istikrarı değil, kontrollü istikrarsızlığı üretmeye ayarlanmış durumda.
Gazze bu düzenin vicdani çöküş alanı. Ukrayna bu düzenin askeri donmuş cephesi. İran bu düzenin ekonomik ve siyasal baskı laboratuvarı. Suriye bu düzenin parçalama ve vekâlet savaşı alanı. Pasifik ve Doğu Akdeniz ise bu düzenin güç yığma koridorları. Fidan’ın toplantıda temas ettiği her dosya, bu küresel mekanizmanın başka bir dişlisini gösteriyor. Ve hepsi aynı şeye bağlanıyor: Dünya artık sorunları çözerek değil, kriz üreterek yönetiliyor.
Bu yeni düzenin merkezinde “güvenlik” kavramı da dönüşmüş durumda. Güvenlik artık barışı kurmak değil; tehdidi yönetmek demek. Risklerin bitmesi istenmiyor, sürmesi isteniyor. Çünkü risk varsa silah sanayii var, savunma bütçesi var, askeri ittifaklar var, siyasi nüfuz var. Tehdit azalırsa sistem küçülüyor; tehdit büyürse sistem besleniyor. Dolayısıyla krizler bir arıza değil, işlev haline geliyor.
Türkiye’nin pozisyonu da tam bu yüzden zor ve hayati. Fidan’ın anlattığı tablo Türkiye’nin bir tercihi değil, kader coğrafyasıdır. Türkiye kriz üreten sistemin tam ortasında, ama onun mantığına teslim olmayan nadir aktörlerden biri olmaya çalışıyor. Hem NATO içinde, hem Rusya’yla temas halinde; hem Batı sisteminde, hem Doğu havzasında; hem askeri olarak güçlü, hem diplomasiye yaslanmak zorunda. Bu pozisyon Türkiye’yi hem vazgeçilmez hem de sürekli baskı altında bir ülke yapıyor.
İşte bu nedenle bugün dünyadaki krizleri tek tek okumak yetmez; onları üreten zihniyeti okumak gerekir. Fidan’ın toplantısı tam da bu zihniyetin haritasını verdi. Şimdi o haritayı biraz daha yakından okuyalım.
Dünya Neden Sürekli Savaş İstiyor
ve Türkiye Bu Resmin Neresinde?
Dünya artık savaşlara şaşırmıyor. Şaşırmadığı için de savaşlar sıradanlaşıyor. Ukrayna’da cepheler hep aktif, aylarca aynı savaş, aynı hatta kilitli kalıyor, Gazze’de yıkım süreklilik kazanıyor, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz askerî koridorlara dönüşüyor, Pasifik’te donanma yoğunluğu Soğuk Savaş seviyelerini aşmış durumda. Barış, artık olağan bir durum değil; hayal edilen bir paradoks...
Bu tablo bir tesadüf değil. Arkasında işleyen bir sistem var.
Çin Savunma Bakanlığı’nın kısa süre önce yaptığı açıklama bu sistemin bilançosunu çıkaran nadir metinlerden biriydi: Amerikan tarihi yaklaşık 240 yıl; bunun yalnızca 16 yılı savaşsız geçmiş. 80 ülkede 800’den fazla askerî üs. Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de kalıcı istikrar değil; çökmüş devletler, parçalanmış toplumlar ve bitmeyen krizler. Ukrayna’da tükenmiş uranyum ve misket bombaları. Akdeniz’de kalıcı deniz ve hava gücü. İsrail’e kesintisiz silah sevkiyatı.
Bu tabloya bakıp şu sonuca varıyorlar: ABD küresel güvenlik istemiyor anlaşılan ve küresel savaş döngüsünün merkezinde duruyor. Artık bu gerçeği sağduyulu bir dünya görüşünün etrafında birleşerek çözmek zorundayız.
Bu iddia, acı verici ama altı boş olmayan bir yeni dünya gerçeği ne yazık ki. Çünkü bugün dünyanın güvenlik anlayışı, barış üretmek gücünden çok uzak; güç dengeleri tarafından sadece kriz yönetmek için çalışmak zorunda bırakıldı.
“Güvenlik sektörü ve kriz ihtiyacı”
Eskiden dünyanın güvenlik anlayışı, savaşların önlenmesi demekti. Bugün güvenlik, riskin yönetimi demek. Ve her yeni riskin yönetimi, yeni bir riskin varlığını meşru kılıyor.
Savunma sanayii, askerî teknoloji şirketleri, özel güvenlik firmaları, siber savunma ağları, istihbarat ekonomisi… Bunlar artık trilyon dolarlık bir sektör. Bu sektörün sürdürülebilmesi için sürekli tehdit gerekir. İşte bugün dünya, tehditleri meşru kılarak kendine böyle bir ekonomik kalkan oluşturmuş durumda maalesef.
Çünkü;
“Tehdit biterse bütçe küçülür.”
Bütçe küçülürse sektör daralır.
Sektör daralırsa siyasal etki azalır.
Dolayısıyla sistemin bilinçli ya da bilinçsiz bir refleksi vardır: krizleri çözmekten çok yönetmek, hatta mümkünse sürdürmek.
Bu yüzden Afganistan’dan istikrar çıkmadı. Irak’tan demokrasi çıkmadı. Libya’dan barış ortamı çıkmadı. Çünkü amaç hiçbir zaman “orayı düzeltmek” değildi. Amaç dengeyi kırmak, güç boşluğu yaratmak ve o boşluğu yönetilebilir tutmaktı.
Gelelim İran’a:
İran neden sadece İran değil?
İran’daki protestolar ilk bakışta ekonomik görünüyor: riyalin çöküşü, enflasyon, işsizlik, yoksulluk. Ama bu ekonomik kriz yalnızca kötü yönetimin ürünü değil. Yaptırımlar, finansal izolasyon, enerji piyasalarından dışlanma ve sürekli askerî tehdit, İran ekonomisini yapısal olarak kırılgan hâle getiriyor.
Bu dış baskı içerde üç sonuç doğuruyor:
Ekonomi bozuluyor,
Toplum devletten uzaklaşıyor,
Devlet güvenliğe yaslanıyor.
Devlet güvenliğe yaslandıkça baskı artıyor, baskı arttıkça meşruiyet düşüyor, meşruiyet düştükçe dış müdahale gerekçesi güçleniyor. Bir kısır döngü.
Bu yüzden İran’daki protestolar ne yalnızca “rejim karşıtı”, ne de yalnızca “ekonomik”tir. Onlar küresel sistemin periferilerde yarattığı basıncın iç patlamalarıdır.
Ukrayna ve Gazze neden bitmiyor?
Çünkü bitmeleri sistem için maliyetlidir.
Ukrayna’da savaş donmuş hâlde duruyor. Bu, Avrupa’yı askerî bağımlılığa sokuyor, NATO bütçelerini büyütüyor, silah sanayiini canlı tutuyor. Gazze’de yıkım sürüyor çünkü bölgesel istikrarsızlık, Ortadoğu’yu sürekli kriz modunda tutuyor.
Bu savaşlar çözülmediği için değil, çözülmemeleri sistem için işlevsel olduğu için sürüyor.
Türkiye bu resmin neresinde?
Türkiye bu küresel savaş döngüsünün dışında değil; tam ortasında ama farklı bir pozisyonda duruyor.
Bir yandan NATO üyesi, bir yandan Rusya ile diplomatik ve ekonomik ilişkileri olan, bir yandan Orta Doğu’nun kriz alanlarıyla doğrudan temas hâlinde bir ülke.
Bu üçlü konum Türkiye’yi hem vazgeçilmez hem de kırılgan kılıyor.
Suriye’de savaş Türkiye’yi doğrudan etkiledi: milyonlarca mülteci, sınır güvenliği, terör tehdidi, toplumsal gerilim. Libya’da istikrarsızlık Doğu Akdeniz’i etkiledi. Ukrayna savaşı Karadeniz dengelerini değiştirdi. Gazze’deki yıkım Türkiye’nin diplomatik alanını daralttı.
Türkiye’nin yaşadığı şey, bir dış politika tercihi değil; jeopolitik yazgıdır.
Bu yüzden Türkiye ne savaş isteyen ne de savaştan kaçabilen bir ülke. Türkiye savaşın ortasında barışı savunmak zorunda olan bir ülke.
Türkiye için asıl risk ne?
Türkiye için asıl risk askerî değil; siyasaldır.
Risk şudur: Küresel krizlerin içeride ekonomik, toplumsal ve siyasal baskıya dönüşmesi.
Savaşlar uzadıkça enerji fiyatları artar, ticaret yolları kırılır, enflasyon yükselir, bütçeler zorlanır. Bu baskı içeride siyaseti sertleştirir, toplumu yorar, devlete güveni aşındırır.
Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ekonomik dalgalanmalar, başlı başına küresel sistemin yarattığı baskının da ürünüdür.
Bütün bunlar bize şöyle bir okuma yaptırıyor:
Dünya bugün sadece istikrarsızlığa sürüklenmiyor; istikrarsızlık üzerinden yönetiliyor.
Krizler çözülmüyor, devrediliyor.
Savaşlar bitmiyor, donduruluyor.
Barış kurulmak yerine erteleniyor.
Çin’in “küresel savaş döngüsü” dediği şey tam olarak budur.
Türkiye bu döngünün dışında kalamaz ama ona teslim de olmak zorunda değildir.
Türkiye için çıkış yolu askerî güçte değil; çok yönlü diplomasi, ekonomik direnç ve toplumsal dayanıklılıktadır.
Barış artık romantik bir ideal değil, stratejik bir zorunluluktur.
Ve belki de bugün Türkiye’nin dünyaya söyleyebileceği en güçlü cümle şudur:
Savaş bir kader değildir. Ama ona göre yaşamayı kabul edersek kader gibi olur.
...Haftada sadece bir günü tatil olan insanın, henüz taksitleri bitmemiş otomobiline binerek en yakın AVM’ye gidip gününü öldürmeye çalıştığı bir pazar ülkede ve dünyada neler yaşanmaktadır?
Ülkede ve dünyada neler yaşandığı bir kenarda dursun, bu kişi, bir aile kuracak refah seviyesine kavuşmuştur ve şansı yaver gitmiş ki eşinin de tatil günü pazar günü olmuştur. Bu devirde hele kent insanı için az şey midir bu denk geliş?
Haydi hayal bu ya, bu çiftin 2 de çocuğu olsun, onlar da yarıyıl tatilleri için ailelerine, bu gittikleri AVM’den çok istedikleri birkaç şey aldırma heyecanını taşısınlar.
AVM gezisi sırasında orta yaşlı çiftin zihninde gençlikleri, öğrencilikleri ve artık geri gelmeyen bir zamanın düşünceleri kendini belli eder mi dersiniz?
AVM gezileri pek böyle sorgulamalara izin vermez. Çoğu AVM’de para vermeden sırt desteği olan bir bank ya da oturak bile bulamazsınız çünkü. İlla bir kafeye, restorana gidilip bütçe el verdiğince para dökülecek ve yarım ya da 1 saatlik bir zenginlik satın alınacaktır. Başka türlüsü mümkün değildir. Herkese açık, ücretsiz sandalye ve masa bulunduran bir elin parmaklarını geçmeyecek AVM’lere ise buradan selam olsun!
Çiftimizin çocukları gözünü dünyaya kentte açıp yine betonlar içinde büyüyen akranları gibi bu geziden gayet mutludur ve dakikalar akşama doğru yol almaktadır.
Çocuklarına en üst katta hamburger alan adam kıvançlıdır. Karısının kredi kartına gerek kalmadan bunu yapabilmiştir ve kendilerine de ayrı menü alacak ekonomik seviyede oldukları ellerindeki tepsilerden bellidir.
Onlar bir şeyler atıştırıp açlıklarını yatıştırmakla meşgulken AVM temizlik görevlileri de masalardaki yemek artıklarıyla dolu tepsileri toplamaya çalışır.
Görevlilerin akıllarındaki tek şey, maaş gününün tez zamanda gelmesidir. Buna bağlı olarak ödenecek borç taksitleri vesilesiyle hayatlarında önemli bir aşamanın daha geçileceğine olan inançlarıdır.
Nice çiftler, nice çocuklar ve nice gençler ellerinde bir pazarı daha un ufak edip harcamaktadır. Öğrencilerin önünde yarıyıl tatili vardır, çalışan yetişkinlerinse eninde sonunda sabah çalacak saat alarmıyla başlayacak günün disiplin içinde hakkını verme sorumluluğu.
* * *
Karla kaplı Anadolu şehirlerinde de bu kış günlerinde farklı bir hayat çıkarmak kolay değildir. Anadolu’da da sabahları gün ağarmadan yollara düşüp trafiğe takılmadan işe varma telaşı, belki biraz daha geç saatlerde yaşanır. Köylerdeyse sabah ezanından önce güne başlama hassasiyeti olanlar hayvanlarının temizliği ve sağımıyla uğraşır.
Gün sonunda kenttekilerde de köy ve kasabadakilerde de bir yorgunluk oluşacaktır. Kentte olanlar, bunalımlarını gittikçe artırıp farklı sağlık sorunlarına davetiye çıkaracak, köydekiler de sağlıklı bir hayat yaşadığının farkında olmadan ayrı bir yorgunluğun içinde bir “yarın” umudu daha çıkaracaktır. Geçen gün herkes için ömürdendir.
ÖZGÜRLÜĞÜN YOLU SİTE YÖNETİMİNİ ELE GEÇİRMEKTEN GEÇER
Köy ve kent demişken kentteki insanın kendisini medeniyet içinde sanacağı yüksek yüksek tepelere kurulan dev gibi konutlarda karşılarına acı bir gerçek çıkar. Bu gerçeğin adı site yönetimidir.
Henüz kredi taksitleri devam eden araçlarını sorunsuz park edebildikleri, giriş ve çıkışlarda güvenlik kulübesinde kalkıp inen bariyerlerin açıldığı bu güzide yerlerde site yönetimleri de kimsenin babasının hayrına bulunmaz.
Her ay onlara belli bir ücret verilecek ve “medeniyet” denilen hizmetlerden bu ücret karşılığında yararlanılacaktır.
Ev sahibi olmak için binlerce lira parayı toplayıp bir ömür harcayan insanların sitelerde bu kadar aidat ödeyerek yaşamalarıysa ne onlara ne de başkalarına şaşırtıcı gelir.
Gelin görün ki kent insanları enflasyonu, hayat pahalılığını, ekonomide bir şeylerin iyi gitmediğini sorgularken aidatların da fahiş artış göstermesiyle bu site yönetimlerini henüz birkaç yıldır sorgulamaya başladılar.
Ancak komşuluk denen bir şey kalmadığı, kimsenin yan, alt ve üst dairede oturanı bile tanımadığı koca koca binalardaki bu insanların durumu site yönetimlerini dört köşe yapmıştır.
Çünkü bu insanlar birlik olma denen şeyi akıllarından bile geçirmeyip aidatların yanında ayrıca toplanan paralara da her akşam iş yorgunluğuyla söylenip yatıp zıbarmaktadır ve asla mı asla “Bu düzen değişmelidir.” gibi bir şey söylemeyi hayal bile etmemektedir.
* * *
Neyse ki vatandaşımızın düşünmediği şeyi yine saygıdeğer vekillerimiz düşünmüş, bununla ilgili de bir kanun düzenlemesi için uykularını vererek belki Meclis lokantasında öğün atlayıp su bile içmeyerek 634 Sayılı 1965 tarihli Kat Mülkiyet Kanunu’na el atmak için gayrete düşmüştür. Var olsunlar, sağ olsunlar!
Heyecana neden olacak kanun teklifi ve düzenlemesinin en önemli kısmı aidat üzerine. Buna göre sene başında site aidatlarında sadece Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın belirlediği Cumhurbaşkanlığı onayıyla yürürlüğe giren yeniden değerleme oranı kadar artış yapılabilecek.
Kentlerde kendilerini koca koca binalara sıkıştırıp site yönetimlerinin her hafta en az 2-3 mesajına maruz kalıp her ay da tıkır tıkır para ödemek zorunda kalanlar elbette ki düzenlemeyle rahat bir nefes almayı düşlemekte serbesttir.
Konuyu internette yoklayınca site yönetimi nasıl düşürülür, site yönetimi nasıl kurulur, apartman yönetimi nasıl feshedilir gibi aramaların yapıldığı fark ediliyor.
Anlaşılan, bir site yönetimini değiştirmek genel kurul toplamakla oluyor fakat beğenilmeyen yönetimin toplantılarına bile iştirak edemeyecek kadar yorgun ve yoğun olan insanlarımız, yönetimi değiştirmek için nasıl bir araya gelecektir?
Bu bir araya gelemeyiş ve selamsız sabahsız, komşuluk kültüründen uzak yaşayış site yönetimlerini semirtip büyütmüştür ve işte sonunda yüce Meclis’imiz bu konuya da el atmış bulunmaktadır.
Böyle bir açığı Türkiye’deki legal sol hareketlerin fark etmemesi de bir o kadar düşündürücüdür. Sistemin çok sevdiği zararsız hatta yararsız sosyal demokrat yumuşaklığın hantallığına aldırmadan site yönetimleri üzerine bir araştırma yapıp memleketteki güzel insanların “Güzel günler” görmesi adına “Arkadaşlar demokrasi içinde sandık kanalıyla yapılacak devrimin yolu site yönetimlerini çözmekten geçer.” denilebilseydi biz bugün belki de siyasette de ekonomide de çok farklı şeyleri konuşuyorduk.
Köylerden kentlere gelip hayatımız için farklı sayfa açmaya çalışalı şunun şurasında 100 yıl bile olmadı, neyleyelim, öğreniyoruz yavaş yavaş.
UMRE, ZEKÂT, MİRAÇ VE RAMAZAN
Son yıllarda umre ibadetine yönelenlerin sayısında bir artış görür gibiyiz. Kutsal topraklara gitmeye karar verip arabasının arkasına “Umreye gidiyorum, tebrik için kornaya basın” yazan mı dersiniz, gidince Mekke’deki develerin üstünden inmeyen mi ararsınız, döndükten sonra “Tekrar nasip eyle ya Rabbi” diye sosyal medya hesabının hikâyesine ekleyen mi dersiniz, 32 kısım tekmili birden hepsi mevcut.
Mübarek olsun ama ben bu işte biraz “Hayırlı cumalar” mesajlarının soğukluğunu hisseder gibiyim.
Umre ibadeti bu kadar yoğun yapılabildiğine göre bu insanlarımız zekât verecek kazanca sahiplerse ya da sahip olunca gözlerini kırpmadan zekât ibadetini de yerine getireceklerdir demek.
Doğru dürüst çalıştıramadığımız zekât müessesesinin hakkını verebilsek ekonomimizin kanayan yarası gelir dağılımı adaletsizliğini de çözeriz gibi geliyor bana.
Ne dersiniz “Umreye gidiyorum” ve “Namaza başladım” diye arabasının arka camına yazdıranlar bir gün “Nisap miktarına ulaştım, ilk zekâtımı veriyorum, kutlamak için kornaya bas” diye de yazarlar mı?
Evet ibadet de kabahat de gizli ama zekâtı verip de gizliyorsak diğerlerini niye bu kadar gürültülü yapıyoruz? Yoksa niyetlerimizde mi bir şeyler eksik?
* * *
Bugün Miraç Kandili. Mübarek olsun. Bu demektir ki Ramazan-ı Şerif’e 1 ay gibi bir zaman kaldı. Üç aylara girince dillerde şöyle bir dua gezinir:
“Allah’ım! Recep ve Şaban aylarını hakkımızda mübarek eyle, bizi Ramazan ayına ulaştır.”
Bu duanın içinde insanın ölümlü bir varlık olduğu gerçeği de kendini hissettiriverir. Bunu fark edenler duaya şunu ekleyiverir: “Sevdiklerimizle birlikte…”
Dağın, taşın, akarsuyun, okyanusun kabul etmediği imtihanı insan yüklenince hâlimiz böyle oluyor işte! Sonra bu insan mübarek aya ulaştığında şöyle diyecek: “Nerede o eski Ramazanlar?”
Bedir Rahmi Eyüboğlu’ndan:
büyük şehirlere bağlanma Mehmedim.
öyle bir şehre yerleş ki
küçük fakat bizim olsun.
sokaklarında tanımadık yüz,
ensesine şamar atmayacağın kimse dolaşmasın.
her ağacına elin,
her karış toprağına terin değsin.
ve kuytu evlerden birinde
senden habersiz ölenler olmasın.
...




